Şuan Okunan
Şafakta Buluş Benimle: Kayıp, yas ve bizim büyük çaresizliğimiz

Şafakta Buluş Benimle: Kayıp, yas ve bizim büyük çaresizliğimiz

Her anı ölümün tamamen farkında olarak yaşamak hiç kolay değildir. Bu, güneşe dosdoğru bakmaya benzer: Fazla dayanamazsınız.” – Irvin Yalom

BEYZA YILDIRIM

Ünlü psikoterapist Irvin Yalom, bir kitabında ölümle yüzleşmenin ağırlığını bu şekilde tanımlar: “Güneşe dosdoğru bakmak.” Hayatımızın her anında yeri ve izi olan sevdiğimiz birini kaybetmiş olmanın gerçekliğiyle yüzleşmek ve bunu kabullenmek, beşer bir varlık olan biz insanlar için hayatta içinden geçtiğimiz en zor sınavdır kanımca. Yalom’un da değindiği gibi bu, güneşe dosdoğru bakmaya benzer: Yakıcı ve dayanılmazdır. İnsan ruhu, bu dayanılmaz ve yakıcı gerçekliğin karşısında gardını nasıl alacağını bilemez. Çünkü ölüm, ne kadar başa gelirse gelsin, kaybedilen her kişi için yeni bir anlam üretir. Bu yüzden şiddeti, hissettirdikleri ve ifade ettikleri bambaşkadır; hiçbir zaman alışılan bir durum değildir. Kaybedilen kişiyle birlikte, geride kalanın hayatından da büyük bir parça dünya üzerinden silinir. Hem de öyle hızlı silinir ki bu yok oluş, kalanın ruhunda büyük bir sarsıntıya neden olur. Bu sarsıntı sonucunda hem sevdiğini kaybeden hem de kendi ölümlülüğüyle yüzleşen insan, çoğu zaman ne yapacağını bilemediği bir halin içine düşer. Bu belirsizlik durumu zamanla yas sürecine evrilebilir. Çoğu zaman inkârla başlayan bu süreç, devamında büyük bir öfke duygusunu da beraberinde getirebilir. Önceleri kabullenmek istemediğimiz bu gerçeğin varlığının belirginleşmesi, ruhta büyük bir öfkenin açığa çıkmasına yol açabilir. Öfke bazen çevreye, bazen kişinin kendisine, bazen de kaybedilen kişiye yöneltilir.

Öfkeden sonra ise kişi kimi zaman kendi içinde bir tür pazarlığa girişir; bu evre, kaybı geri döndürme arzusunun ve “keşke”lerin yoğunlaştığı bir eşik olarak belirir; cevapsız kalan sorular, kaybedilen kişiyle birlikte sonsuza uğurlanır. Birlikte geçirilen son ana dönme isteği ise uzun süre varlığını sürdürebilir. Bu süreç, çoğu zaman kabullenmeye doğru atılan kırılgan bir adım niteliğindedir. Son zamanların ses getiren işlerinden biri olan Hamnet’te Agnes, kaybettikleri oğulları için şöyle der: “Onu arayışımız hiç bitmeyebilir.” Cümlenin ağırlığı altında ezilirken, gideni arayışımızın hiç bitmeyeceğini; olsa olsa bununla yaşamak zorunda olduğumuz gerçeğinin de suratımıza tokat gibi çarpmasıyla sarsılırız. İnsan olarak bu da bizim büyük çaresizliğimizden başka bir şey değildir…

Büyük çaresizliğimize ayna tutan metinlerle karşılaşmak kalmak, kaybolmuşluğumuz içinde bize bir yön duygusu kazandırabilir kanaatimce. Nitekim İngiliz oyun yazarı Zinnie Harris, Şafakta Buluş Benimle adlı oyununda kaybın ve geride kalan üzerinde bıraktığı etkinin adeta bir anatomisini çıkarır. Oyun, bir tekne kazasının ardından nerede olduklarını ve başlarına ne geldiğini hatırlamaya çalışan iki sevgili Robyn ve Helen’in hikâyesi etrafında şekillenir. Sakin bir tekne gezisi yapmak isteyen çift bir tekne kiralar ve denize açılır. Ancak teknenin alabora olmasıyla birlikte yüzerek neresi olduğu belirsiz bir kıyıya ulaşırlar. Kıyıya vardıklarında bir süre, başlarına ne geldiği konusunda fikir birliğine varmaya çalışırlar. Birbirlerine sordukları ilk soru “İyi misin?” olur. Bu soru yalnızca fiziksel bir durum tespiti değildir; anlatının dramatik çatışmasında önemli bir yere sahip olan bir varoluş hâlini yoklama biçimidir aynı zamanda. Belki de hiç sorulamamış ama sorulmak için hep beklemiş o sorulardan biri gibi tınlar kulağımızda. Robyn ve Helen iyi oldukları konusunda uzlaştıktan sonra tekne kazasını ve olayların nasıl bu noktaya geldiğini anımsamaya çalışırlar. Ardından ikinci soru gelir: “Neredeyiz biz?” Helen, bulundukları yerin yola çıktıkları limanın karşı kıyısındaki ıssız bir ada olduğunu iddia eder. Ancak Robyn için durum bu kadar net değildir. Helen’in gördüğünü göremeyen Robyn için bulundukları yer hâlâ muğlaktır. Bu muğlaklık ve sessizlik hâlini önce Helen’in Robyn’in saçında bulduğu ölü bir kelebek, ardından da bir kadının varlığı bozar. Ölü kelebek ve kadın figürü, Robyn’in zihninde ötelediği imgelerin yeniden bir araya gelmesine neden olur. Bu iki kırılma anından sonra Robyn, içinde bulunduğu anın gerçekliği konusunda derin bir belirsizliğe sürüklenir ve bu belirsizlikle mücadele etmeye çalışır.

Zinnie Harris, bir röportajında bu oyunu yazarken Antik Yunan mitolojisinin kayıp, yas ve aşk üzerine güçlü bir anlatı olan Orpheus ve Eurydice mitinden ilham aldığını belirtir. Yunan mitolojisine göre Orpheus’un Apollo’nun oğlu olduğu söylenir. Müzisyenliği ile ön plana çıkan Orpheus’un biricik aşkı güzeller güzeli bir peri kızı olan Eurydice’den başkası değildir. Orpheus ve Eurydice bir gün evlenirler fakat mutlulukları uzun sürmeyecektir. Eurydice’nin kaybıyla Orpheus kendini kaybeder. Yeraltı tanrısı Hades’in yanına inen Orpheus ondan Eurydice’yi ölümlüler dünyasına geri göndermesini ister. Hades bunu kabul eder fakat bir şartı vardır: yaşayanların dünyasına yükselene kadar Orpheus’un arkasından yürüyen Eurydice’ye dönüp bakmaması gerekmektedir. Orpheus yaşayanarın dünyasına yükselişleri sırasında sabırla bekler ve Eurydice’ye bakmaz fakat dünyaya yaklaştıklarında aşkının getirdiği heyecanına engel olamayıp arkasına döner. O an geri dönülemez bir hata yaptığının farkına varan Orpheus’a Eurydice’nin son sözü “elveda” olur. Ölüm onları tekrar birleştirinceye kadar Eurydice ölümlüler dünyasında, Orpheus ise yaşayanların dünyasında kalır.

İnsanlığın varoluşundan bu yana kayıp, yas ve aşk üzerine pek çok mit ve hikaye anlatılmıştır fakat Orpheus ve Eurydice miti bir noktada diğerlerinden ayrılır: Son bakış ve veda. Harris’in oyununda Robyn ve Helen’in anlatısı üzerinden sevgiliye yöneltilen bu son bakış üzerinden belki de hiç gerçekleştirilemeyen vedanın izi sürülür. Helen aslında tekne kazasında ölmüştür. Onunla vedalaşma fırsatı dahi bulamayan Robyn, gerçeğin serin sularında boğulurken, birlikte geçirdikleri son anın yarattığı sarsıntıyla o gün evine aldığı ve su verdiği kadından tek bir dilekte bulunduğunu hatırlar: Kazanın yaşandığı güne geri dönmek. Zamanda geriye döndüğünde ise belleğinin idealize ettiği bir günü deneyimler: Helen hâlâ hayattadır. Ancak ölüm haberini aldığı gün camın önünde gördüğü kelebek ölüsü ve dileğini gerçekleştiren kadınla yeniden karşılaşması, yaşadığı anın aslında Helen’le geçirdiği son gün olduğunu fark etmesine yol açar. Robyn başlarda bunu inkar etse de gerçeğin ağırlığı iyice belirginleştikçe öfkesini Helen’e yöneltir. Kazada hemen pes ettiği için ve geride hiçbir şey bırakmadığı için onu suçlar. Daha fazla çabalaması ve yaşaması gerektiğini vurgular. Helen’in gidişiyle cevapsız kalan bir yığın sorunun açığa çıktığı bir an olarak konumlanan bu sahnede Robyn’in çaresizliği ve kırılganlığı ön plana çıkar. Ölen kendisi olsaydı vasiyeti de dahil her şeyinin hazır olduğunu vurgulaması ise Helen’in ani gidişiyle sessizliğe gömülen bir çok şey hakkında Helen ile zihninde giriştiği o sessiz hesaplaşmanın yansıması niteliğindedir.

Bir noktadan sonra öfkenin nafile olduğunu kavrayan Robyn, içinde bulunduğu anın birlikte geçirdikleri son an olduğunun farkına varır. Bu ihtimali kabul ederek Helen’e duyduğu sevgiye sığınır. Kaybetmenin yükü elbette ağırdır; fakat o son ana geri dönme şansımız olsaydı, onu nasıl geçirirdik? Robyn de bunun ayrımına varır ve kendilerine bahşedilen o kısacık zamanın gölgesine sığınmayı seçer; Helen’le birlikte olduğu o küçücük anın içinde kalmayı tercih eder. Bu an, her günü son günmüş gibi kıymet bilerek yaşamanın altını özenle çizer. Bazen vedalar için zaman olmayabilir; hayat bize böyle bir imkân tanımayabilir. Madem tek bir şansımız var, o hâlde o anlamı biz yaratmalıyız. Bu bağlamda dramatik kurgusuyla Şafakta Buluş Benimle, yas, keder ve acıyla başa çıkma gibi temaların yanı sıra sevgi ve bağlılık kavramlarına da sarsıcı, izleyeni sorgulamaya iten bir perspektif sunuyor.

Oyunun yönetmen koltuğunda Gökçe Karaman oturuyor. Karaman’ın rejisinde baştan sona hissedilen muğlak tonun izleri; sahne tasarımı, ses, ışık ve oyunculuk dâhil olmak üzere tüm unsurlarda belirgin biçimde takip edilebiliyor. Sahne ve kostüm tasarımını Şizen Sabahyıldızı’nın üstlendiği oyunda sahne, mekânın ve zamanın belirsizliğine referans verecek şekilde tasarlanmış. Zeminde ayna döşemesi yer alırken, bu yüzey yukarıdan dalga formunda sallandırılan renksiz perdelerle destekleniyor. Hem estetik kaygı gözeten hem de metnin çok yönlü anlatısına katkı sunan bu tasarım, bir yandan buranın Helen’in sözünü ettiği gibi bir ada olabileceğini düşündürürken, diğer yandan Robyn’in ima ettiği üzere somut bir mekândan ziyade bir eşik olduğu izlenimini de yaratıyor. Bu atmosferin kurulmasında ışık tasarımının payı da oldukça büyük. İki unsur eklektik bir bütünlük içinde çalışıyor. Işık tasarımını Eren Uğurhan’ın üstlendiği oyunda mavi ve beyaz tonların ağırlıkta olması anlam katmanını güçlendirirken, yer yer kesilen ışık da oyunun katmanlarından biri olan Robyn’in zihninin bir yansıması olarak anlatının gerçekliğini kıran bir noktada konumlanıyor.

Oyunda Robyn’e Selin Çobanoğlu, Helen’e ise Melis Tamtaş hayat veriyor. İkilinin yüksek performansı, oyunun izleğine önemli ölçüde katkı sağlıyor. Oyunun değişken temposuna uyumlu bir biçimde rollerini icra eden oyunculardan Selin Çobanoğlu, Robyn’in yaşadığı travmayı; ruhsal ve zihinsel karmaşasını ani tepkileri ve çıkışlarıyla bedenleştiriyor. Melis Tamtaş ise Helen’in, Robyn’in zihnindeki konumuna paralel olarak bulunduğu yerde daha sakin, daha dingin ve daha “sağlıklı” görünen hâlini sahneye taşımada özellikle başarılı. Ayrıca oyun duygusal olarak oldukça yoğun bir yapıya sahip olmasına rağmen, hem Çobanoğlu’nun hem de Tamtaş’ın bu yoğunlukta kaybolmadan metindeki mizah unsurunu görünür kılmaları dikkat çekici. Seyirciyi duygusal yoğunluğun içine tamamen hapsetmeyen bu mizah damarını dengeli biçimde taşıyabilmeleri performanslarına ayrı bir değer katıyor.

Sahnelemede değinilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise Saruhan Tolga Öztürk tarafından oyun için tasarlanan video ve animasyonların anlatıya eklemlenme biçimi. İki izleğe sahip oyunda, bir yandan Robyn’in tek dileği olan Helen’le geçirdiği son günü sahnede izlerken; diğer yandan video anlatılar aracılığıyla Robyn’in Helen’den sonra yaşadıklarını, hissettiklerini ve sevdiğin birini aniden kaybetmek, yas tutmak, hayata devam etmeye çalışmak gibi durumlara bakışını görürüz. Bu videolar, oyunun hem şiirsel yönünü hem de ikinci izleğini görünür kılmada etkili bir sahneleme unsuru olarak öne çıkar. Dramatik eylemi sınırlı olan metnin şiirsel katmanının görsellerle desteklenmesi, anlatının temposunun düşmesini engellerken; aynı zamanda olası bir kopma riskini de bertaraf eder nitelikte yer almakta.

Sahne unsurları ile anlatının işleyişi açısından bütünlüklü bir yerde duran Şafakta Buluş Benimle, yas, kayıp ve sevgi gibi kavramlara sunduğu perspektifle kendi hikâyelerimize içeriden bakma imkânı sunarken izleyiciyi hem hüzünlü hem de sıcak bir anlatının tanığı olmaya çağırıyor.

*Şafakta Buluş Benimle, 27 Şubat Cuma günü İBB Habitat Sahne’de, 19 Mart Perşembe günü Koma Sahnesi’nde izlenebilir.

“Şafakta Buluş Benimle”

Yazar : Zinnie Harris

Çevirmen : Erdem Avşar

Yönetmen : Gökçe Karaman

Yardımcı Yönetmen : Ali Varol

Yönetmen Yardımcısı : Ceyda Önür

Sahne/Kostüm tasarım : Şizen Sabahyıldızı

Işık tasarımı : Eren Uğurhan

Ses/Efekt tasarım : Hilal Erden

Video/animasyon : Saruhan Tolga Öztürk

Reji asistanı : Zeynep Akpınar

Sanat Asistanı: Kayra Öztürk

Afiş fotoğrafı : Deniz Çeliker

Oyuncular: Melis Tamtaş, Selin Çobanoğlu

Ayrıca Bakınız

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik