Ceren Kalfa: Tiyatro deneyimi seyirci niyet ettiğinde başlar
Tiyatro, ışıklar yandığında değil, seyircinin o oyuna gitmeye niyet ettiği ilk anda başlar. Londra’nın Sadler’s Wells ve Shaw Theatre gibi köklü kurumlarında operasyonel yönetim ve seyirci deneyimi alanlarında çalışan, yüksek lisans tezinde “immersive experience” (sarmalayıcı deneyim) üzerine yoğunlaşan Ceren Kalfa, tiyatronun sadece sahne üzerindeki performanstan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Bilet alım sürecinden tuvalet sırasına, erişilebilirlik standartlarından kriz anındaki iletişime kadar uzanan “bütünsel deneyimi” mercek altına alan Ceren Kalfa ile Londra’da sahne arkasındaki işleyişi konuştuk.
Söyleşi: MUSTAFA KARA
Londra’da Sadler’s Wells ve Shaw Theatre gibi kurumlarda edindiğiniz tecrübelere dayanarak, “seyirci deneyimi” (audience experience) kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? Gözlem ve deneyimleriniz ne yönde?
Londra’da “seyirci deneyimi” kavramının kesinlikle sadece fuaye alanıyla sınırlı olmadığını, kendi tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim. Aksine, bir seyircinin bir oyunu izlemeye niyet ettiği andan itibaren başlayan ve oyun sonrasına kadar devam eden bütün süreci kapsayan bir deneyim olarak ele alınıyor. Bir seyircinin sosyal medyada bir afiş görmesi, bilet satın alma süreci, tiyatroya ulaşımı, binaya girdiğinde karşılanışı, yönlendirme tabelaları, salonun konforu, hatta tuvalet sırasının uzunluğuna kadar çok katmanlı bir yapıdan bahsediyoruz aslında. Tüm bu detaylar, seyircinin sahnede izlediği performanstan aldığı keyfi doğrudan etkiliyor.
Londra’daki birçok kurumda seyirci deneyiminin operasyonel bir detaydan çok, sanatsal deneyimin bir parçası olarak görüyor. Bu yüzden Youtube kanalımda Seyirci Deneyimi: Sahnenin Ötesinde mi Başlar? başlıklı videoda bu konuyu özellikle ele aldım.
Youtube için hazırladığınız videolarda deneyim ve gözlemlerinizi aktarıyorsunuz, özellikle çalışma alanınız olan sahne arkası operasyonlarına mercek tutuyorsunuz. Sahne arkasındaki teknik ve idari ekiplerin faaliyetinin seyirci deneyimi üzerinde nasıl bir etkisi var?
Seyircinin gördüğü şey aslında bütün sistemin sadece küçük bir kısmı. Sahne arkasında oldukça yoğun ve çok katmanlı bir operasyon var. Karşılama ekibi, teknik ekip, bilet gişesi, güvenlik ve bina yönetimi gibi birçok ekip arasında koordinasyon sağlıyorum. Gün içinde sürekli küçük kararlar alınıyor ve bu kararlar doğrudan seyirci deneyimine yansıyor.
Özellikle kriz anlarında -bir sağlık sorunu, tahliye ya da teknik bir aksaklık gibi- ekibin ne kadar hızlı ve sakin hareket ettiği çok belirleyici oluyor. Bu anlarda aktif rol aldığım durumlar da oldu ve gerçekten küçük bir müdahalenin bile deneyimi tamamen değiştirebildiğini gördüm.

Tiyatronun toplumsal kapsayıcılığı bağlamında, dezavantajlı grupların (engelliler, nöroçeşitli bireyler, farklı yaş grupları) salonlara erişimi ve bu gruplarla kurulan ilişkiler nasıl yönetiliyor?
İngiltere’de yasal düzenlemeler gereği engelli bireyler için genellikle %50 indirim uygulanıyor ve çoğu durumda refakatçi biletleri ücretsiz sağlanıyor. İşitme engelli bireyler için salonlar teknik destek sağlayabiliyor ve mekanlar ek tekerlekli sandalye alanları oluşturabiliyor.
National Theatre ve Sadler’s Wells gibi kurumlar birçok gösteriyi erişilebilir formatlarda sunabiliyor. Şimdiye kadar karşılaştığım uygulamalar: Relaxed Performance (rahat gösteri), Sensory Adapted Performance (Duyusal hassasiyete göre düzenlenmiş gösteri), Touch Tour (Gösteri öncesi doku odaklı sahne arkası tur), ses betimlemesi, işaret dilli ve altyazılı gösteriler.
Benim en dikkat çekici bulduğum “Relaxed Performance” formatı. Bu gösterimlerde salon tamamen karartılmayıp ışıklar yarı açık tutuluyor, kapılar açık kalıyor, seyirciler istedikleri zaman girip çıkabiliyor ve sessiz kalmaları beklenmiyor gösteri esnasında. Ayrıca kulak tıkaçları, oyuncaklar ve sessiz alanlar gibi destekler sağlanıyor. Bu yaklaşım özellikle nöroçeşitli bireyler için oldukça kapsayıcı bir deneyim sunuyor.
Londra bölgesinde 300 civarı tiyatro salonu olduğundan söz ediyorsunuz, merkezde ise 40 civarında salon var. Bağımsız sahneler burada nasıl bir ağırlık oluşturuyor?
Kesin bir oran vermek zor ama bağımsız sahnelerin Londra’daki üretimde önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Fringe festivali modeli sadece Edinburgh ile sınırlı değil. Londra’da da yaz aylarında birçok bar, restoran hatta müze geçici performans alanlarına dönüşebiliyor. Bu da daha düşük bütçeli ya da deneysel işler için alan açıyor.
Sizi Londra tiyatro sektörünün işleyişini anlatan bu video serisini hazırlamaya iten temel motivasyon neydi?
Londra’da çalışmaya başladıktan sonra tiyatronun sadece sahnede gördüğümüz bir şey olmadığını, aynı zamanda çok güçlü bir operasyonel sistem olduğunu fark ettim. Özellikle iki farklı tiyatro binasının açılış sürecinde aktif rol almak, bir mekanın seyirciyle kurduğu ilişkinin nasıl sıfırdan kurulduğunu görmek benim için çok öğreticiydi. Bu video serisini hazırlama motivasyonum da biraz buradan geliyor. Hem bu mesleği görünür kılmak hem de Londra’daki sistemi Türkçe anlatan bir kaynak oluşturmak istedim.
Aynı zamanda yüksek lisans tezimde immersive experience üzerine çalıştım. Daha önce çok karşılaşmadığım bir alandı ve özellikle İngiltere’de bu alanın ne kadar hızlı geliştiğini görmek benim için şaşırtıcıydı. Punchdrunk gibi oluşumların etkisi burada çok büyük. Farklı ülkelerde çalışmış biri olarak, bu tür bilgilerin ve pratiklerin Türkiye ile paylaşılmasının da değerli olabileceğini düşünüyorum.
İstanbul’da devlet kurumlarına ait olan sahneler hariç, 100 civarında bağımsız tiyatro sahnesi bulunuyor ve bunların büyük çoğunluğu tiyatro topluluklarına ait. Londra’daki yapı nasıl?
Londra’da yapı oldukça çeşitli: ticari tiyatrolar, kamu destekli kurumlar ve bağımsız sahneler bir arada. Ama önemli bir fark şu -birçok mekan bir tiyatro topluluğuna ait değil. Shaw Theatre gibi daha çok bir “venue” olarak çalışıyor ve farklı prodüksiyonlara ev sahipliği yapıyor. Bu da programların sürekli değiştiği, daha dinamik bir yapı yaratıyor.
Türkiye’deki tiyatro sahnelerinin iletişim alışkanlıkları üzerine yaptığımız çalışmalarda, kurum-seyirci ilişkisinin genellikle tek yönlü olduğunu gözlemliyoruz. Londra’daki sahneler seyirciyle interaktif, sürdürülebilir bir iletişim kurmak ve “sadık seyirci” yaratmak için hangi kanalları ve yöntemleri kullanıyor?
Ön saha operasyon yöneticiliği yaptığım Sadler’s Wells’in bu alanda oldukça profesyonel bir yaklaşımı var. Üyelik planları sunarak, ek atölyeler düzenleyerek ve aslında bir topluluk (community) yaratarak seyirciye farklı bir deneyim sunuyor. Yakın zamanda sahnelerden birinin ani tadilata girmesiyle çok sayıda oyun iptal edildi. Bu süreçte yüzlerce seyirci telefonla arandı, okundu bilgisi alınan e-postalar gönderildi, iade süreçleri hızlıca tamamlandı ve iletişim sürekli aktif tutuldu — burada binlerce bilet satışından bahsediyoruz. Ayrıca, özür kapsamında seyircilere içecek ikramı gibi jestler de yapıldı. Bence sadık seyirci yaratmak, önce sadık bir kurum kültürü yaratmakla başlıyor. Tabii ki Sadler’s Wells gibi kurumlar bunu finanse edebilecek büyüklüğe ve köklülüğe sahip.
Londra ve Türkiye’deki tiyatro yapılarını iletişim ve salon yönetimi açısından karşılaştırdığınızda, Türkiye’deki tiyatro sahnelerinin değiştirmesi/benimsemesi gerektiğini düşündüğünüz üç temel alışkanlık nedir?
Öncelikle seyirci deneyiminin bütünsel ele alınması, sadece oyun değil, tüm süreç önemli. Ki böylece daha sadık bir kitle yaratılabilsin. İkinci olarak operasyonel standartların güçlendirilmesi çok önemli özellikle güvenlik ve kriz yönetimi alanına. Yangınla mücadele konusunda çok ciddi bir yapılaşma var İngiltere’de, bize çok güzel bir örnek kesinlikle. Son olarak seyirciyle sürdürülebilir iletişim kurulması mühim. Tek seferlik değil, uzun vadeli bir ilişkiden bahsediyorum.
Son olarak, tiyatro salon yönetiminin ve seyirciyle kurulan iletişimin geleceğini nerede görüyorsunuz? Önümüzdeki yıllarda sizce hangi yenilikler olacak?
Tezimde işlediğim konu kapsamında kesinlikle tiyatroda seyirci deneyiminin giderek daha interaktif hale geldiğini söyleyebilirim. Özellikle immersive theatre, çok duyulu deneyimler, seyirciyle doğrudan etkileşim konusunda büyük bir gelişme potansiyeli var. Bununla birlikte veri kullanımı, kişiselleştirilmiş iletişim ve erişilebilirlik de sektörün geleceğini şekillendiren ana unsurlar olacak.
