Bu bir oyun eleştirisi değil “Le Réel”

Tiyatro Watt yapımı Bu Bir Prova Değil – Le Réel, neoliberal çelişkilerin ve fon mekanizmalarının gölgesinde incelenmeyi hak eden çarpıcı bir örnek sunuyor. Oyun, bir apartmanın bodrum katındaki tekstil atölyesinde çalışan dört kadının gündelik yaşamını, bir tiyatro provası estetiğiyle sahneye taşıyor.

EBRU ŞAHİN

Satıcının Ölümü ile kültür-sanat çevrelerinde görmezden gelemeyeceğimiz bir tartışma alanı açıldı: Neoliberal üretim süreçleri bir oyuna ne yapıyor? Güncel tartışmada, oyunun politik gücüne zarar verdiği konusunda çoğumuz hemfikir olduk. Çünkü bu süreçler tiyatro oyununu kolektif bir sanat pratiği olmaktan çıkarıp proje bazlı ve hızlı tüketilebilir birer içeriğe dönüştürüyor. Bu durum, oyunun başarısını estetik değerinden ziyade ölçülebilir gişe verilerine ve satılabilir bir performans estetiğine indirgiyor.

Peki Rönesans Holding’in katkılarıyla Zorlu PSM’de binlerce liralık bilet kesilerek sergilenen bir oyunun arkasında örülü ekonomik ağdan rahatsız olmak için oyunun bu kadar kült bir politik oyun olması gerekir mi? Yoksa oyunların içerdiği politik söylemlerin de ötesinde, üretim süreçlerini bütünüyle başkalaştıran bu ekonomik ağın ta kendisi midir asıl sorun? Bana kalırsa bu konudaki farkındalığımızı, her fırsatta ifade etmemiz gereken öfkemizi yalnızca Zorlu PSM ve beraberindeki kurumsal yapılara yönlendirmek yeterli değil.

Hito Steyerl, Sanatın Politikası: Çağdaş Sanat ve Post-Demokrasiye Geçiş* adlı makalesinde tam da bu soruna mercek tutarak sanat metninin içindeki politik fikirlerden ziyade sanatın kendisinin bir çalışma, çatışma ve hatta eğlence alanı olarak işlevinin sanatı politik kılan asıl şey olduğunu belirtiyor. Fakat her şeyin politik olduğu ön kabulü bizi daha fazla atalete sürüklüyor, belki de her sanat eserini kendi üretim koşulları içerisinde yeniden değerlendirmek gerekiyor. Bugün, içinde yaşadığımız ekonomik koşullarda sanat desteği bulabilmek sanatsal üretimlerin sergilenebilmesinin neredeyse ön koşulu haline gelmiş vaziyetteyken bu konu üzerinde çok daha fazla kafa yormalıyız. Hangi kurumlar hangi eserlere hangi amaçlarla hibe veriyor? Ürettiğimiz eserler söylemsel düzeyde istediği kadar politik olsun, kurumlar “art washing” yoluyla kendilerini aklarken, üretim koşullarındaki politikayı görmezden gelemeyiz.

Ocak 2026’da prömiyerini yapan Tiyatro Watt yapımı Bu Bir Prova Değil – Le Réel, bahsettiğim bu neoliberal çelişkilerin ve fon mekanizmalarının gölgesinde incelenmeyi hak eden çarpıcı bir örnek sunuyor. Oyun, bir apartmanın bodrum katındaki tekstil atölyesinde çalışan dört kadının gündelik yaşamını, bir tiyatro provası estetiğiyle sahneye taşıyor. Dramaturjide tercih edilen “oyun içinde oyun” yapısı, kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırları bilinçli bir biçimde muğlaklaştırıyor. İzlediğimiz şey, aslında bir belgesel tiyatro provası. Sahnede konumlandırılan kameralar, karakterlerin en krizli anlarına ve en mahrem deneyimlerine birer mikroskop gibi yaklaşmamızı sağlıyor. Projeksiyon ekranlarına yansıyan bu yakın ve uzak plan görüntüler, bir yandan izleyiciye karakterlerin yaşadıklarını röntgenleme imkanı sunarken, diğer yandan sahne ile seyirci arasındaki mesafeyi hem belirginleştiriyor hem de aşındırıyor. Bu teknik tercih, seyirciyi sadece bir izleyici değil, bu trajedinin bir parçası ya da gözlemcisi olmaya zorluyor. Anlatı derinleştikçe, o izbe atölyede çalışan kadınların aslında illegal addedilen birer sığınmacı olduğunu anlıyoruz. Onların varlık mücadelelerine ve sistemsel sorgulamalarına şahitlik ettiğimiz sırada sahne, trajik bir yangınla sarsılıyor. Tam bu noktada, projeksiyon ekranlarından akşam haberleri akmaya başlıyor: Önce popülist söylemlerle kaçak göçmenleri sınır dışı edeceğini haykıran politikacıyı, sonra da yanan atölyenin ardından neredeyse “bu işin fıtratında var” diyerek kaderci bir savunma yapan atölye sahibini görüyoruz. Dikiş makinelerinin en trajik olayların ardından bile kesilmeyen tıkırtısı, kapitalizmin insan hayatını hiçe sayan mekanik işleyişine dair doğrudan bir eleştiri sunuyor. Dikiş makinelerinin çalışmaya kesintisiz devam etmesi can alıcı bir soruyu kucağımıza bırakıyor: Biz kimin “provada” kimin “gerçekte” olduğunu gerçekten biliyor muyuz?

Göçmenliği sürekli ölümle eşleştirmek, bir tür travma pornografisine dönüşmüş durumda. Bu acıları ve ölümleri sahnede görmeye ve göstermeye neden bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Gerçekten anlamak ve empati kurmak için mi, yoksa vicdanımızı estetik bir hazla yatıştırmak için mi? Bu oyunlar tam olarak kimi eleştiriyor, kimi harekete geçiriyor ve en önemlisi kimin için sahneleniyor?

Bu Bir Prova Değil – Le Réel, göçmenlerin görünmeyen emeğini gözler önüne seren estetik başarısının gölgesinde aslında devasa bir politik paradoksu barındırıyor. Oyun, Mütevelli Heyeti Başkanlığını Selçuk Bayraktar’ın yürüttüğü, üyeleri arasında Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın da bulunduğu Küme Vakfı (Kültür ve Medeniyet Vakfı) desteğiyle sahneleniyor. Hemen şerh düşmekte fayda var: Bu metin tam anlamıyla bir oyun eleştirisi olmadığı gibi, mevcut ekonomik darboğazda tiyatro yapmanın zorluğunu bilerek, sanatçıları aldıkları hibeler üzerinden yargılamayı da hedeflemiyor. Amacım, bu “fon ve tema” ilişkisinin işaret ettiği sosyopolitik tabloya dair bir durum tespiti yapmak. Tiyatro sahnelerinde göç konusunun hak ettiği yeri bulamadığı bir gerçek. Karşımıza çıkan sınırlı örneklerde ise göçmenlik, genellikle acı ve ölüm parantezine sıkıştırılmış bir trajedi pornografisi olarak ele alınıyor. İzleyiciye sunulan şey, yapısal sorunların tartışılmasından ziyade, göçmenin salt bir kurban olarak estetize edilmesi. Bu oyunun aldığı sanat desteğinin kaynağını görmek bazı taşları yerine oturtuyor: Sistemin bizzat ürettiği bir dramın, yine sistemin korunaklı kanalları tarafından desteklenerek bir kültürel nesneye dönüştürülmesi…

Bu noktada sormamız gereken yakıcı sorular var: Neden tiyatrodaki göçmen hikâyeleri her defasında mortalite odaklı bir bakışla ele alınıyor? Göçmenliği sürekli ölümle eşleştirmek, bir tür travma pornografisine dönüşmüş durumda. Bu acıları ve ölümleri sahnedegörmeye ve göstermeye neden bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Gerçekten anlamak ve empati kurmak için mi, yoksa vicdanımızı estetik bir hazla yatıştırmak için mi? Bu oyunlar tam olarak kimi eleştiriyor, kimi harekete geçiriyor ve en önemlisi kimin için sahneleniyor? Daha da kritik olanı; sanatın ve sanatçının karşısında durduğunu bildiğimiz iktidar odaklarının yönetiminde olduğu kurumlardan, bu tip muhalif görünümlü oyunlar nasıl destek alabiliyor? Karşı karşıya olduğumuz şey masum bir entegrasyon amacı mı taşıyor, yoksa sofistike bir sanatla aklama hamlesi mi?

Günümüzde radikal sanatın sponsorları sıklıkla en vahşi bankalar ya da silah tüccarları oluyor ve radikal sanat tamamen kent pazarlaması, markalandırma ve toplum mühendisliği retoriklerinin içine yediriliyor.”

Oyun, bu haliyle seyirciye gerçek bir rahatsızlık vermediği gibi, düşünce dünyamızda yeni bir gedik de açmıyor. Aksine mesajı oldukça steril: “Mülteciler gitsin istiyorsunuz ya da istemiyorsunuz ama bakın, onlar burada insanlık dışı koşullarda can veriyor.” Ancak burada devasa bir yapısal çelişkiyi ıskalıyoruz: Suriye’deki iç savaşı destekleyen, Orta Doğu’daki askeri mühimmat üretimini ve operasyonel gücü domine eden yapılar ile bu trajediyi konu alan bir oyunu fonlayanlar nasıl aynı odaklar olabilir? Savaşın mağdurlarını konu alan bir eserin, o savaşın mühimmatını sağlayan bir yapı tarafından finanse edilmesi basit bir “destek” değil, absürt bir paradokstur. Hito Steyerl de bahsettiğim makalesinde bu postmodern paradoksu abes buluyor: “…Günümüzde radikal sanatın sponsorları sıklıkla en vahşi bankalar ya da silah tüccarları oluyor ve radikal sanat tamamen kent pazarlaması, markalandırma ve toplum mühendisliği retoriklerinin içine yediriliyor.”

Güncel iktidar söylemi, bölgedeki çatışma dinamiklerinin bir sonucu olan göç dalgasını topluma bir vaka-i adiye olarak sunarken bizden beklenen bu sürece steril bir hoşgörüyle yaklaşmamız. Elbette bir arada yaşamakta bir sorun yok; ancak asıl sorunlu olan göçmenlerin sadece birer acı makinesi olarak kodlanması, onlara baktığımızda sadece ölümü ve yıkımı çağrıştıran birer trajik nesne görmemiz. Oysa göçmenler iki sokak ötemizde nefes alıyor; gülüyor, ağlıyor, eğleniyor, eğlendiriyor, dolandırıyor, dolandırılıyor; hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu coğrafyada yaşayan birer özneler kısacası. İnsan, sadece büyük bedeller ödediği ölçüde “insan” kabul edilemez; saygının ve bir arada yaşamın koşulu bu trajedilerin yarattığı melankoliye hapsolmak olmamalıdır. Türkiye, 2015’ten beri yoğun bir göç alıyor.

Dünya Tiyatrolar Günü’nde sormamız gereken samimi soru şudur: On yılı aşkın bu sürede, kültür-sanat alanında kaç göçmen tanıdık, kaçıyla sahneyi paylaştık? Görünen o ki, kurumsal yapılar gerçek bir entegrasyon yerine sanatla aklama yoluyla kendi kültürel hegemonyalarını tahkim etmeyi tercih ediyor. Bizim ise pasif bir hoşgörüden öte gerçek bir  hemhal olma derdimiz olmalı. Göçmenlere biçilen “nihai bir sonla biten trajedi nesnesi” rolü artık fazlasıyla aşındı. Belki de artık asıl deşifre edilmesi gereken bu süreçteki yapısal ikiyüzlülüktür: Zira göçün hem hazırlayıcısı olan hem de göçmenleri insanlık dışı şartlara mahkûm eden mekanizmalar ile bu dramın sanatını fonlayan odaklar paradoksal bir biçimde aynı kaynaklardan besleniyor. Bu durum önce yaralayıp sonra yara bandına sponsor olmaya benziyor.

Öte yandan, oyundaki siyasetçi figürü üzerine de bir parantez açmak gerekiyor. Mevcut iktidar bloğu, göçmenlerin varlığını —ekonomik veya demografik nedenlerle— bir “süreklilik” olarak kurgularken; oyunda eleştirilen o “popülist-kovucu” siyasetçi figürü, aslında resmi politikanın dışındaki bir karşıtlığı temsil ediyor. Bu durum, stratejik kurumların ve savunma/teknoloji sanayii odaklı yapıların neden bu tip bir anlatıyı finanse ettiğini de açıklıyor: Eleştiri oku, bizzat göçü yöneten ve koşulları belirleyen asıl politika yapıcılardan alınıp göçmen karşıtı, öteki bir siyasi figüre yönlendiriliyor. Böylece sistem, hem göçmen dramı üzerinden insani bir hassasiyet sergileyerek aklanıyor hem de asıl sorumluluğunu bu popülist figürün gölgesinde gizlemeyi başarıyor. Zira bu gürültülü figür, oyunun kurallarını yazan asıl irade değil; o iradenin yarattığı boşluklarda kendine alan açılan ve asıl sorumluluğu perdeleyen kullanışlı bir paratonerden fazlası değil.

Göçmen hikâyelerini neden bu kadar tek tip ele aldığımızı ciddi bir biçimde sorgulamalıyız özetle. Eğer onlarla birlikte yaşamaya niyetimiz varsa onlara baktığımızda sadece ölüm görmekten vazgeçmeliyiz ve onları temsil edecek farklı yollar aramalıyız. Hiçbirimiz o botlarla denizleri aşmadık; o gerçekliğin sahibi biz değiliz. Evet, ölüm hâlâ çok gerçek, ama tek ve en değerli gerçek o değil. Asıl değerli olan yaşamdır ve sanat, ölümü estetize etmekten ziyade yaşamın tüm karmaşasını göstermekle yükümlüdür.

Son olarak şunu vurgulamak gerekir: Neoliberal akılsallık, azınlık ve göçmen hikâyelerini sahiplenir gibi yaparak tüketmeyi, bu hikâyeler üzerinden bir tür kültürel sermaye üretmeyi oldukça seviyor. Nitekim bu sebeple Satıcının Ölümü gibi bir oyun kent suçu olan Zorlu PSM’de oynayabiliyor. Sanat vasıtasıyla toplumun eleştirel kesimlerinin gazını almak, yapısal sorunları sadece estetik birer tartışma nesnesine dönüştürmek bu sistemin en mahir olduğu alanlardan biri. Ne yazık ki ekonomik bağımlılıklar ve kurumsal fon mekanizmaları, sanat üreticilerini pek çok katmanda oto-sansüre zorluyor. Eğer bu “oyunu” kimin kurallarıyla ve kimin sahnesinde oynadığımızı sürekli sorgulamazsak suya sabuna dokunmayan, sadece kendi küçük cemaatimiz içinde yankılanan etkisiz aksiyonlar almaya devam ederiz. Ancak; savunma sanayii ve stratejik teknoloji odaklı kurumsal yapıların sunduğu fonlar ile bu fonlarla finanse edilen insani dramlar arasındaki o devasa çelişkiyi görünür kılabilirsek; üstelik bunu didaktizme yenilmeden, estetik bir derinlikle gösterebilirsek, işte o zaman tiyatro çağdaş politik zeminini korumuş olur. Sanatın bugünkü asıl meselesi, sistemi sadece temsil etmek değil, o temsilin altındaki finansal ve ideolojik mekanizmaları da deşifre edebilmektir.

* Hito Steyerl, Sanatın Politikası: Çağdaş Sanat ve Post-Demokrasiye Geçiş, çev. Zeynep Baransel,
e-skop: Sanat Tarihi Eleştiri, 10 Temmuz 2013, erişim 25 Mart 2026

 

Bu Bir Prova Değil “Le Réel”

Yazan / Yöneten: Yusuf Onur Aydın

Oyuncular: Selen Uçer, Münir Can Cindoruk, Elif Nur Kerkük, Selin Hasar, Yaren Özkoca

Yardımcı Yönetmen: Bilgesu Akın

Sahne / Afiş Tasarımı: Defne Özdoğan

Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter

Müzik Koordinatörü: Murat Gürgen

Kostüm Tasarımı: Şizen Sabahyıldızı

Dramaturji: Yağmur Şakoğlu

Yönetmen Yardımcısı: Göksu Karamahmutoğlu

Ayrıca Bakınız

Yapım Koordinatörü: Güney Coska

Yapım Asistanı: Ali Efe Özkan

Sahne Amiri: Umut Akdoğan

Oyun Fotoğrafları: Orçun Kaya

Grafiker: Gonca Küçük

Video: Zeliha Akcakaya

Kurgu: Bilal Bay

Vokal Koçu: Vahit Emre Mutlu

Dekor Uygulama: Erhan Alabaş

Dış Ses: Tülin Özen, Asena Girişken, Vafa Faraji, Ezgi Bağ

Yapım: Tiyatro Watt

Katkılarıyla: KÜME Vakfı, ViewSonic, SINGER

Teşekkürler: Zone60, Dormen Akademi, Kats Sahne, Yeldeğirmeni Kurukahvecisi, Soundidea, Godox

Bu oyun KÜME VAKFI sanat destekleri kapsamında gerçekleştirilmiştir.

ViewSonic Edu TR ve SINGER Türkiye ana sponsorluğu ile


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik