Şuan Okunan
Dünyada: Objektifin ucunda bir yabancı

Dünyada: Objektifin ucunda bir yabancı

…biraz yabancı bir adam için monolog.”

DİLAN AYDEMİR

Will Eno’nun dünyasından süzülen Dünyada, Ayberk Erkay’ın pürüzsüz çevirisiyle sahneden ziyade zihnimize fırlatılmış, dille ve aidiyetle derdi olan, tekinsiz bir varoluş hesaplaşması. Oyunu sahneleyen ekibin “Vertov Film Tiyatro” ismini taşıması da kesinlikle tesadüf değil; sinema dehası Dziga Vertov’un kamerayla gerçeği yakalama felsefesiyle doğrudan göz göze geliyor. Nitekim bu oyun da aslında tiyatronun sınırlarını sinematografik bir bakışla esneten, disiplinlerarası bir form. Mehmet Ali Nuroğlu’nun yönettiği ve oynadığı oyun, tiyatronun canlılığını, sinema kamerasının odaklayıcı ve mesafeli bakışıyla çarpıştırıyor.

Sahnede, kalabalıkların ortasında kalmış, nereye ait olduğunu bilmeyen bir adam var. Ancak reji bu yabancılık halini soyut bir bunalım anlatısı olarak önümüze koymuyor; bunu sahne üzerinde son derece gerçek bir hesaplaşmaya dönüştürüyor. Will Eno’nun Dünyada metni, klasik tiyatrodaki gibi başı sonu belli öykülere ya da neden-sonuç ilişkisiyle ilerleyen karakterlere bütünüyle sırtını dönüyor. Karşımızdaki yabancı, zamanın ve mekânın içinde yönünü tamamen kaybetmiş bir kayıp ruh. İnönü Bayramoğlu’nun dramaturgi çalışması da metnin felsefi yükünü seyircinin kafasına kakmadan, sahne üzerinde nefes alan, çıplak ve insani bir anlatı yaratmayı başarmış.

Karakterin zihnindeki öğrenilmiş çaresizlikler, yarım kalmış aşklar ve o iç içe geçen kelimeler sahneye dökülürken, oyunun ruhunu özetleyen o cümle tınlıyor salonda: “Sesimin sesi böyle, ne yapayım?” Cümleler kırık, düşünceler parçalı; tıpkı modern insanın iç dünyası gibi. Anlam ararken anlamsızlığın içine düşen bireyin içsel dilsizliği bu basit cümleyle yüzümüze çarpıyor. Reji bize sadece bir adamın hikayesini izletmiyor; kendi bedenine, zihnine ve diline yabancılaşmış, şehir kaosunun ortasına fırlatılmış tekinsiz bir bilincin röntgenini çekiyor. Ritim, karakterin zihnindeki gelgitlerle birlikte bazen hızlanıyor, bazen ani sessizliklerle donup kalıyor. Tam da bu noktada oyun, insan varoluşunun o en eski ve tekinsiz sorusuyal yüzleştiriyor bizi.

Sahnede izlediğimiz şey, tam anlamıyla Heidegger’in deyimiyle bir “Geworfenheit” (dünyaya fırlatılmışlık) hali. İnsan bazen kendini bu yeryüzüne, seçmediği bir zamana ve mekâna ulu orta fırlatılmış gibi hisseder; köksüz, çıplak ve yalnız. Fakat karanlık bir salonda otururken, sahnedeki o yabancının da tam olarak aynı fırlatılmışlığı, aynı dilsiz çaresizliği yaşadığını görmek tuhaf, neredeyse sarsıcı bir his yaratıyor. En mahrem, en gizli sandığımız o varoluşsal yalnızlığın sahne üstünde bir başkası tarafından da paylaşıldığını görmek, o mutlak tek başınalık hissini tuhaf bir tanıklık ortaklığına esnetiyor.

Oyunun genel estetiğini, dille kurduğu ilişkiyi ve mekân seçimini anlamak için sinema dehası Dziga Vertov’un sanatsal çerçevesine bakmak gerekiyor. Vertov, sinemada kamerayı insan gözünün sınırlarını aşan bir mekanik bilinç, bir “sine-göz” (Kino-Glaz) olarak konumlandırırdı. Oyunun, benim izlediğim Ankara gösteriminde, klasik bir sahne yerine çağdaş görsel kültüre adanmış bağımsız bir alan olan Ka Atölye’de sahnelenmesi tam olarak bu yüzden tutarlı bir reji tercihi. Mekânın o endüstriyel ve minimalist galeriyi andıran yapısı, oyunun disiplinlerarası doğasını kendiliğinden besliyor; performansı alışılagelmiş bir tiyatro anlatısı olmaktan çıkarıp canlı bir enstalasyona dönüştürüyor.

Uğur Erbaş’ın elinden çıkan oyun afişindeki o kırmızı dalgalar arasında rüzgâra meydan okuyan “tek gözlü tekinsiz figür”, Vertov’un o nesnel gerçeği arayan mekanik gözünü sahneden önce selamlıyor. Görüntü Yönetmeni Ayşe Irmak Şen’in sinematografik bakışı ve Ömer Rauf Aksoy’un nokta atışı ışık tasarımı ise Ka Atölye’de, tam olarak bu Vertovvari mantığı hayata geçiriyor. Sahnede Ömer Rauf Aksoy’un kurduğu ışık-gölge oyunları ve sinematografik reji sayesinde, karakterin içsel bölünmesi kanlı canlı birer yansımaya dönüşüyor. Vertov’un, parçaları üst üste bindirerek yeni bir gerçeklik yaratan montaj ilkesi gibi; burada da ışığın kırılıp bükülmesiyle, bölünmüş bir zihnin katmanlarına ortak oluyoruz. Sahnede aktif olarak kullanılan kamera, mekânın alternatif sınırlarında odağı daraltarak bizi karakterin en küçük jestlerine, mikro ifadelerine, göz kırpışlarına yaklaştırıyor.

Reji, mekânın seyirciyi oyuncuyla neredeyse nefes mesafesinde eşitleyen o dolaysız atmosferini bir anlatım gücüne dönüştürüyor. Oyuncunun zaman zaman sahne dışına, sokağın tam kalbine yönelttiği kamera, dışarıdaki gerçek hayatın akışını anlık bir montajla içeri taşıyor. Dışsal hareketin, soluğun ve mekânın çıplak gerçekliği performansa bütünüyle dahil.
Mehmet Ali Nuroğlu, alışılagelmiş tek kişilik oyunların o yüksek ve gösterişli oyunculuk tarzından bütünüyle sıyrılıp, sahnede son derece rafine ve yalın bir performans sergiliyor. Nuroğlu, sessizliklerin içini doldurmayı, o eslere can vermeyi seçiyor. Sahne, o sustuğunda küçülüyor, o konuştuğunda genişliyor.

Sahnedeki fiziksel trafik ise milimetrik bir matematiğe sahip. Çantasının içini bir zihin haritası gibi kurcalarken, oyuncunun bedeni adeta metnin ritmini takip eden bir enstrümana dönüşüyor. İçinden çıkardığı parçalar, bu parçaların oyundaki konumlanışı ve her bir nesneyle kurulan o tereddütlü temas… Özellikle ağzından çıkardığı Troll bebeğin yarattığı tekinsiz gerilim, karakterin kendi iç dünyasındaki o yabancılığın en çarpıcı dışavurumu. Mikrofon sehpasıyla kurulan mesafeli ilişki de bu etkiyi güçlendiriyor.

Dünyada, çağdaş tiyatronun biçimsel arayışlarında risk almaktan korkmayan, sahneleme tekniğiyle, samimiyeti birleştiren son derece nitelikli bir iş. Dziga Vertov’un nesnel gerçeği arayan gözüyle Will Eno’nun varoluşsal metnini disiplinlerarası bir zeminde eriten bu köprü, bize sadece bir yabancının öyküsünü anlatmıyor; yeryüzündeki o varoluşsal “anlarımızı” sorgulatıyor. Sahne sanatlarının güncel form arayışları düşünüldüğünde Dünyada, tiyatronun sınırlarını kameranın odaklayıcı gücüyle esneterek; seyircisini kendi aidiyetleri, köksüzlüğü ve o tekinsiz “fırlatılmışlık” hissiyle yüzleştiren, zihnin katmanlarında işlemeye devam eden bir varoluş kaydına dönüşüyor.

“Dünyada”

Yazar: Will Eno

Çevirmen: Ayberk Erkay

Yönetmen&Oyuncu: Mehmet Ali Nuroğlu

Yardımcı Yönetmen: Ayşegül Nuroğlu

Dramaturg: İnönü Bayramoğlu

Reji Asistanı: Batuhan Kurt, Hatice Şanlı, Emir Güzel

Yapım Danışmanı: Büke Akşehirli

Görüntü Yönetmeni: Ayşe Irmak Şen

Işık Tasarımı: Ömer Rauf Aksoy

Ses Tasarımı: Muaz Ceyhan

Afiş Tasarımı: Sevil Alkan, İlknur Can

Sosyal Medya: Ezgi Turan

Müzik: Çağrı Sinci

Tek Perde, 90 dakika


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik