Şirretin biri ya da işte bunlar hep tiyatro
MUSTAFA KARA
21 Nisan akşamı o tek bir öfkeli seyirci oyunu bölmemiş olsaydı, ne “ticari kaygılarla izleyiciye saygısızlık yapıldığı” kabul edilecekti, ne düzgün koltuklar ertesi gün yerlerine konulacaktı, ne de şimdi meseleyi “bencil bireyler” ya da “değişen izleyici tutumu” üzerinden açıklayan o güzide görüşlere maruz kalacaktık. Nereden mi biliyoruz? Aynı oyunun prömiyerinde benzer tepkiler yaşandı ve bir şey olmadı. 21 Nisan akşamı da bir hafta önce, bir ay önce, bir yıl önce nasıl olduysa öyle, aynı tas aynı hamam, şov devam edecekti. Sadece bu noktadan bakınca bile, yanlış giden bir akışı durdurması ve bir meseleyi görünür kılması bakımından izleyicinin tavrı olumludur.
Bakın bu, bizim o bireyle “benzer” olup olmamamızla hiç ilgili değil. Politik bir hedefi olması da gerekmiyor. O tutumu doğuran şey, kapitalizmin yarattığı “ayrıcalıklı ben” algısı da olabilir, tüccar yapımcı zihniyetinin kışkırttığı tatminsizlik de. Özü değişmez. Sosyal karşılığı olan meseleleri zaten tek tek bireylerin duygu hâlleriyle açıklayamazsınız. “Duayen” sıfatıyla anılan Müjdat Gezen tuluat geleneğinin gücüyle krizi oyunun devamından yana döndürebilseydi de zaten bunların hiçbirini şimdi konuşmayacaktık.
Böyle olmadı. Tepki veren izleyiciyle muhatap olan Müjdat Gezen krizi yatıştırmak bir tarafa, büyüttü.
Ve ihale, “akışkan modernitenin ben merkezci, sınır tanımaz bireyi” olarak “kolektif sessizliği” ve “tiyatrocularla izleyiciler arasındaki kadim sözleşmeyi” bozan izleyiciye kaldı. Yapım şirketlerini ticarileşmekle suçlayanlar izleyiciyi “tüketici” konumuna soktu; izleyiciyi haklı bulanlar dahi bu bağlamdan konuşmaya başladı. Seçkin isimlerden “tiyatro izleme adabına dair” söylevleri de gecikmedi. Hem nalına hem mıhına vuran tepkilerle “vasati” bir yol arandı. Bu laf kalabalığı arasında orta yolu buluruz, hiç değilse bulmuş gibi yaparız sanıldı.
Olmadı. Olmuyor. Dikiş tutmuyor.
Çoktandır zaten görünür olan çıbanın başı Satıcının Ölümü tartışmasıyla patlamıştı; şimdi Gırgıriye kriziyle devam ediyoruz. Sırada ne var acaba? Bu kez ne olacak da, nerede ne patlayacak da umulmadık yerlerden umulmadık çıkışlar göreceğiz? Bambaşka yerde durması beklenen mecralarda “sermaye hisli” yazılar okuyacağız? Sanki tiyatro ekosistemi diye “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” varmış gibi asıl meselenin yanına bile yaklaşmayan analizlere bu sefer hangi vaka vesile olacak?
Lafı uzatmaya gerek yok, “Tiyatro nerede izlenir, nasıl izlenir?” temalı kıymeti kendinden menkul söylevlerin tiyatronun kadim tarihi karşısında hiçbir hükmü yok. Çünkü sanıldığı gibi öyle kadim bir sözleşme falan yok. Antik Yunan’da tiyatro adabı bir başkaydı, Shakespeare’in Globe’unda bambaşka. Asya’nın geleneksel tiyatrosu zaten ayrı dünya. Bizim geleneksel tiyatromuz apayrı. Gün ışığında oynanan oyunla gaz lambası ışığında oynanan oyun benzemezdi ki, elektriğin keşfi sonrası gelişen sahne/salon aydınlatması benzesin. Bugün İtalyan sahne diye benimsediğimiz “çerçeveli, perdeli, tek yönden bakılan kutu sahne”nin fikri bile 400 senelik. Geçenlerde Athena heykeli bulunan Laodikya Batı Tiyatrosu 2200 yıl öncesinden bakıyor bize; orada koroyla konuşan, ağlayan, gülen, alkışlayan, tepki veren bir izleyici vardı mesela. (Üstelik 15 bin kişiydiler, hiçbir elektrikli aksamı da yoktu. Mimari vardı, mühendislik vardı, bilim vardı ama, o ayrı.) Mekana özgü tiyatroya, sahnesiz oyunlara, kara kutulara hiç gelmedik bile. Bir kongre merkezindeki aksaklığa bakıp “tiyatro, tiyatro salonunda izlenir, o da şöyle izlenir”e o kadar kolay geçemezsiniz yani.
“Sessizlik sözleşmesi” derken kastedilen şeyin tarihi de şunun şurasında en fazla 150 sene olsun, yoktur bile. Bilen anlatsın. 1 penilik bilet alan groundling’ler ayakta gezinmez miydi Globe’da, sahnenin önünde yiyip içmez miydi? Beğenmedikleri oyuncuya bağırmak, beğendiklerini alkışlamak, hatta ara sıra sahneye bir şeyler fırlatmak olağan değil miydi? Her dönemin mekânı, ekonomik ilişkileri, izleyici alışkanlıkları başkaydı. Elektrik bulununca seyirci ışıkları ilk kez kapanabildi; bu küçük görünen teknik mucize bile salonu apayrı bir yere taşıdı. Wagner, 1876’da Bayreuth’u açarken locaları kaldırdı, seyirciyi tek hiyerarşili amfide eşitledi, dikkati sahneye kilitledi. Diderot’nun 1758’de hayalini kurduğu “dördüncü duvar”ın pratikte oturması için 19. yüzyılın bitmesi gerekti. Zaten hemen peşine de Bertolt Brecht epik tiyatrosuyla çıkıp tam da o duvarı yıkmaya girişti. Yani “kadim” sanılıp tabulaştırılan protokolün doğmasıyla ilk büyük itirazına maruz kalması arasında 50 sene bile yok. Zaten sanatın meselesi, sanatın tarihsel akışının konuları bunlar. Mesele başka.
Şurası açık sessiz seyirci, modern bireyin “kültürü düzgün tüketme” disiplini olarak doğdu. Kolay da kabul görmedi, uğraşıldı, didinildi, izleyici zorlandı. Yıl olmuş 2026, hala bununla uğraşıyoruz gördüğünüz gibi. Bu disiplin, 150 yıldır da burjuva kültür tüketim protokolünün tiyatrodaki yüzü olarak kendini güçlü biçimde inşa ediyor. Oyunun süresinden salonların niteliğine, bilet satış sistemlerinden kurumların yapısına tümü bu sürecin bir parçası. Antik Yunan’daki gibi ritüelistik bir alan değil, kapitalizm koşullarında girişinde bilet kesilen bir mekan çünkü tiyatro. Kadim olan başka bir şey, kapitalizmin kurduğu, kurmakta olduğu başka.
Elbette bu demek değil ki gürültü yapılsın, ortalıkta dolaşılsın, sahneye domates fırlatılsın! Meselelere böyle dümdüz, bu denli basit bakılır mı yahu! Tam da onu anlatıyoruz işte. Yapmayın bunu! Tarih akar, kültür akar, su gibi yolunu bulur. İnsanlık kültürü ilerler, öğrenerek ilerler. Endişeye de mahal yok hiç; herhangi bir anı, herhangi bir anın iktidarını kutsamaya da.
Meseleye böyle bakınca, yırtılan bir sözleşme yok. Kültür endüstrisi yeni ihtiyaçlarına uygun düzenlemeler yapıyor, kurumsallaşıyor, sermaye yapısını değiştiriyor, her alanda olduğu gibi merkezileştiriyor, yerini sağlamlaştırıyor. Bunu mesela bilet satış sisteminin tüm tiyatro alanında tam hâkimiyet kurmasında görebilirsiniz. Bir iki istisna dışında kendisi online bilet satabilen sahne yok, topluluk yok. Tiyatro yayıncılığını dahi domine edecek bir pozisyona ilerliyorlar; mekân işletmeciliğine, yapımcılığa soyunuyorlar. Haliyle temeldeki bu değişiklikler sanatın formunu, gösterinin içeriğini de biçimliyor, izleyici profilini yeniliyor, değiştiriyor. Ne bir vakayı genelleyip “tiyatro izleyicisinin edebini” odağa alan çıkarımlar yapabilirsiniz, ne de “asıl tiyatro izleyicisi bunlar değil” diye bir kategorileştirme. Mesele yeni; özü anlamadan yüzeydeki köpüğü bile çözemezsiniz!
Bu ahval ve şerait içinde dahi izleyicinin beş dakikalık “atar”ı konuşuluyor, uzun uzun söylevler veriliyor, yılların vasati fikirleri psikolojik ya da sanatsal söylemlerle süsleniyor. Kapitalizm koşullarında tiyatroya yeni biçim verme ihtiyacından doğan kuralları can siperane savunarak ilerici dahi görünülebiliyor. Şov var, gam yok! Satıcının Ölümü tartışmasında “sermayenin, kamu kaynaklarını da kullanarak, tiyatro alanını sınırsız ve kuralsız biçimde domine etme hakkını” süslü cümlelerle savunanlardan, “onu boşver de, cambaza bak” diye adres şaşırtanlardan alışığız buna aslında. Sinemadan zaten biliyoruz; “tiyatronun kurtuluşu endüstrileşmesinde” temalı fikir yazıları da geniş geniş yazılır yakında. Bir iki oyun ihraç da ettik mi, bitti gitti! Evet biliyorum bu bir fikir, bir karşılığı var hayatta. Güçlü, hatta en güçlü yaklaşım bu. Ne yapalım yani, güçlü diye çarka dişli mi olalım?
Sanatınız ne güçlü, generalim! Ama bir kusurcuğu var işte, insansız olmuyor. Tüm bu “show must go on” tablosu içinde bir “şirret” çıkıyor, beş dakikada denklemi alt üst edebiliyor. Çünkü tiyatro insana dair, insanla oluyor. İnsanın da fıtratı bir değişik, sağı solu belli olmuyor! Ne kadar ayar versen de bir yerden patlıyor, kuralı bozuyor, uyumsuz davranıyor, yasayı ihlal ediyor. Haklıyken haksız duruma düşmek dört nala koşuyor!
Tüm bunları yaparken farkında bile olmayabilir üstelik. Tek güdüsü, sahnedeki Müjdat Gezen’in fotoğrafını çekmek olabilir. O denli basit. Tam da bu yüzden izleyicinin izleyici olmaktan çıktığı o “an” tartışmanın odağında. Bağırıp çağırıp dışarı çıksa, muhtemelen bir iki küçük haber ile geçiştirilecekti, kimse de seyirciye dair biriktirdiği bunca olumsuz fikri üzerimize boca edemeyecekti.
Olmadı, “şirret” işte, durmadı. İşte bunlar hep tiyatro.
Ne tuhaf, ne ironik. Shakespeare’in Globe’unda yoksullar bir penilik biletle girip sahnenin önünde gezinirdi; orta sınıf ahşap banklarda, asiller ve zenginler en tepede locadaydı. Groundlings denirdi onlara. Oyuncularla doğrudan etkileşime girme, oyunun temposunu belirleme şansına sahip bu fukaraların sanat zevki ise beğenilmezdi. “Basit zevk sahipleri” diye küçümsenirlerdi. Şimdi en önde, en pahalıya bilet alanlar var. Yine yaranamıyorsun, denklem değişmiyor. Hâlâ zevksiz, bencil ve görgüsüz diyorlar.
Büyük çıkarımlara dönersek: Kapitalizmin tiyatroyu hizaya soktuğu bir sözleşmeyi “tiyatronun varoluşundan gelen özü” sanmak da sevdaya dahil mi? Ya da tiyatroyla izleyici arasında yüzyıllar içinde kurulan ilişkiyi şimdi “tüccar-müşteri”, “satıcı-tüketici” denklemine sıkıştırmak? Farklı fikirler olması çok normal; insanların ideolojik-sanatsal formasyonlarına göre tiyatro sanatına, sahneleme biçimlerine, fiyat politikalarına dair fikirleri olması da. Peki sahiden bu meseleyi bir “tüketici hakları” meselesi olarak tartışmak istediğimize emin miyiz? “Hakkı ihlal edilen tüketici ne yapmalı?” sorusuna verilecek yanıtla kadim tiyatro sanatını konuşabilir miyiz? Dahası istiyor muyuz bunu? “İzleyici haklıydı ama oyunu durdurmamalıydı” dediğinizde, biri çıkıp “İzleyici oyunu durdurmuş olabilir, tiyatrocu her koşulda oyunu sürdürmeliydi” diye Müjdat Gezen’i suçlasa, biraz saçma olmaz mı? Ferhan Şensoy’un geçmişte bununla nasıl güzelce başa çıktığını anlatsa, uzun uzun “tiyatrocuların değişen alışkanlıkları ve sanata saygısızlık olarak oyuncunun oyunu durdurma tutumu” üzerine ahkam kesen yazılar yazılsa, gülmez miyiz?
Evet güleriz. Öyle oluyor zaten şimdi.
Tiyatro piyasasının tam bağrından konuşan, oradan beslenen isimlerle kadim sözleşmelerin bitişini ilan etmek, “terbiyesi bozulmuş izleyici” masalıyla meseleyi gizlemek, “kapitalizmin yarattığı ‘ben’in hezeyanları”ndan söz ederek kapitalizmin bizzat kendi ajandasını maskelemek, sanat alanını tüketici hakları bağlamında konuşmak, yasal sınırlar hatırlatması yapmak çok tuhaf işler değil mi? Son yıllarda tiyatro ekosistemimizde belirgin biçimde değişen etken ne? Kumpanyanın yerini şirketin alması mı? Bilet satışın gişeden ve kumpanyadan çıkıp birkaç elde tekelleşmesi mi? Dizilerden gazını alan oyuncu ve yönetmen tayfasının sahnenin ışıltısını fark etmesi mi? Siyasal iktidarın başarısız kültürel hegemonya arayışının yansımaları mı? Yoksa görgü, adap bilmeyen izleyici mi?
Nacizane tavsiyem, düşünün bunu. Konuşalım da. Gırgıriye vakasında varsa yırtılan bir sözleşme, “tüketici sözleşmesi” olabilir, ki bu benzerleri tarihte tabletlere kazınmış daha kadim bir sözleşmedir, ilgili bilet satış sitelerinde bir yerlerde linki vardır. Bakılır, sonra gidilir tüketici hakem heyetine mesele çözülür. Lafı uzun etmeye, tüketici hakları aktivistlerine “aman yasayı çiğneyip, haklıyken haksız duruma düşmeyin” dedirtmeye gerek yok. Zaten kadim bir tiyatro sözleşmesi varsa bile, bu, tiyatronun olmazsa olmaz iki unsuru, yani tiyatro sanatçıları ile izleyicisi arasındadır. “Şirket” yeni unsur burada, dünkü çocuk sayılır. Şirketleşme galebe çalacak, yeni bir “sözleşme” yapılacaksa izleyicinin imzalamadan önce şartları görmesi, deneyimlemesi lazım. Bilet satış sitelerinin derinlerindeki ticari sözleşmelere verilen online onaylarla olmaz o iş.
Eğer öncelikli kaygınız ticaret hürriyeti ve hür teşebbüsü savunmaksa anlarız, hakkınızdır. Kaygısı o olmayanlara konuşuyoruz biz. Her insanın doğuştan gelen ve kayıt altına alınmış bir hakkından, kültür ve sanat eserlerine özgürce erişim hakkından bakıyoruz. Kurulu düzenin bu hakkı gözetmediğini biliyor, son yıllarda planlı ve güçlü biçimde yaşanan sermaye merkezli değişimlerin de zaten sorunlu olan düzeni daha da kötüye götürdüğünü görüyoruz. Mesele bu. Ayrıca sermayenin doğasının rakiplerini ezmeye, yok etmeye koşullu olmasından hareketle turpun büyüğünün yaklaşmakta olduğunu da öngörebiliyoruz. İstanbul’daki bağımsız sahnelerin hepsinin koltuk kapasitesini toplasan, malum kongre merkezi kadar etmez. Asıl rakip başka. Sandığınız kadar uzak olmayan bir gelecekte, ki bence başladı çoktan, sermayenin eli ödenekli tiyatrolara, ödenekli kurumların mekanlarına ve bütçelerine uzanacak. O gün geldiğinde yine “kısıtlı görüş” açısıyla bakıp, günah keçisi olarak şu an bu sistemi eleştirenleri görmezsiniz inşallah. O kadar uzun boylu değil çünkü, yemezler.
Son olarak, yüksek müsaadenizle, daha sadece nüvelerini deneyimlediğimiz bu olumsuz gidişe karşı biraz gürültü de yapabiliriz. Hayatın doğal akışına uygun olarak bize kalmadan “şirret”in biri daha çıkarsa, o da sizin meseleniz, bizlik bir şey yok.
İşte bunlar hep tiyatro!
*Gırgıriye vakasının ardından izleyici adabını odağına alan pek çok yazı ve haber yayınlandı, farklı platformlarda görüşler dile getirildi. İlgili okur için öne çıkan birkaç örnek şöyle sıralanabilir:
Olkan Özyurt – “‘Gırgıriye’de yırtılan o kadim sözleşme” (Evrensel)
Gözde Sula – “Mesele tek bir koltuk değil: Sorunlu ‘ben’ Gırgıriye’de patladı” (Odatv)

