Kitlesel eylemlerde performans sanatları: Ateş üstünde cambazlık
19 Mart 2025 eylemlerinin yıldönümünde protestolara bambaşka bir pencereden, performans sanatlarının içinden bakan M. Kemal Turhan, Oynak Dergi’ye eylem-tiyatro ilişkisini yazdı. Augusto Boal’in “Tiyatro zorunlu olarak politiktir” ilkesinden yola çıkarak “eylemci-sanatçı” ve “eylemci-seyirci” kavramlarını tartışmaya açan ve Oynak Kumpanya deneyimini ele alan yazıyı aynen yayınlıyoruz.
M. KEMAL TURHAN
Malumunuzdur ki bugün 19 Mart 2025’te başlayıp birkaç ay aktif devam eden eylemlerin seneidevriyesi. Bu yazı da bundan ötürü ortaya çıktı. Ancak geçen bir senenin raporunu tutmak, kayıp-kazanç muhasebesini yapmak, okurlara örgütlenme ve eylemlilik dersi vermek amacıyla değil – zaten pek çok böyle yazı göreceğiz bugün, umarım. Bu yazının çerçevesini, kitlesel eylemler esnasında gerçekleştirilen performanslar oluşturuyor. Çünkü hem eylemci-sanatçılar hem de eylemci-seyirciler için protesto esnasında bir performans yapmak/izlemek ateş üstünde cambazlık yapmaya benziyor. Bu yazıda, eylemci-sanatçı ve eylemci-seyirci olarak adlandırdığım iki grubun perspektifi üzerinden kitlesel eylemlerdeki performans sanatlarını okumaya çalışacağım.
Augusto Boal Ezilenlerin Tiyatrosu adlı kitabının önsözünde şöyle söylüyor: “Bu kitap, tiyatronun zorunlu olarak politik olduğunu göstermeye çalışır, çünkü insanların tüm eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden biridir.”
Performans sanatçıları, yani biraz daha net olursak tiyatrocular, dansçılar, canlı heykelciler, pandomimciler ve müzisyenler için toplumsal olaylar bir fırsat gibi belirebilir. Kulağa ne kadar fırsatçı ve çıkarcı geliyor olsa da bir alanda bir araya gelen insanlar, bu sanatçılar için kendiliğinden bir seyirci kitlesi oluverir. Bunun yanı sıra eylemlerin sadece sokakta değil, sosyal medyada da sürdürüldüğü göz önünde bulundurulduğunda, performansın etkisinin kaç misline çıktığını hesap etmek mümkün olmaz. Ancak mesele bundan ibaretmiş gibi görülmemeli. Sanatçı kendini eylemci-sanatçı olarak konumlandırmalı. Bir başka deyişle, kitlesel eylem içinde kolektifin bir parçası olarak da var olmalı. Bu kişisel bir fedakârlık gibi görünebilir. “Diğerlerine göre bir fazlasını yapmak.” Ancak bizi “fazlasını yapmaya” iten “toplumsal duyarlılığımız” ve “sorumluluğumuz” ise bunun bir “fazla” olarak görülmeyeceği kanısındayım. Burada asıl “fazla” görülecek şey sanatçının can güvenliği tehlikesi olabilir. Çünkü performansın –doğası gereği– “izlenmek, dinlenmek, takip edilmek, ilgi uyandırmak” için yapılıyor oluşu, kitlesel protestolar esnasında daha “görünür” ve “fark edilir” olmayı da beraberinde getiriyor. Bunun üstüne de alandaki kolluk kuvvetlerinin yahut karşıt grupların da hedefi olmak geliyor tabii ki. Birey olarak güvensiz hissettiğimiz bir anda ve alanda sanatçı olarak performansımızı sergilemeye çalışmak da güçleşiyor. Bu güvensizlik performans sonrasında da devam ediyor. Birilerinin radarına girmiş olma korkusu sanatçının yakasını kolay kolay bırakmıyor. Oynak Kumpanya ile 18 Nisan 2025’te Çağlayan Adliyesi önünde gerçekleştirdiğimiz gösterinin ertesi sabahı 6.30’da uyanıp hepimizin iyi olduğundan emin olmak bunun en somut işaretiydi.
Eylemci-seyirciler açısından bakıldığında, protesto esnasında sahnelenen bir performans; bir reklam arası, soluklanma fırsatı veya motivasyon yenileme aralığı gibi görülebilir. Tabii bunun tam tersi olarak performansa öfkelenmek ve odağın kaybedildiğini düşünmek de mümkündür. İki taraf üzerine de fikir yürütmeye çalışacağım.

İlk olarak hareket halindeki eylemlerden başlayalım. Geçen sene bu eylemler Beyazıt’tan Saraçhane’ye, Beşiktaş’tan Maçka ve Galata Köprüsü’ne yürüme ve Çağlayan Adliyesi önünde toplanma olarak gerçekleşti. Binlerce öğrenciden oluşan bu grupların –kısa ya da uzun mesafe fark etmez– ortak hareket ederek yürümesi, yürürken slogan atması ve marşlar söylemesi kaçınılmaz olarak fiziki yorgunluk getiriyor. Performanslar bu anlarda eylemci-seyircilere bir dinlenme ve motivasyon tazeleme fırsatı sunuyor. Eylemci kitlenin uzun süreler beklediği (oturma eylemi, miting, polis barikatı) durumlardaysa grubun içinde bitkinlik, güçsüzlük, umutsuzluk ve çaresizlik baş gösterebiliyor. Bu anlarda da performanslar enerji içeceği görevi üstleniyor. Bu sayede eylemci kitle öfkesini ve inancını geri kazanabiliyor.
Tabii eylemlerin fiziki hareketle sınırlı olmadığı da bir gerçek. Mart-Haziran 2025 tarihlerinde azımsanmayacak kadar çok üniversitede başlatılan akademik boykot da bu “durağan eylemler”e bir örnekti. Galatasaray Üniversitesi’nin sahil tarafında öğrenciler –ve çoğu Eğitim-Sen üyesi akademisyenler– derslere girmeme kararı alıp tüm günü sahil tarafında oturmaya ve birlikte vakit geçirmeye karar verdi. Bazı akademisyenlerin desteğiyle açık dersler düzenlendi ama günün çoğu banklarda ve yerde oturmakla, komitelerin düzenlediği etkinlikleri takip etmekle geçti. Performansların bu günlerde üstlendiği rol biraz da gençlik üzerinden okunabilir. Güzel bahar günlerinde birlikte şarkı söylemek, bir Hitler taklidine gülmek, Dombra ile alay etmek, ne kadar cıvık romantizm sularında yüzse de öğrencilere uzun süredir hissedemedikleri bir şeyleri hissettiriyordu. Oynak Kumpanya ile Galatasaray Üniversitesi sahilinde ve komitenin forum alanında gerçekleştirdiğimiz üç gösteri bizim de bu romantizme kapıldığımızı belli ediyordu. İlki, Hitler’in elinde bir oyuncağa dönüşen demokrasi kutusunu faşistin elinden alıp halkın ellerine vermek üzerine kurgulanmıştı. İkincisi, seçimlerde yarışan iki adaydan birinin türlü numaralarla seçmeni kendi tarafına çekmesi ve seçimi kazanmak üzereyken halkın olaya dahil olup kurnaz dümenciyi safdışı etmesi üzerineydi. Sonuncusuysa Nâzım Hikmet’in “Kerem Gibi” şiirinden yola çıkarak hazırladığımız en lirik performansımızdı. Zaten kendisi başlı başına bir “çağrı” niteliğindeki şiiri, çarkları artık dönemeyen bir makine üzerinden başlatıp eylemci-seyircilere kırmızı kurdelemizi uzatarak elimizi ve emeğimizi aynı amaçta buluşturmuştuk.
Bu performanslar kimilerinin hoşuna gitmiş, onlara iyi gelmiş ve onları güçlendirmişken kimilerinin de asabını bozmuş, eylemliliğin bu olmadığı, mücadelenin böyle verilmemesi gerektiği konusundaki fikirlerine ters düşmüştür şüphesiz.
Eylemci-sanatçı olarak Kumpanya ile bizim önceliğimiz eylemci-seyircileri eğlendirmekti. Kendimizi bir nevi moral verici konumuna yerleştirmiştik. Ancak bunu toplumsal olaylardan tamamen bağımsız komediler sahneleyerek yapmadık. Herkesin anlayabileceği tiplemeler ve müziklerle kimi figürleri karikatürize ettik, aşağıladık, yerdik. Mizahı performansımızın ayrılmaz bir parçası yaptık, sözü ise “Kerem Gibi” hariç tamamen kaldırıp sözsüz performanslar gerçekleştirdik. Böylece Şarlovari bir tutum edindik. Yanlış ya da eksik yaptıysak ölçüp tartar daha doğrusu için kolları sıvarız elbet. En tamam halinde değildi hiçbir gösterimiz. Ama bir boşluğu doldurmaya çalışıyorduk. Mahalle yanarken saçımızı taramıyorduk, mahalleyi yakanları hicivle ifşa ediyorduk. “Yangın tüpünüz, hortumunuz olmayabilir ama nefesiniz de kesilmedi ya” diyorduk.

Tiyatro gerçekliği değiştirmek için yeterli değil; bunda hepimiz hemfikiriz.”
Augusto Boal
Boal bunu elbette tiyatro yapmayı/izlemeyi bırakalım diye söylemiyor. Tiyatronun da bir şeylerle bütünleşip ortak hareket etmesi, yasal ve sivil mücadeleyle birlikte yürümesi gerektiğini vurguluyor. Bu noktada Boal ve Oynak’tan Beyza’nın 10 bin küsur kilometre öteden bir araya geldiğini fark ediyorum. İster “aklın yolu bir” deyin ister “tesadüf” ister “ne var ki bunda.” Beyza’dan aktarıyorum: “Bir oyun bir şeyleri değiştiremez. Bir tiyatro da değiştiremez. Ama tüm tiyatrolar örgütlenirse, birleşirlerse bir şeyleri değiştirebilirler. Bu insanlar örgütlenirse savaşları durdurabilirler.”
Ve bu önermeden yola çıkarak bu insanların neden bir araya gelmediğini düşüneduralım. Belki bunu düşünerek bir şeyleri değiştirebiliriz.
(Kaynak: Oynak Dergi)

