Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk ya da Ö-ö-özgürce Ke-ke-kekele!
Umut frekansı yüzde ikiden yüzde dörde çıkmış. Az gibi görünebilir ama bu çok tehlikeli bir artış.”
MUSTAFA KARA
“Kalplerimiz bağlıdır / Kutlu vatanımıza / Farklılık asla düşmez…” Bu marşla açılıyor sahne. Büyük kardeş marşı kusursuz söylüyor; küçüğü takılıyor, duruyor, yeniden başlıyor, yine takılıyor. Daha ilk anda oyunun bütün meselesi bu iki ses arasındaki farkta kendini hissettiriyor: Biri devletin dilini pürüzsüz akıtan, öteki resmi dilin içinde tökezleyen iki çocuk. Abebıkı’dayız; burası insanların birbiriyle duygusal bağ kurmasını engellemek üzere tasarlanmış, hiçbir çocuğun hiçbir zaman bir anneye sahip olamadığı bir ülke burası. Mantığı, kalbi ve ruhu etkileyebildiğinden kelimelerin de yasaklandığı distopik bir ülke. 18 yaşına gelen herkes devlet eliyle dağıtılıyor, kan bağı olanlarla sadece üç ayda bir “çekirdek aile buluşması”nda görüşebiliyor. Evler arası mesafe uzak, komşuluk da mümkün değil.
Nazlı Ocakcı’nın yazdığı, Melih Salgır’ın yönettiği Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk, Tiyatro Cora’nın ilk yapımı olarak geçtiğimiz Mart ayında prömiyerini yaptı. Ocakcı’nın kurduğu distopyada ilk anda bildik envanter göze çarpıyor: Gözetim, ihbar, tektipleştirme. Yurttaşlar her sabah kamera odasına girip “resmi ağızla yazılmış basmakalıp cümlelerle” konuşmak zorunda. Kuşku varsa komşu için “şüphe butonu”na basmak teşvik ediliyor, şüphede haklı çıkılırsa sonunda ödül dahi var. Yasak sayısı sürekli artıyor ve oyunun bir yerinde “elektriği boşa harcamak” da eklenince toplam 3107’ye ulaşıyor. Müzakere yok, fikir yürütme yok, bir memur butona basıyor ve yepyeni bir yasak doğuyor. Bu kadar basit!
Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’un distopya evrenine kattığı buluşlardan biri duyguların hava durumu gibi anons edilmesi: “Umut frekansı yüzde ikiden yüzde dörde çıkmış. Az gibi görünebilir ama bu çok tehlikeli bir artış.” Ama mesela korkunun yüzde doksan sekizde seyretmesi ise alkışlanacak bir istikrar göstergesi. Duyguların somut verilerle ölçüldüğü bu distopik evrenin bir başka özelliği ise “farklılıklar”a duyulan sonsuz nefret. Öyle ki, farklı olma yasağı doğa olaylarını bile hariç tutmuyor. Abebıkı’da hiçbiri birbirine benzemediği ve birbirinden farklı olduğu için kar taneleri sevilmiyor mesela. Küçük kardeşin ağzından dökülen “Belki güzel göründüğü için yasaktır” cümlesi, yasak ile estetik arasındaki bağlantıyı da kurmuş oluyor: Güzellik farktır, fark suçtur!

BİR TAŞIYICI KOLON OLARAK KEKEMELİK
Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’un asıl cesaretlerinden biri başlığında saklı. Küçük kardeş kekeliyor. Evet, bu bir “konuşma farklılığı”. Devlet bu istenmeyen durumu cezalandırmak için sözde bilimsel bir gerekçe bile üretmiş: “Farklı duyulan sesler nöron bağlantılarını bozuyor, dolayısıyla kekeleyen kişi aykırılığı özendirmekten suçlu sayılabilir.” Oyun metninin yaptığı ise tam tersi, kekemeliği, “konuşmanın kırıldığı yerdeki bir boşluk” olarak tanımlıyor. Kekemeliği, devletin kesintisiz dil akışı, marşlar, kalıp cümleler, ezber kurallarla düzenlediği distopik tasarım içinde aykırı tek alan olarak sahneye çıkarıyor. Rejim susmayı ya da konuşmayı yasayla biçimlendirme gücüne sahip, ancak duraksama karşısında çaresiz. O “boşluk” bir eksiklik değil, bir sığınak olarak kendini var ediyor. İnsana sığınak oluyor.
Tiyatro sahnesinde bir konuşma farklılığına uzun uzun yer vermek bir risk gibi durabilir. Oyun, bir yandan da gündelik hayatta karşılaştığında çoğu insanın ne yapacağını bilemediği bir durumu, sahneye taşıyor ve izleyiciyi bu farklılıkla yüzleştiriyor. Bir güldürü malzemesi çıkarmak için yapılan sevimsiz hareketlerden çok farklı bir tutum bu. Kekeleyen bireyi anlatının tam merkezine koyuyor, oyunun en isabetli gözlemlerini, kar tanesi cümlesi dahil, onun diline yerleştiriyor. Kekeleyen karakter bir direnç noktası kurarken, duraksamayı düzeltilecek bir arıza gibi değil, dinlenecek bir konuşma biçimi olarak oyun boyunca sahnede tutuyor. Sahne gerçek zamanlı olarak kekelemeyi yaşıyor, hissediyor ve hikâyenin bütünü ile bağını kuruyor. Seyirci muhtemelen günlük hayatta yaptığı gibi araya girme, sabırsız davranma ya da cümleyi tamamlama refleksi gösteremiyor. Sahne üzerinden verilen sessiz ama sağlam bir ders bu. Kekemeler Derneği’nin yaratıcı sloganı “Ö-ö-özgürce ke-ke-kekele!”yi anımsatan bir yaklaşım hatta. Konuşma farklılığı olan bir bireyin sözü kesilmeden, cümlesi onun yerine tamamlanmadan, merakla dinlendiği bir tiyatral saha! Distopik ülke Abebıkı’nın yasakladığı şeye bu sahada, defalarca tanık oluyoruz. Hakkını hemen teslim edelim, konuşma farklılığının, basitçe bir temsiliyet nesnesi olmaktan çıkarılıp dramaturjinin taşıyıcı kolonu haline getirilmesi bu meseleye dair büyük ve kalıcı bir katkı.
“HEPİMİZİN KIRILDIĞI YERDE…”
Ritalin ve Nexium, yani iki kız kardeş adlarını ilaçlardan alıyorlar. Biri mide asidini baskılayan, diğeri dikkati hizaya sokan ilaçlar. Abebıkı vatandaşlığının kimyasal formülü gibi adeta: İçini bastır, zihnini sabitle! İki kardeşin distopik dünyaya verdiği yanıt da benzer biçimde oldukça düşündürücü: Özgürlüğün dilini bilmedikleri için, sevgiyi bildikleri tek dille, yani yasa diliyle korumaya çalışıyorlar. Devletin üç bin küsur maddesine karşı kendi “kardeşlik kanun kitabını” yazıyorlar: Birinci kural, birbirini sinirlendirmek ama sonunda yine de sarılmak. Oyun, bu sessiz itirazı da bir çocukluk oyunu olarak bırakmıyor, yetişkinliğin içkili bir gece yarısında yeniden doğmasına izin veriyor. Baskıcı rejim sadece dışarıdaki hayatta değil çünkü, iki kardeşle birlikte masada oturuyor.
Melih Salgır’ın rejisi çocukluk ile yetişkinlik arasında kesmelerle ilerliyor. Bu kurgunun oyunun hem gücü, hem kırılgan tarafı olduğunu söylemek mümkün. Kardeşlik bağının hem kuruluşunu, hem çözülüşünü, hem yeniden kurulma çabasını aynı anda izliyoruz. Kurallarla yüklü bir dünya ve kendi kurallarını koymaya çalışan kardeşler, özellikle ilk yarıda orta yere dağınık bir ülke haritası bırakıyor. Seyirci de bu harita üzerinde yolunu arayan kardeşlere eşlik etmeye çalışıyor.
Sahnede Nazlı Ocakcı ile Selena Demirli yer alıyor ve iki kardeşin yanı sıra kamera odasının anons sesinden mahalle görevlisine, duygu frekanslarını okuyan spikerden devlet memuruna rejimin farklı sesleri de oluyorlar. Asıl ustalık gerektiren ise geçişler: Bir sahnede marş ezberleyen çocuğu, bir sonrakinde içkili bir gece yarısının yorgun yetişkinini oynuyorlar ve bu değişimi kostümle değil, ses ve beden temposuyla kuruyorlar. Selena Demirli, Şairler Mezarlığı’ndaki “henüz doğmamış bir bebek” rolünde de dikkat çekici bir performans sergilemişti. Şimdi de zorlu bir görev üstlenerek kekeleyen kardeşe sahnede can veriyor. Nazlı Mutlu ve Öykü Önal’ın parlak yüzeyli geometrik şekillerden oluşan ve labirenti andıran sahne tasarımı ile Aytuğ Erdil’in geri sayımla, anonslarla bezeli ses tasarımı birbirini bütünleyerek, distopik dünyanın zihindeki inşasını kolaylaştırıyor.
Yeri gelmişken, Tiyatro Cora’nın ilk oyun olarak genç bir yazarın distopik metnini seçmesi takdire şayan. Son dönemlerde genç yazarlara ait yerli distopik metinlerin tiyatro sahnelerinde giderek daha fazla görüldüğünü de not edelim. Nedeni az çok tahmin edilir, oyunun tanıtım cümlesi de buna gönderme gibi: “Çünkü hepimizin kırıldığı yerde bir boşluk vardır.”
Salondan çıkarken soru bir kez daha seyirciye, seyircinin kırıldığı boşluklara yöneliyor. Zaten, başkalarının “arıza” saydığı hallerimiz, çoğu kez elimizde kalan son sığınaklar değil mi? Son söz kekeleyenlerin olsun, onlar konuşsun biz bekleriz: Ö-ö-özgürce Ke-ke-kekele!
Hamiş: Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk’u Nisan sonunda izlemiş, ancak yazma fırsatı bulamamıştım. Aradan geçen üç ayda Kekemeler Derneği ile tanışma, iletişim meseleleri üzerine birlikte kafa yorma fırsatım oldu. Şimdi yaz gelip oyunlar azalınca “Dijitale bakayım, tiyatro ne alemde?” deyip The House Seat aboneliği aldım. Yeni oyun olmasına rağmen orada görünce, bir kez de yeni bilgilerim ışığında izledim oyunu. Böylece üzerine yeniden düşünme şansım oldu, bu yazı da öyle çıktı.
“Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk”
Yazan: Nazlı Ocakcı
Yöneten: Melih Salgır
Yapım: Tiyatro Cora
Yapımcı: Ezgi Özmarasalı, İlayda Açe Karagöz
Yapım Ekibi: Buse Karaşahin
Hareket Tasarımı: Salih Usta
Sahne Tasarımı: Nazlı Mutlu, Öykü Önal
Reji Asistanı: Baran Çolpan
Işık Tasarımı: Eren Uğurhan
Kostüm Tasarımı: Gizem Ulubaş
Ses ve Efekt Tasarımı: Aytuğ Erdil
Afiş Tasarımı: Eselya Karagöz
Fotoğraf: Ayten Çelik
Oyuncular: Nazlı Ocakcı, Selena Demirli

“Kırıldığımız Yerde Bi’ Boşluk”


