Karagöz dosyası: Ramazan geldi, Karagöz direniyor
İtinayla korunması gereken bir müze nesnesi mi, yaşayan bir itiraz mı? Mustafa Kara, Ramazan aylarına ve çocuk oyunlarına sıkıştırılan Karagöz sanatının geleneğini, geleceğini, yenilik arayışını ve modern sahnelerdeki varoluş kavgasını dört usta isimle Medyascope için konuştu, aynen yayınlıyoruz.
Shakespeare, Beckett ve Ionescu gibi uyarlamalar yaparak, Karagöz sanatını farklı bir yaklaşımla ele alan Öteki Tiyatro’nun kurucusu, yazar, yönetmen Murat Karahüseyinoğlu; Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi çıkışlı bir tiyatro insanı. 1980 yılından bu yana Karagöz ile yakından ilgilenen, ustalarından dersler ve kurslar alan Karahüseyinoğlu, “Olmayan Karagöz algısının değişmesi zaman alacak” diyor. Ona göre oyunlarına gelen hemen herkes anaokullarındaki 10-15 dakikalık gösteriler dışında ilk kez tam metin bir Karagöz izliyor. O da Karagöz’ün “bir tiyatro yapma şekli” olduğu fikrinde ve bunu önce konuyla ilgili olanların kabul etmesi gerektiğini vurguluyor:
“Karagöz’deki tipler bana birer oyuncudur ve ben ne rol verirsem onu oynarlar. Ben Karagöz’ü kabaca Nasreddin Hoca çizgisine, Shakespeare soytarısı çizgisine çekmeye çalışıyorum. Şu an Karagöz ile ilgili bir boş levha olan seyirci için bu bir fırsattır. Biz ne verirsek Karagöz de o olacaktır.”

Elde olan tam metin Karagöz metinlerinin çoğunun zaten Molière uyarlaması olduğunu hatırlatan Karahüseyinoğlu, Öteki Tiyatro olarak Karagöz konusunda neler yaptıklarını şöyle özetliyor:
Biz öyküyü almakla kalmayıp onu bu topraklardan bakarak yeniden okuyor, yeniden yazıyoruz. Sadece ‘komikliği’ kıstas olarak almıyoruz. Godot Bize Gelmez-Beckett oyununda yaptığımız gibi, dünya tiyatro tarihinin düşünce ağırlıklı eğlenceli zor oyunlarından birinin Karagöz’de yeniden yorumlanmasının amacı da budur. Shakespeare ‘Venedikli Tacir’, son olarak da Gergedanlar-Ionesco oyunlarıyla hem metin düzeyinde hem de sergileme düzeyinde gösterilmiştir.”
“Hayalcinin oyuncusudur”
Usta çırak ekolünden gelen ve ustası Cengiz Samsun’dan “el alarak” 2009 yılında kendi perdesini kuran Hüseyin Dilan da, Osmanlı döneminde kahvelerde halk için oynanan Karagöz’ün Batı tiyatrosunun yerleşmesi için ötekileştirildiğini anlatıyor. Dilan’a göre, Karagöz’ün Ramazan eğlencesi olarak kalması ya da sadece çocuk oyunu olarak düşünülmesi Karagöz’e haksızlık:

Karagözcü elbette çocuk seyirciye ulaşmaya devam etmeli ama yetişkin veya genel izleyiciye sırtını çevirmemelidir. Sanatçıların, klasik Karagöz veya güncel Karagöz oyunu fark etmeksizin tiyatro sahnelerinde gişe açmaları ve bu konuda bir süre risk alarak inisiyatif kullanmaları gerekiyor. Bir diğer engel dışımızdakilerin önyargısıdır. Karagöz’ü köhne olarak kodlayan ve genelleyen çok sayıda kişi ve kurum var maalesef.”
Hüseyin Dilan, oyunlarıyla pek çok sahnede düzenli gişe açarak, mesafeli olan kişilere izleterek önyargıları kırmaya çalıştıklarını ifade ediyor. Moda Sahnesi’nde birçok prestijli ve başarılı oyunun afişinin yanında Karagöz’ün afişinin olmasının önemine dikkat çeken Dilan, “‘Karagöz Aranıyor Işkırlak’ oyunumuz ve Macbeth oyunu aynı alanda görücüye çıkıyor. Ve aslında olması gereken de budur. Karagöz’ü, iyi içeriklerle hak ettiği gibi tiyatro sahnelerinde görünür kılmaktan başka çaremiz yok” diyor.
“Karagöz ölü değildir”
Cengiz Samsun, hem klasik Karagöz oyunlarını icra eden hem klasikleri günümüz dili ve teknikleriyle yeniden yorumlayan bir usta.
Ona göre Karagöz’ün yılın her günü, her yaş grubuna hitap eden bir tiyatro disiplini olarak kabul görmesi yolunda en büyük engel, “kendi zihinlerimizdeki sınırlar ve önyargılar.”
Kendi tiyatrosuna, kültürüne ve dahi kendisine yabancı sanatçıların, aydınların oluşturduğu bariyeri aşmanın kolay olmadığını düşünüyor:
Bu bariyeri aşmayı iki şekilde deniyorum. Karagöz’ün ne olmadığını anlatmak, bunu başarabilirsem ne olduğunu izah etmeye çalışmak. Manifesto gibi, sürekli tekrar ediyorum: Karagöz Karagöz’dür. Hayâl Oyunu’dur. Perde oyunudur. Perdede deri tasvirlerle oynatılır. Usta çırak yoluyla mesleği öğrenen, sanata yıllarca emek vermiş, sanatını özümsemiş sanatçılar tarafından icra edilir. Bunun dışında hangi isimle ve ne şekilde yapılırsa yapılsın ucubeliktir, sahtekârlıktır, yozlaşmadır.”
Karagöz’ün “zor, özgün ve kendinden menkûl bir tiyatro formu” olduğunu ısrarla vurgulayan Samsun, “Türk tiyatrosudur, Türk tiyatrosunun evrensel formudur. Tiyatronun yanında yöresinde, önünde arkasında, gerisinde berisinde duran başka bir ‘şey’ değildir” vurgusu yapıyor:
Tiyatronun kendisidir. Karagöz ölü değildir. Kurtarılmaya, yaşatılmaya, acınmaya, korunup kollanmaya ihtiyacı yoktur. Karagöz’ü korumak, yaşatmak kimseye kalmamıştır. Kimsenin de haddi değildir. Karagöz bizden önce de vardı, bugün de var, bizden sonra da var olacak. Karagöz’ün acınmaya değil, anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Karagöz yoksa sanatımız yaralıdır. Karagöz yoksa tiyatromuz aksaktır. Karagöz yoksa; tiyatroculuğunuz yarımdır, eksiktir…”
“Değişikliğin gözcüsü ve icracısı olmak gerek”
İşleriyle ses getiren genç ve başarılı hayalilerden Mehmet Ali Dönmez de diğer hayaliler gibi Karagöz’ün bir tiyatro disiplini olarak görülmesi gerektiği konusunda net:
Geleneksel formunu, yapısal özelliklerini, ritmini ve karakter mantığını ciddiye alarak; metinleri bugünün diliyle ve bugünün toplumsal meseleleriyle yeniden düşünmeye gayret ediyorum. Karagöz, bu toplumda ve bu ekonomik, politik vs. şartlarda, güncel konjonktürde sanat üzerinden ne söyleyebilir sorusunu merkeze alıyorum. Çünkü her şey değişiyor ve güncelleniyor; teknoloji, toplum, siyaset ve nihai olarak bunlardan etkilenen sanat… Her yaşa ve her zümreye hitap edebilmek için hem dil, biçim, düşünce hem de yapısal olarak bu değişikliğin gözcüsü ve icracısı olmak gerektiğine inanıyorum.”

Murat Karahüseyinoğlu ile birlikte yaptıkları yetişkin oyunları “Venedikli Tacir” ve “Godot Bize Gelmez”in bu yaklaşıma sahip olduğunu hatırlatan Mehmet Ali Dönmez, çocuk oyunu olarak ürettiği “Bir Avuç Tohum”da ise çocuğu küçümsemeyen ama onu sahneyle düşünsel anlamda aktif bir ilişkiye davet eden bir anlatı kurmaya çalıştığını anlatıyor.
“İşin ehli olanlar terk etti ya da değişti”
Cengiz Samsun, Karagöz’ün Osmanlı’da sansür ve baskı dönemlerinden nasibini fazlasıyla aldığını ve işin ehli sanatçıların ya bu işi tamamen terk ettiğini ya da ekmeklerini kazanmak adına işin içerik ve şeklini değiştirdiğini anlatıyor. Bu durum, çocuk oyunu, Ramazan eğlencesi gibi formların yanı sıra bir zamanlar limanlarda yabancılara sunulan müstehcen eğlence biçimi olarak da kendini göstermiş.
Cengiz Samsun, bugün de durumun çok farklı olmadığı görüşünde:
Ehil sanatçıların yokluğunda, kimisi bir şekilde tiyatroya bulaşmış, kimisi tiyatrodan bile habersiz ama cesur (!) ya da bir süre bir ustanın yanında çalışmış kişilerin elinde, ustadan alınmış yarım yamalak kopya oyunların, yine birebir kopya ile yapılmış ve hazır boyalarla boyanmış kötü tasvirlerin ve banttan çalınan müziklerin bir araya geldiği, zanaat tanımından bile uzak basit bir gösteriye dönüşmüştür. Hatta kimi oynatıcılar deri işleme geleneğini bırakıp plastik tasvirlere yönelmişlerdir. Yeni metin yazmak yerine eski metinler ‘güncelliyoruz’ kılıfı ile, sağı solu kırpılıp, içeriği, ruhu katledilip sözüm ona ‘çocuk oyunu’ olarak sergilenmektedir. Kimisi daha da ileri gidip ‘canlı Karagöz’ adı altında ucube kostümlerle sahnede garip oyunlar oynuyor. Bu nedenlerle de günümüzde Karagöz, estetikten uzak, edebî değeri olmayan, sanatsal inceliklerden yoksun basit bir çocuk oyunu veya Ramazan eğlencesi olarak algılanmaktadır.”
“İktidarla kurduğu gerilimli ilişki”
Hayali Mehmet Ali Dönmez’e göre ise Karagöz’ün çocuk oyunu ya da Ramazan eğlencesi olarak algılanması, Karagöz’ün doğasından değil, tarihle ve iktidarla kurduğu gerilimli ilişkiden kaynaklanıyor.
“Karagöz, ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren hiçbir zaman çocuklara yönelik masum bir eğlence türü olmamıştır; aksine yetişkinlere hitap eden, sivri dili olan, günceli yakalayan ve güçlü bir toplumsal eleştiri sunan etkili bir alan olmuştur” diyen Dönmez, Karagöz’ün mahalle hayatını, sınıfsal farkları, bürokrasiyi, yöneten–yönetilen ilişkisini perdenin arkasından ama son derece açık bir dille sahneye taşıdığını hatırlatıyor. Dönmez, Karagöz’ün bu nedenle tarih boyunca hiç rahat bırakılmadığını, devletin izin verdiği ölçütlerde ve günlerde yapılabilir bir hâle getirildiğini sözlerine ekliyor:
Zamanla bu ‘zararsızlaştırma’ ya da ‘terbiye etme’ süreci derinleşerek eleştirel damar iyiden iyiye sindirilmiştir. Süreç Karagöz’ün dilini yumuşatıp onu folklorik bir vitrin nesnesine dönüştürmüş; çocuklara uygun, didaktik ve sevimli bir eğlence aracı olarak yeniden tanımlanarak masum bir forma sokulmuştur.”
Murat Karahüseyinoğlu da 19. yüzyıl sonlarında Meclis-i Mebusan’da Karagöz’ün yasaklanması isteğine varan tartışmalar yürütüldüğünü ve yozlaşma, çürüme eleştirileri yapıldığını hatırlatarak, Osmanlı’nın son döneminde eğlence dünyası Pera’ya taşındığında Karagöz’ün burada kendine yer bulamadığını vurguluyor.
Somut olmayan kültürel miras
Karagöz’ün UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’nde olduğunu hatırlatan Hüseyin Dilan ise, yaşayan bir sanat olarak Karagöz’ün kültürel bir bellek özelliği taşıdığını hatırlatıyor:
Kendimi bir gelenek sanatçısı olarak görüyorum. Benim var olan biçimi korumak ve ileride usta olacak çıraklarıma da aktarmak gibi bir sorumluluğum var. Bu elbette yaşayan miras dediğimiz alan içinde denemeler yapmama mâni değil. Çünkü ben değiştirdiğim şeyin muhteviyatını biliyorum. Karagöz dünde, günde ve gelecektedir ama ayağı hep güne basar. Geleneği hazmetmeden üzerine yeni bir şey inşa edilmemeli.”
Ustası Cengiz Samsun’un söyledikleri de Hüseyin Dilan’ın bu fikrinin kaynağına ve sürekliliğine işaret ediyor:
Bu sanatı usulünce, adabınca öğrenirseniz, geleneği özümserseniz, korumak gibi bir dert kalmaz. Geleneği taşımak ya da geleceğe uymak sizin için bir çelişki ya da bir sorunsal değildir. Bunların ikisi de yaptığınız iştir zaten.”
“Korunması gereken, dobra ruhu ve biçimi”
Hüseyin Dilan’ın hâlen sahnelediği “Karagöz Aranıyor Işkırlak” kendi kendine gönderme yapan, özeleştiri içeren bir oyun. Murat Karahüseyinoğlu’nun yazdığı “Godot Bize Gelmez”i de çalışmış, son oyunları ise iki hayal perdesi ile oynanan “Baba” oyunu. Hüseyin Dilan “Çağdaş bir metinle veya klasik bir tiyatro uyarlamasıyla Karagöz üzerinden derdimi anlatabiliyorsam denemekten çekinmem” diyor ve klasik oyunların Karagöz’e uyarlanmasını destekliyor. Tek uyarısı var: “Bunları yaparken Karagöz adına biçim tartışmasına girmemek.”
“Bence korunması gereken şey Karagöz’ün dobra ruhu ve biçimidir. Karagöz; başka hiçbir yapıya benzemeyen özgün bir yapı. Girişi, gazeli, muhaveresi, fasılı ve hitamı ile farklı bir sanat. Perde gazelimizi dua gibi lanse edenler var mesela. Oysa perde gazeli, onu dünya mirası listesine aldıran öğelerden biri. Karagöz’e olumlu anlamda nefes veren her çalışmayı takdir ediyorum ama korumacı yaklaşmaya da mecburum.”
“Düzenli oynamak, gişe açmak gerek”
Murat Karahüseyinoğlu, Karagöz sanatı için yapılması gereken en acil şeyi “Tiyatro yapanların ve de özellikle yazanların konuya eğilmeleri ve bunu bir alan ve imkân olarak görmeleri” olarak özetliyor. Ona göre “düzenli oynamak, gişe açmak” şart. Hüseyin Dilan da benzer görüşte: “İlk gişe açtığımız zamanlar büyük boşluklara oynadık. Bilinen hatalı Karagöz algısı nedeniyle seyirci önyargılıydı. Sekiz yılda üç yetişkin oyunu çıkararak bunu kırdık.”
Cengiz Samsun, çocuk seyirci için “mutlu”, yetişkin seyirci için “umutlu” olduğunu söylüyor:
Mesele seyircide değil, mesele bizim bu sanatı onlara ulaştırabilmemizde. Çocuklar konusunda hiçbir sorun yok. Onlar Karagöz’ün en doğal, en iyi, en coşkulu seyircisi. Yeter ki aramızda zihinleri kirletilmiş, özde koruyucular olmasın. Koruyuculardan kastım, başta öğretmenlerimiz ve ebeveynlerimiz. Bizim henüz ideal düzeyde tiyatro seyircimiz yok ki, ondan ayrı bir Karagöz izleyicisi konuşabilelim. Tiyatro seyircisi olduğunda Karagöz seyircisi zaten olur, olacaktır.”
“Karagöz’ün ne olmadığını tartışmalı, anlamalıyız”
Hüseyin Dilan’a göre, Karagöz konusunda bugün yapılması en acil şeyler nitelikli metin üretimi ve icracı eğitimi. Bu aciliyetin çocuk Karagöz oyunları için de geçerli olduğunu düşünüyor.
Cengiz Samsun’un gölge oyunu kavramına itirazı var. Perdede gölge ya da yansıma değil, doğrudan kendilerini gördüğümüzü söylüyor. “İnsanın doğayı anlamak, evreni kavramak, hayatı yaşanır kılmak için girdiği karmaşık, zorlu arayışın cevap bulduğu bir tezahür Karagöz. Doğu insanının evrene dair kavrayışının, sorgulamalarının somutlaşmış hâlidir” diye de ekliyor ve tarihî kayıtlarda “hayal oyunu” kavramının öne çıktığını hatırlatıyor:
Karagöz; hayallerin tasvir edilmesi ve tasvirlerin yansıtılması işidir. Sanırım siyah-beyaz hayal kuran kimse de yoktur. Çünkü her şey hayal etmekle başlar.”
