Şuan Okunan
Gonzago’nun Öldürülüşü: Kapana düşmemekte bütün mesele!

Gonzago’nun Öldürülüşü: Kapana düşmemekte bütün mesele!

MUSTAFA KARA

Bakmayın siz “Efendim Shakespeare de Kral’ın hizmetindeydi” minvalindeki uçuk kaçık önermelere, tiyatro otorite sahiplerine oynarken bile onları oynar, muktedirin yüzüne ayna tutar. Sadece bir seyirlik olmakla kalmaz, saray koridorlarında yankılanan fısıltılara dönüşür. Söylenemeyeni söyleyebilen sadece “soytarı” değildir yani. Tiyatro, “bir yerlerden eline tutuşturulanı” söylemez, kendi sözünü söyler.

Moda Sahnesi, bu kez de Shakespeare evreninden bir komediyle sahnede. Bulgar oyun yazarı Nedyalko Yordanov’un yazdığı Gonzago’nun Öldürülüşü oyunu, sanatın tam da bu bam teli üzerinden ilerleyen, sanatçı iktidar ilişkisini sorgulayan bir yapıya sahip. Bir devam hikâyesi anlatan oyunun odağında Elsinore Sarayı’nda kapana kısılan ve bizzat Hamlet tarafından bir “araç” olarak kullanılan gezgin oyuncular var. Oyuncular için kurulan fare kapanı yerleşik bir tiyatro kurma ihtimali, biraz altın ve kim bilir belki Kraliyet Devlet Tiyatrosu’nda başrejisörlük, başaktörlük, aktrislik gibi makamlar içerir.  Bu yolla aç biilaç haldeki gezici kumpanya üç kuruşa satın alınarak, iktidar kavgasının aracı haline getirilmek istenir. Taraflar taht için kavga ederken, sanatçı yine ucuza gider! Canını riske atmasına rağmen.

Madem ki oyundan önce afişi görüyoruz, bu kez oraya öncelik verelim. Moda Sahnesi’nin son dönem afişleri, özellikle de İlknur Alparslan’ın imzasını taşıyan işler, “afişin bir tanıtım materyali değil, oyunun bir parçası olduğu” fikrinin kanıtı sanki. Bir anlamda ön oyunun aktörü/aktrisi, sahneyle çıkan ilk oyuncu. Bir tanıtım materyali olmanın ötesine geçiyor, henüz oyunu görmeden oyun ile ilgili düşünmeye sevk ediyor. Gonzago’nun Öldürülüşü’nde de öyle oldu. Devasa kulak, kulak memesindeki kan kırmızısı “kayıt” butonu, kralların oyunu satrancın zeminini çağrıştıran siyah beyaz kareler.

(Fotoğraflar: Orçun Kaya)

OYUNUN SUFLESİ: İKTİDAR ESTETİĞİ, DEVLET SANATI

Dinleyenle dinlenenin birbirine karıştığı, entrikalarıyla başımızı döndüren, metaforik olan zehrin fısıltılar halinde kulaktan kulağa yayıldığı, gerçek zehrin de kralın kulağın içine akıtıldığı Elsinore Sarayı’ndayız evet, izleyeceğimiz oyunun neyi tartıştığıyla ilgili fikrimiz var. Hele de bir başka “oyuna hazırlık” materyali olan prova notlarıyla birlikte okuduğumuzda. Peter Szendy’nin Üstdinleme: Casusluğun Estetik Tarihi kitabında “Üstdinleme, yalnızca bilgi toplama değil, bir iktidar estetiğidir” demiş mesela, sanırım beşinci haftada prova notlarından öğreniyoruz bunu. “İktidar estetiği” ne hoş kavram; iktidar sanatı, devlet sanatı, devletin sanatı, devletin tiyatrosu da öyle. Bu kavramlar üzerine ezberden ya da işkembe-i kübradan konuşanların öğrenmesi gereken çok şey var Gonzago’nun Öldürülüşü’nde: “Dinleyenle dinlenenin birbirine karıştığı, Danimarka’da çürümüş bir şeylerin olduğunu anlatan Bulgar yazar Nedyalko Yordanov’un iki perdelik komedisinde casuslar, dalkavuklar, geleceği kuranlar ve tiyatro oyuncuları iç içe geçiyor” diye boşuna dememiş Moda Sahnesi.

Maharet metnin verdiği sufleyi anlamakta, okumayı bilmekte!

Ne demiştik, kulağa dökülen zehir… Oyunun her anında bu işitsel panoptikon evrenini hissediyoruz. Ses efektleri ve gaipten gelen sesler ile bazen duyuyoruz da. Bengi Günay’ın dekor tasarımı afişteki satranç tahtası illüzyonu ile uyumlu. Giriş olan, çıkışı olmayan Elsinore Sarayı devasa bir oyun alanına dönüşürken, izlediğimiz piyonların, atların, fillerin, kalelerin hareket alanlarının sınırlarını keşfedebiliyoruz. Damalı zeminde gezici kumpanyaya ait üç sandık var ve oyunun ihtiyaç duyduğu birkaç aksesuar da bu sandıklardan çıkıyor. Tek planlı bir film izler gibi bu fare kapanını, önce mecaz sonra sahici zindan olarak izliyoruz. Otoritenin de, az ötedeki işkencenin de sadece sesi var.

Bu arada, sahne tasarımında izleyici olarak bizler gözetleyen tarafta mıyız, yoksa kapanın içinde oyuncularla birlikte miyiz, emin değilim. Oturduğum yer sahnenin neredeyse içi ve işkencehanenin giriş kapısının hemen önü olduğundan ben kendimi kapanda ve karar verme sürecinin parçası olarak hissettim. Kamburumu hafiften çıkarttığım anlar bile yaşamış olabilirim. Düşünelim bunu.

ZEHRİN MAHİYETİ: BİLGİ Mİ, ÖLÜM MÜ?

Metnin temel imgesi olan, olayları başlatan eylem olarak “kulağa zehir dökmek”. Shakespeare’in Hamlet’inden miras bir cinayet yöntemi olsa da Yordanov bunu daha metaforik bir boyuta çekiyor, Kemal Aydoğan’ın rejisi de tüm unsurlarıyla bu anlamın altını kalın çizgilerle çiziyor. Sahici olan kısmı açık, kralı öldüren kimya! Metaforik olanı ise afişteki dev kulak figürüyle ya da oyunun bütününe yansıyan panoptikon evren ile ifadesini bulan kulaktan kulağa yayılan bilgi. İktidar estetiği, her sözü, her notu, her bilgiyi casuslar eliyle zehre dönüştürüyor, dalkavuklar eliyle bu zehirli iktidarı ayakta tutuyor. Ağabeyi Kral Hamlet’i kulağına zehir dökerek öldüren Claudius, kurduğu yeni düzende de korku ve yalan zehrini her an kulaklara zerk etmeye devam ediyor. Bu kokuşmuş düzenin amacı sadece bedeni değil, düşünceyi de mülkiyetine geçirmek.

Moda Sahnesi’nin oyunu ele alışında, Hamlet’in babasının katilini bulmak için kurguladığı fare kapanı, oyuncuların üzerine kapanan bir kafese dönüşüyor. İktidar çatışması ve gözetim toplumu izleğinin yanı sıra paralel bir “sanatın ve sanatçının işlevi” tartışması da oluşuyor böylece. “Kraliyet Tiyatrosu” yerine “Kraliyet Devlet Tiyatrosu” vurgusuyla yapılan göndermelerin oturduğu çok işlevsel bir zemin burası. İktidar için “prensin kafası dağılsın” diye, muhalif prens için “kralın katil olduğu ortaya çıksın” diye saraya gelen gezici kumpanya, iktidar savaşının ortasında bir “araç” haline geliyor. Sanatçılar için bu, Kraliyet Devlet Tiyatrosu’nun başına geçmekle, işkenceli sorgulardan sonra kelleyi kaybetmek arasında salınıp duran bir kader anlamına geliyor.

Sanatçının hayatta kalma uğraşının, bir kumpanyayı canlandıran oyuncular eliyle, oyun içinde oyun kurgusunu da içerecek biçimde, çok başarılı biçimde sunulduğunu söylemek lazım. Barış Yıldız, kumpanyanın maestrosu Charles rolünde tüm içsel çelişkileri çok iyi açığa çıkarıyor, “bir sanatçının nasıl dalkavuk olduğunu gösterme” basitliğine düşmeden, iktidarın sofrasına oturma arzusu ile sanatsal onur arasındaki gerilimi, yani bir hayatta kalma mücadelesini ustaca yansıtıyor. Kumpanyanın oyuncularını canlandıran Sedat Küçükay, Elif Gizem Aykul, Esra Kızıldoğan, Talha Kaya ve suflörü oynayan Hakan Kargidanoğlu sahnede sergiledikleri devinimle baskı altındaki bir sınıfın reflekslerini görünür kılıyorlar. Polonius rolünde Uluç Esen’in ve Horatio rolünde Mehmet Solmaz da “piyon olmayan diğer satranç taşları” rolünün hakkını veriyorlar. Özellikle Mehmet Tekatlı’nın cellat ve Sevgi Temel’in Ophelia yorumları da oyunun özgün karakterleri olarak çok katmanlı bir seyir sunuyor. Sevgi Temel, kokuşmuş düzenin çarkları arasında ezilen genç bir kadın olan Ophelia’nın “oyun ve delirme” sahnelerinde çok başarılı. Sedat Küçükay ve Esra Kızıldoğan daha tecrübeli ve dengeli karakterleri canlandırırken, Elif Gizem Aykul’un dinamik oyunculuğu Emilia’nın hırslarını, en aşağıdan en yukarı tırmanma arzusunu görünür kılıyor. İşkence karşısındaki tutumları, direnç noktaları ve çözülüşleri tek tek tüm karakterlerin çözümlendiği yer oluyor.

BÜTÜNLÜKLÜ BİR SİYASA VE SANAT GÖRÜŞÜ

Son olarak, Kemal Aydoğan rejisinin ele alış şeklini ve güncel göndermelerini yorumlarken, oyunun yazıldığı dönemin olağanüstü siyasi ve kültürel koşullarını da ihmal etmemekte fayda var. 1989 Bulgaristan’ında yazılıyor oyun. Çöküşte olan reel sosyalizmin, dışarıdan çok güçlü görünen devlet yapısının likidite olarak kaybolduğu, iktidar savaşlarının zirveye çıktığı bir dönemde. Gramsci’nin “eskinin öldüğü ama yeninin henüz doğamadığı” diye tarif ettiği kriz günlerinde yani. Bunu Yordanov açasından eskinin çürümüş bürokrasisi ile sermayenin gelmekte olan iktidarı arasında kalma olarak okuyabiliriz. Kemal Aydoğan’ın rejisi bu zemine sıkışmış değil. İlk anda akıllara “ödenekli tiyatro” ve “devlet memuru sanatçı” kavramlarına dair eleştirel fikirleri gelse de, bu eleştirileri daha bütünlüklü bir sanat görüşü olarak açığa çıkarıyor. Aslında işkenceli sorguların sonunda kelleyi kaybetmek ya da Kraliyet Devlet Tiyatrosu’na amir olmak arasında çok da büyük fark yok bu yorumda, nefes alıp vermek dışında tabii!

Başının üstünde çatı olması için iktidarın sofrasına kurulan, safını bir altınla belirleyen, dalkavukluk ve otosansürü peşinen içselleştiren, kambur olmak gerekiyorsa kambur olan bir hayat mı; sanatçının başı dik ölüme gitmesi mi? “Biz sadece oyuncuyuz efendim, biz gerçeğin ne olduğunu bilemeyiz; bize ne yazıldıysa onu oynarız” felsefesi, siyasi ya da sanatsal bir manifesto mu ki, başı dik ölmek kahramanlık olsun? Kavganın aslı sistem değil, “Amca mı, yeğen mi?” olduktan sonra başı dik ölüme gitmeyi ulvi kılan ne olabilir ki? Saray eşrafında dahi en aşağıdaki bir anda en yukarı çıkabiliyor, en yukarıdaki aniden alaşağı olabiliyor. Üç sandıktan başka bir şeyi olmayan mülksüz sanatçılar için durum daha da vahim; Kraliyet Devlet Tiyatrosu’na başaktris olmak ile zindanın dibinde ölümü de beklemek arasında üç beş saniye var.

Polonius’un oyundaki oyuncuları titreten gücü de bu nedenle epeyce tanıdık. Sanatçının ya muhbir, ya dalkavuk ya da sanık olduğu Elsinore Sarayı da öyle. Herkesin kambur olduğu bir ülkede kendine dahi yabancılaşarak kambur gibi görünmeyi seçen çürümüşler de öyle.

Denen o ki, araçsallaşmamakta bütün mesele!

Yani kapana düşmemekte.

Sanatın piyasalaştığı ve devletin ideolojik aygıtına dönüştüğü sistemde safını hür iradenle seçersen, tuzağa da düşmezsin. Komik duruma da!

* Gonzago’nun Öldürülüşü’nü 5, 6, 07 Şubat’ta Moda Sahnesi’nde izleyebilirsiniz. Biletler BiletiniAl’da.

 

“Gonzago’nun Öldürülüşü”

Yazan: Nedyalko Yordanov

Çeviren: Hüseyin Mevsim

Yöneten: Kemal Aydoğan,

Ayrıca Bakınız

Dekor Tasarım: Bengi Günay

Kostüm Tasarım: PCFG

Işık Tasarımı: İrfan Varlı

Afiş Tasarım: İlknur Alparslan

Şarkı: Tolga Çebi

Oyun Fotoğrafları: Orçun Kaya

Oyun Tanıtım Videosu: Enes Korkmaz

moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse

Asistanlar: Ayşe Sinem Kayır, Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar

Oynayanlar: Esra Kızıldoğan, Barış Yıldız, Sedat Küçükay, Uluç Esen, Elif Gizem Aykul, Mehmet Tekatlı, Talha Kaya, Mehmet Solmaz, Hakan Kargidanoğlu, Sevgi Temel

Dış Ses: Onur Ünsal, Gürsu Gür, Melek Ceylan

Komedi, 2 perde, 135 dakika


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik