Mağluptur bu yolda galip, yine denesin!
Levent Cantek’inki bir söyleme biçimidir: Edilgen çatı, huzursuzlanan otorite. Deniz Göktaş’ınki bir eyleme biçimidir: Lafı dolandırmamak, metni değiştirmemek ve bir “tavır” olarak yurt dışından dönüp kendini “teslim etmek”. Evet “teslim olmak” değil, “teslim etmek”. Mecburiyet yoktur bu eylemde, karar ve irade vardır. Levent Cantek gramer tercihleriyle faili cümleden düşürürken; Deniz Göktaş faili sahneye çağırır, görünür kılar. Görüyor, izliyoruz işte.
MUSTAFA KARA
“Azınlıkta kalacağını bilerek konuşmanın, sonu baştan belli olan bir meydan okumanın hikâyesi. Belki de bu yüzden hüzünlü olduğu kadar ‘komik’ bir yenilgi.” Birikim, Levent Cantek’in “Bağlamını Kaybeden Şaka” başlıklı yazısını sosyal medyada tam olarak bu cümlelerle duyurdu. Yazı yayınlandığında Deniz Göktaş tutuklanalı henüz saatler olmuştu, yazılırken kim bilir belki tutuklanmamıştı bile!
Ne kadar erken kurulmuş bir hüküm cümlesi! Ne kadar hızlı bir “yenilgi” ilanı!
Deniz Göktaş, sözünü yumuşatmadan, tek bir şakayı geri almadan, “artık utangaç olmayan diktatör” dediği yeri örtmeden ülkeye dönmüş ve tutuklanmıştı oysa. Şimdi kuyu tipi bir cezaevinin hücresinden “iyi olduğu” haberini veriyor, adliye odasında yaptığı son “şaka”yı teyit ediyor. Yani istemediği halde zorla görüştürüldüğü Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzüne “Madem geldiniz, milyonlarca gencin bir ricası var; lütfen CHP’yi salın” demesini… Bu Kılıçdaroğlu ekibinin “inkâr” tutumuna yönelik net bir müdahale. Konuşmaya devam ediyor Deniz Göktaş!
İmamoğlu yargılamalarında dile geldiği üzere “5 metrekarelik avlusunu 13 metre duvarın çevrelediği, temmuzda bile güneşin zemine düşmediği” bir yerde ve zerre pişmanlık duymadan, polisin kelepçeli prodüksiyonunu anlatıyor. Atanmış Kılıçdaroğlu’nun aksine “gönüllü” olarak görüştüğü CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’e, “Önden çekimlerde hep gülümsedim. Gülümseyen görüntümü vermemek için arkadan çekilmişi vermişler” diyor. Bir komedyenin verebileceği en örtüsüz karşılıklar, en net tutumlar bunlar. Sahnede söylediğini havaalanında ya da adliye koridorlarında da geri almamak ve cezaevi hücresine atıldıktan sonra dahi ziyaretçilerine yaşadıklarını gülerek anlatmak.
Levent Cantek’in Birikim Güncel yazısı işte tam bunlar olurken yayınlandı ve bu yazıya eleştiriler yükselirken Evrensel gazetesi de “Güldürü, çelişkileri gösteriyorsa mizahtır” başlıklı röportajına yer verdi. Elbette bu yazının konusu Göktaş’ın tutuklanmasının bağlamı değil; onu yazmıştık. Şimdi Levent Cantek’in yazısı ve röportajı üzerinden bu tutuklamanın nasıl anlaşıldığı/anlatıldığı meselesine değinelim. Çünkü bir baskıyı anlatırken kurduğunuz cümlenin dilbilgisi, çoğu zaman baskı hakkındaki asıl hükmünüz olabilir. Nasıl mı? Bakalım.
FAİLİ GRAMERLE BUHARLAŞTIRMAK
Önce hakkını teslim edelim, Cantek’in mizah kuramı sağlam. Söyleşide mizahı gülmeden özenle ayırıyor: “Her komik şey mizah değildir; mizah, çelişkiyi görünür kılan, güldürürken dünyayı yeniden çerçeveleyen bir anlatımdır.” Buradan mizahın “ontolojik olarak politik” olduğu sonucuna varıyor. Bu iki metnin en keskin cümlesini de orada kuruyor: “Nasreddin Hoca, Timur’u hoş görmese bir şey olmaz; Timur hoş görmezse hocanın sonu ölümdür.” Tehlikenin tek yönlü olduğunun, yukarıdan aşağı aktığının en net ifadelerinden biri! Mizahı bir muhalefet biçimi olarak tanımlayan birinin net tespiti.
Hal böyleyse, sorun nerede peki? Aynı kalem mizahın “başına geleni” anlatmaya başlayınca ortaya çıkıyor. Mizaha dair kuramı “özneli” ve “failli”yken, birden faili buharlaştıran bir dil çıkıyor karşımıza. Deniz Göktaş popülerleşince “baskının konusu” olmuştur, baskı, “birinin ona uyguladığı bir edim” değil, neredeyse kalabalıklaşınca edindiği bir sıfattır! Cantek’e göre böyle bir mizah “mutlaka tepki görür”, “otorite huzursuzlanır”, daha yoğun denetimle “karşılaşır”. Bu fiillere dikkat edelim, çünkü yazının siyaseti orada gizli. “Mutlaka” sözcüğüyle bir doğa yasası gibi kesinlik atfedilerek, olan biten her şeyi “mutlak, değişmez bir yazgı” gibi ele alıyor. “Karşılaşır”, kötü havayla karşılaşır gibi, meteorolojinin grameri!
Daha önemlisi: İki metinde devletin adına en çok yaklaşılan yer, “otorite huzursuzlanır” ifadesi oluyor. Hissi olan bir kurum olarak “otorite”nin duygu dünyasından söz ediyor, eylemi olan bir fail değilmiş gibi. Oysa açık seçik bir eylem var. İktidar sözcüleri var, iktidar medyası var, 185 dilekçelik ihbar mekanizması var, polis var, savcı var, hâkim var, cezaevi var hem de en kötüsünden “kuyu tipi”. Görünürdeki gerekçe olan “dini değerleri aşağılama” tutuklamaya yetmediği için mecburen eklenen bir “cumhurbaşkanına hakaret” maddesi var. Ne kaçma şüphesi, ne delilleri karartma ihtimali olduğu halde usulsüz verilen “tutuklama” kararı var. Cantek’in dilinde bunların hiçbiri “bir öznenin fiilleri” olarak karşılık bulmuyor, “huzursuzlanan” bir otoriteye odaklanıyor.
Evet bu bir tercihtir. Daha 2013’te, “bir mecra ne kadar geniş kitleye seslenirse o kadar basitleştiğini, norm dışına çıkamaz hâle geldiğini” savunmuştu, yani kitleselleşmenin kısırlaştırdığı fikri yeni değil onun için. Bugün de uyumlu biçimde popülerleşmeyi, tehlikenin kaynağı olarak imliyor. Baskı altında “şifreyle” konuşmayı zekânın işareti sayıyor, aynı şifreyi bilenlerin gülüp bilmeyenlerin yalnızca bir espri dinlediğini sanacağını söylüyor. Haksız da sayılmaz pek çok örnekte. Levent Cantek, “sarayla mahalle kahvesinde aynı mizah yapılamazdı” diyerek yerine göre konuşma vurgusu yapsa da, kendisi Birikim ya da Evrensel gibi “otorite hakimiyetinin çok uzağında” konumlanan mecralarda da temkinli dilini, edilgen gramerini koruyor.
Evet karşımızda sadece iki ayrı tavır değil, iki ayrı dilbilgisi var. Cantek’inki bir söyleme biçimidir: Edilgen çatı, huzursuzlanan otorite. Göktaş’ınki bir eyleme biçimidir: Lafı dolandırmamak, metni değiştirmemek, şifrelememek ve sonra da bir “tavır” olarak kaçmamak. Yurt dışından dönüp kendini teslim etmek. Evet “teslim olmak” değil, “teslim etmek”. Mecburiyet yoktur bu eylemde, karar ve irade vardır. Levent Cantek faili cümleden düşürürken; Deniz Göktaş faili sahneye çağırır bu tutumla, görünür kılar. Görüyor, izliyoruz işte!
“Huzursuzlanan” bir muğlaklık değil, bir komedyeni şakalarından ötürü tutuklayan baskıcı bir iktidar eylemi vardır. İktidarın bir ruh hali değil, bir özne olduğunu belirginleştirmiştir Deniz Göktaş’ın eylemi. Bu yenilgi tespitine varmadan hemen önce “…içinde bulunduğumuz zamanın ruhu, yalnızca siyaseti değil, mizahın dolaşımını ve sınırlarını da belirliyor. Deniz’in hikâyesi biraz da bunun hikâyesi” diyen Cantek’i yalanlayan yerdir aslında.
İronik olan, bu tespitin Deniz Göktaş’ın mizahının dolaşımı sınırlanamamış aksine artmış, sınırları çizilememiş aksine genişlemiş bir tarihsel anda söylenmesidir. Herhangi bir andaki “mizah tarihi” yorumu içinde açıklayıcı olabilecek genelleştirmeler, somut olarak bir komedyenin tutuklandığı gün yazılınca yeni anlamlar kazanır. Birikim yazarı Levent Cantek birikimine sahip birinin, “şifreyle konuşmayı zekâ göstergesi sayan” birinin bunu bilmeme ihtimali yoktur. Üstelik “şifreyi bilenler” olarak bizim buradaki asıl tutumu anlamamızdan daha doğal ne olabilir?
BEN DEDİYDİM! SÖZ DİNLEMEYENİN HALİ BUDUR!
Levent Cantek’in en insani görünen ama aynı zamanda en tehlikeli olan cümlesine gelelim: “Mizahçıların da ailesi, geçim derdi, korkuları olduğunu kolay unutuyoruz.” Bu da doğru bir cümle, kimse risk almak, kahramanlık yapmak, birilerinin yerine kendini öne atmak zorunda değildir. Bekleyemeyiz kimseden. Çoğu zaman doğru da değildir bu. Ancak “çok haklı” görünen bu cümle de, bir komedyen susmayı reddettiği, açık açık konuştuğu ve geri adım atmadığı için bedel ödediği anda söylendiğinde aynı mekanizma işler. Anlam değişir, amaç kendini açık eder. Tam bu meseleleri ustaca ele alan Hacıvat Karagöz Neden Öldürüldü filminin finalinde “Ben dediydim”, “Söz dinlemeyenin hali budur” diyen halk temsillerinin yanına ışınlar birden mizah tarihçisini! Yenilgiden emin olduğu anda cesareti sessizce basiretsizliğe, temkinli olmayı norma dönüştüren bir noktadır burası. Kendi gösterisinde “stand-up’çıların Reis’ten korktuğu ama Allah’tan korkmadığı” şakası yapan hukukçu stand-up’çı Ali Congun gibi mesela. Reis’ten korkmayan biri çıkınca da, önce şakanın iyi ve güzelliğine şerh koyup, sonra havalimanında gözaltına alınma biçimini “makul”, ters kelepçeyi “haksız” bulan yaklaşımda görürüz Congun’u. Levent Cantek’in sözünü ettiği korku ağır basmıştır muhtemelen.
Ezcümle, Reis’ten korkmamış birine iktidar tarafından göstere göstere bedel ödetilirken, sözü doğru kurmak elzemdir. “Sonu baştan belliydi”nin yargısı yaymanın, “korku normu”nu yeniden inşa etmenin, yenilgi söylemiyle aslında canlı bir mücadelenin sürmekte olduğunu gizleme çabasının anlamı yoktur. İnsanlar tepkilidir, avukatlar itiraz ediyordur, eylemler yapılmaktadır, tutukluluğun ölçüsü tartışılmaktadır. Başlangıçta isnat edilen suçun dahi yatarı yoktur, eklenen yeni suçlamalarla bile ortada tedbir amaçlı tutuklamaya gerekçe olabilecek bir şey yoktur!
Bu tartışma ve itiraz iklimi içinde yenilgiyi “baştan” ilan etmek, zamanının ruhundan ve mizahın sınırlarından söz etmek, mücadelenin ortasında “sonuç hükmü” bildirmek, en hafif ifadeyle, bir mizah tarihçisinin yapacağı iş değildir. Kavgadan çekilmeyi öğütlemenin, hatta hiç kavgaya girmemeyi salık vermenin kibar bir ifadesi bile değildir çünkü.
Abdülhak Hamit Tarhan, Eşber oyununu neden yazdığını anlatırken itiraf eder: “Bu bir fıtrat meselesidir ve benim fıtratımda müstebit ve mütegallibelere karşı daimî bir kindarlık vardır. Bütün cihangirleri zalimler ve zorbalardan addettiğim için İskender’e de o nazarla bakmış ve onun, cihangir azametiyle eğlenmek istemiştim. Bu benim hayat felsefemdir.” II. Abdülhamid’in 1878’de Kanun-i Esasi’yi askıya alıp meclisi feshetmesiyle başlayan İstibdat Dönemi’nin ilk yıllarında yazılmıştır bu eser. Meşhur “Galip sayılır bu yolda mağlup” lafını bu eserde eder Abdülhak Hamit Tarhan. Mağlubu teselli cümlesi değildir bu; istibdat koşullarında coğrafya biraz kaydırılmış olsa da, sözün hedefi bellidir.
Ölü Deniz gösterisiyle ilgili olarak şakanın bitmediğini, sahnenin dışında yeni bir sahne kurulduğunu yazmıştık. Bu sahnede oyun akarken, yani mücadelenin sürdüğü bir anda Deniz Göktaş’a “mağlup” diyemediğimiz için, “galiptir” demek de yakışık almaz. Ancak sahneden hayata yayılan direnişinin eksenine ve “huzursuzlanan otorite”nin adımlarına bakıp, gönül rahatlığıyla cümleyi tersine, hedefi otoriteye çevirebiliriz: Mağluptur bu yolda galip!
İnsanlığın da mizahın da tarihi uzun; “yenilgi” hükmüyle konuşsa bile en iyi Levent Cantek bilir bunu. Hadi bir tersine çevirme daha yapalım. Huzursuzlanan ve mizahın özgürleştirici gücüne karşı eyleme geçen tüm otoriteler için Beckett’ten gelsin:
“Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.”


