Şuan Okunan
Şeylerin Şekli: Yontan da sensin, yontulan da!

Şeylerin Şekli: Yontan da sensin, yontulan da!

MUSTAFA KARA

Bir sınır ihlali ile açılıyor Şeylerin Şekli. Bir müzenin sergi salonunda “şeyinin şekli” özgün forma çok benzediği için edep yerleri kapatılmış bir heykelin tam önünde. Sınırı bile isteye aşan aykırı bir güzel sanatlar öğrencisi. Karşısındaki ise müzede yarı zamanlı güvenlik görevlisi olarak çalışan bir başka öğrenci. Sınırın yanlışlıkla değil, bilinçli olarak aşılmasıyla ilk anlamını yüklenen imge, oyun süresince yeni anlamlar kazanarak soruları derinleştiriyor.

Neil LaBute’un yazdığı Şeylerin Şekli, aşk, sanat, ilişkiler, etik ve manipülasyon temaları üzerine ilerleyen çarpıcı bir oyun. İnsanın arzularının hem sanatta, hem ilişkilerde nereye kadar uzanabileceğini sorgularken, etik ile estetik arasındaki gerilimli bağı ele alıyor. Adı muhtemelen Havva çağrışımı yapacak biçimde tercih edilen Evelyn ile ilk erkek Âdem’in adını taşıyan Adam, “cennette yaşandığı varsayılan ilk manipülasyon ve sınır ihlali”nden bugüne gelmiş “çizgiyi aşma” tartışmasının odağındalar.

Anlatılan, özünde hepimizin yaşadığı, yaşamakta olduğu dönüşüm hikâyelerinden farklı değil. Bir taşra üniversitesinin çekingen delikanlısı ile büyük kentten gelmiş aktivist güzel sanatlar öğrencisinin biraz daha görünür kıldığı bir çatışma hâlinden söz ediyoruz. Değişime zorlayan bir gönül ilişkisi, kendini yeniden var eden sevgilisiyle yeni yollarda yürüyen genç bir erkek. Bir heykel yaratır gibi yaşanan yontulma sürecinin sancıları, çevreye etkileri vesaire. Verilen kilolar, değişen saç kesimleri, yeni tarzda kıyafetler, artık görüşülmeyen eski arkadaşlar…

Peki mesele narsist, bencil ya da manipülatif bir sevgilinin hırsları gibi basit bir noktadan ele alınabilir mi? Her insan değişir elbette, her ilişki değiştirir.

Peki sınır nerede? Çizgi nereye çekilir?

Manipülasyonlarla sevgilisine yeniden biçim veren genç kadını suçlayarak, canavar ilan ederek çıkabilir miyiz işin içinden? Enes Danış ve Süleyman Kara’nın yönettiği Şeylerin Şekli, bu kolay okumanın ötesine geçen bir reji vadediyor. Oyunun metnindeki sürprizli finali anlayan ve soru işaretlerini adım adım oraya taşıyan bir noktada duruyorlar. 90 dakikalık oyunun ilk anındaki çizgiyi aşma tartışması oyunun akışı içinde derinleşerek, finalde yeniden anlamını buluyor.

Yaratılmış bir sanat eserine yapılan manipülatif müdahaleyi yok etmek üzere yeni bir müdahalede bulunma” hali… Şeyinin şekli beğenilmeyip alçıyla kapatılan heykele sprey boyalarla yeni bir şey şekli çizen aktivist güzel sanatlar öğrencisinin yaptığı eylem için “Sanatın sınırlarını aşıyor” diyebilir miyiz sahiden? Yaratıcı burada kim; heykeli ilk yapan mı, alçıyla şeyin şeklini bozan mı, sprey boyayla üzerine şey şekli çizen mi? Hangisi? Peki sınırı çizen kim? Mesela müze yönetimine yaratıcılığı bir noktada dondurmak üzere bir çizgi çekme hakkını kim verdi?

Evet, sadece insanı konuşmuyoruz. Sanatın sınırlarını da konuşuyoruz. Sanat da zaten insanın sınırlarıyla ilgili bir “faaliyet” değil miydi? Zihnimizin sınırlarını gelişmemiş bir taşra kentinin insan ilişkileri içine hapsetmek mi, heykelin şeyine yapılan biçimsel müdahalelerde aranan anlamı ilişkilere de tahvil ederek yeni bir yaratıcılığın peşine düşmek mi? Hangisi kutsal olan; aile mi, devlet mi, din mi, gelenekler mi? Derya içre olup deryayı bilmeyen balık gibi içinde boğulduğumuz insan ilişkilerinin toplamı mı; hangisi kutsal?

Sanat, rahatsız edici etkiler bırakmazsa, yeni soru işareti uyandırmazsa ne işe yarar ki? Oyunun finalinde sürprizli biçimde yeniden kurulan çerçeve, sorulara yanıt vermek bir yana yeni tartışmaların fitilini ateşliyor. Etik meseleleri, malzemesi insan olan bir estetik tartışmasının neresine koyacağız mesela?

Yine de oyunun asıl şiddetli sorgulaması bu soruda değil. Mesele sanatın sınırlarından insan ilişkilerinin sınırlarına, oradan yeniden sanatın sınırlarına çekilirken kafası karışan izleyiciyi rahat bir son beklemiyor. Sanatın sınırlarını konuşturmak da bir manipülasyon. Kasaba hayatının tüm kabullenişlerinin dışında kalan aktivist bir güzel sanatlar öğrencisinin etik ve estetik meselelerini kim umursar ki? Sanat, tüm bu etik ve estetik tartışmaları yürütürken dahi sadece kendi kendiyle meşgul olamaz değil mi? En sarsıcı, en aykırı görünen sanatsal hareketin dahi, aslında en basit, en yaygın, en rutin insan davranışı olduğunu fark eden seyirci için bir anda asıl büyük sorular ışıldamaya başlar. Değişime asla zorlanmamış, hatta koşarak ilerleyen, kendisinden açıkça bir şey talep edilmeden dahi koşa koşa sıraya giren insanın güdüleri ile sanatın yaratıcı eylemi arasındaki çatışma belirginleşir. Adam’ın silik bir tipten istenen, arzulanan bir genç adama dönüşmesini içten içe alkışlayarak izleyen seyirci, işler sarpa sarınca Evelyn’i suçlayarak kolayca sıyıramaz kendini. Şeylere şekil verilmiş, bu şekiller gözümüzün içine sokulmuştur bir kere. Alçı da tutmaz!

Şeylerin Şekli oyunu da meseleyi oradan oraya savururken, izleyicisini bir heykel gibi yontuyor, onun şeyine şekil veriyor olmasın? Sanat bu, sağı solu hiç belli olmaz. Sen Adam ile empati kurduğunu, onun değişimiyle mutlu günlere ilerlediğini sanarken, önce manipülasyonlarıyla dehşet yaratan Evelyn’den nefret eder hâlde bulursun kendini, sonra da Evelyn’e dönüştüğünü fark ederek utançtan yerin dibine geçersin. Kendi hayat deneyiminden izleri hatırladıkça hangi tarafa gidemeyeceğini bilemediğin bir yol ağzında öylece kalakalırsın. Eskiye dönemezsin, kırsan kıramazsın, alçıyla kapatamazsın, spreyle yeniden görünür kılamazsın. Şeylerin Şekli hayatının her anını işgal etmiş fallik bir imge olarak dimdik gözünün önündedir.

Bir mezuniyet oyunu fikrinden yola çıkıp, Şeylerin Şekli’ni ilk oyunları olarak sahneye taşıyan Oyun Alanı, tüm bu akış içinde biraz Evelyn’in hikâyesini de andırıyor. Şeylerin Şekli’ni sahnede biçimlerken Evelyn’le kolayca empati kurabilecek bir hikâyenin ortasında olmaları en önemli avantajları. İlişkilere dair tek cümlelik yeni yeni tanımlarla insanı açıkladığını sananların dünyasında klişeye düşmeden yeni sorular doğurmuşlar bu sayede. Evelyn’i canlandıran Burcu Söyler karakterin kendi içinde oynamayı da içeren çok katmanlı yapısını, Adam’ı canlandıran Samet Safa Sökmen de karakterinde görülen değişimi inandırıcı biçimde sahneye taşıyor. Daha doğal, sıkıcı ve yontulmamış hâllerin sahnedeki görüntüsü olan Jenny ve Phillip’te de Ceren Akça ve Burak Cankurtaran’ın başarılı olduğunu söylemek mümkün. Sahnedeki küp, dikdörtgen ya da üçgen prizma gibi geometrik elemanların birleşerek ya da ayrılarak yeni şekillere dönüşmeleri, ışıklı bir çizgiyle çevrelenmiş sahnenin sınırlarını da oyunun parçası hâline getirmeleri oyunun fikrine uygun hareketler olmuş.

Bazen bir sözcüğün köküne inmek insanlığın tarihsel mirası içinde kazı yapmışsın gibi çarpıcı sonuçlar verebiliyor. Heykele ve insana biçim vermek temalı bir oyun üzerine düşünürken, manipülasyon sözcüğünün “elle yoğurmak” anlamına geldiğini keşfetmek mesela. “Manus”tan, yani ellerden geliyor bugün en çok insan ilişkilerini anlamaya çalışırken kullandığımız bu sözcük. Elle biçim vermek, yoğurmak, şekil vermek anlamlarıyla heykeltıraşın yaptığı şeyin ta kendisi. İnsanın insana yaptığının, yapmaya çalıştığının benzeri. Evelyn’in yaptığının suç olup olmadığına oyunu izleyenler karar verir, o işin kolay kısmı. Maharet odur ki; fallik imgelerin gölgesinde yaşarken, yani “şeylerin şekli” bu denli gözümüze sokulmuşken kendi ellerimizle yaptığımız manipülasyonları görebilmekte. Yoğuran da, yoğrulan da sensin işte; bunu gösterme eylemine de sanat diyoruz işte, öyle değil mi?

* Şeylerin Şekli, sezonun son oyunu için 12 Haziran saat 20.30’da İBB Kültür Şişli Habitat Sahne’de olacak. Biletler BiletiniAl‘da.

“Şeylerin Şekli”

Yazan: Neil LaBute

Çeviren: Mehmet Ergen

Yöneten: Enes Danış, Süleyman Kara

Oynayan: Samet Safa Sökmen, Burcu Söyler, Ceren Akça, Burak Cankurtaran

Dekor & Kostüm Tasarımı: İrem Fıçıcıoğlu

Işık Tasarımı: Can Şahman

Afiş Tasarımı: Merve Nur Sökmen

Yönetmen Yardımcıları: Ahmet Demirci, Nagehan Aktaş

Tek perde, 90 dakika


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik