Şuan Okunan
İpek Taşdan: Yakup’un cehennemi kurbağalardır!

İpek Taşdan: Yakup’un cehennemi kurbağalardır!

Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri, İpek Taşdan ilk duyduğu andan itibaren ruhuna sızan, orada mayalanan ve zamanla bir var oluşa dönüşen bir anlam taşıyan bir eşik. 13 yıldır oynadığı Çağrılmayan Yakup‘u hayatı boyunca oynamak istiyor. İpek Taşdan, muhabiree.blogspot.com‘dan Pınar Arabacı’yla yaptığı söyleşide, bir kadın oyuncunun “erkek” olarak kodlanmış bir şiirsel özneyi evrensel bir “insanlık haline” dönüştürme sürecini, sahnede taşlarla kurulan sessiz dili ve dijital dünyanın hızına inat “beklemenin” gücünü anlatıyor. “Edip Cansever’in başkaları kurbağalardır. Yakup’un cehennemi kurbağalardır. Kurbağalar nedir? Tek renktirler. Çok ses çıkarırlar ve sürüler halinde yaşarlar” diyor İpek Taşdan ve bu kapsamlı söyleşiyle bir oyuncunun bir metinle yaşlanma arzusundaki o saf meraka kapı aralıyor.

PINAR ARABACI

İpek olarak sen “Çağrılmayan Yakup” şiiriyle ilk ne zaman karşılaştın? İlk okuduğundaki hislerini, fikirlerini bizimle paylaşır mısın?

Benim Çağrılmayan Yakup ile ilk karşılaşmam okuyarak değil dinleyerek oldu. Konservatuarda öğrenciyken üst sınıflardan bir arkadaşımın evine yemeğe gitmiştik. O akşam arkadaşım dedi ki “Haydi ben size bir Çağrılmayan Yakup okuyayım.” O gece Yakup’la ilk karşılaştığımda hiçbir şey anlamadığımı ama bedenimden çok gerçek bir sıcaklık dalgasının yükseldiğini ve dinlerken çok heyecanlandığımı anımsıyorum. Zihnimin anlamadığını sanki ruhum anlamıştı. Kalbim çok hızlı atmaya başlamıştı ve sanki şiirin içinde de gerçekten bir kalp çarpıyor gibi gelmişti bana. Benim kanaatimce tam o anda şiir, Yakup’un kelimeleri, hissi bir bütün olarak benim içimde hareket etmeye başladı. Bu akşamın sonrasında ben şiiri hemen temin edip okudum. Bunlar olurken çok gençtim. Yirmi iki yaşındaydım. Beni çok etkileyen bu ilk karşılaşmadan sonra kendimle kalarak şiiri okuduğumda sanki bir şey benim ruhumu yıkıyor gibi, aklımı temizliyor gibi hissetmiştim. İnsan olmanın temelde ne demek olabileceği ile ilgili kuvvetli duygular ve düşünceler duyumsadım. Ve onu, yani Yakup’u insanlara söyleyen olmak istediğimi fark ettim. Ve bunu hayatım boyunca yapmak istediğimi.

 

Yakup’u oyunlaştırmaya nasıl karar verdin? En başından beri kendin mi oynamak istiyordun?

Bundan bir oyun yapmak istediğimi fark ettiğimde; şiirin öznesi erkek, ismi Yakup olduğu için bir yandan da bunu yapacak olan bir erkek oyuncu olmalı, diye düşünüyordum. Ben de yönetirim, diyordum. Bu şekilde Çağrılmayan Yakup’la istediğim vakti geçirebilir ve onu seyirciye taşıyabilirdim. Hatta bir süre bir oyuncu ile çalıştım da. Ancak o oyuncu devam etmek istemediğini, şiire karşı benim hissettiğim duyguları hissedemediğini; bu nedenle onun şiire yaklaşımının çok stilize kalacağını söyledi. Sonra güzelce vedalaşarak bitirdik o süreci. Fakat benim içimdeki heves artarak devam ediyordu. Çok istiyordum Yakup’la var olmayı. Ben de düşündüm ki neden ben olmayayım? Neden bir kadın olmasın bunu oynayan? Ne önemi var ki kadın yahut erkek olmanın. Çünkü Yakup olmak bir hal aslında. Böylece bir gece karar vermiş oldum oynamaya.

Duende yoktu. Öyle bir fikrim de yoktu henüz. Her şey Yakup için oldu. Ben Çağrılmayan Yakup’u çalışmaya başladıktan sonra, madem bunu oynayacağım o zaman bu tiyatronun bir ismi olmalı. O isim de hemen geliverdi. Konservatuvarda Lorca’nın ‘duende’ kuramını okumuştum ve o kuram da beni çok heyecanlandırmış, çok ilgimi çekmişti.”

Duende Tiyatro vardı ve ilk oyun olarak Çağrılmayan Yakup mu geldi yoksa sen Yakup’u oynamaya karar verip Duende’yi mi kurdun?

Hayır, Duende yoktu. Öyle bir fikrim de yoktu henüz. Her şey Yakup için oldu diyebilirim. Ben Çağrılmayan Yakup’u çalışmaya başladıktan sonra, tamam dedim, madem bunu oynayacağım o zaman bu tiyatronun bir ismi olmalı. O isim de hemen geliverdi. Çünkü konservatuvarda Lorca’nın ‘Ruende’ kuramını okumuştum ve o kuram da beni çok heyecanlandırmış, çok ilgimi çekmişti. Olsa olsa “Duende” olur benim kuracağım bir tiyatronun ismi dedim. Bir şiir uğruna bir tiyatro kurulmuş oldu böylece.

 

Çağrılmayan Yakup’u 13 yıldır oynuyorsun. Bir söyleşide “Bu oyunu oynamak benim için artık, özlediğim gençlik odama geri dönmek gibi” demiştin. Bunu biraz açar mısın, ilk oyundan bu zamana Yakup’ta ve sende ve sendeki Yakup’ta neler değişti?

Öncelikle ben o zaman çok genç ve çok deneyimsiz bir oyuncuydum. Yakup benim için hem çok heyecan verici hem de çok büyük bir sorumluluk duygusu uyandıran bir şeydi. Çok uzun süre sahnede aslında çok da rahat değildim. Burada rahatlık derken kastettiğim şeyi; bir oyuncunun bir oyunun içinde yapacağı yolculuk ve alacağı oyunsu keyif olarak tanımlayabilirim. Onu pek yaşayamıyordum haliyle ve seyirci için de çok yeni bir şey olduğunu hissediyordum bu işin. Çağrılmayan Yakup’u sahneleme biçimimiz de çok alışılagelmiş ya da tiyatro sahnelerinde sık görülen bir üslup değildi o zamanlar. Seyirciyle çok göz göze oynadığım için şöyle kaygılara kapılıyordum: Acaba insanlar şimdi ne olduğunu düşünüyorlar? Ne hissediyor izleyenler? Anlıyorlar mı? Ben aktarabiliyor muyum? Bütün bunların stresini de yaşıyordum. Ama o sorumluluk duygusu her zaman daha baskındı. Ben bunu doğru bir şekilde, hakkını vererek ifade edebiliyor muyum kaygısı. Yıllar içinde değişen bu oldu. Oynadıkça, Yakup’la vakit geçirdikçe bir oyuncu olarak da bir insan olarak da yaşam deneyimim arttıkça bu kaygılar dönüştü; azaldı ve ben daha da keyifle, daha da içine girerek ve derinleşerek oynamanın hazzını yaşamaya başladım. Ben onunla büyüdüm o da şimdi benimle büyüyor diyebilirim sanırım bu oyun için. Çok şey yaşadım bu oyunu oynarken hem sahnede hem de on iki yıldır kendi yaşam yolculuğumda. Düştüm, kalktım. Denedim, yanıldım. İçimdeki Yakup ile yüzleştim, içimdeki kurbağalarla yüzleştim. Şiirin anlamı gitgide daha da temizleniyor, berraklaşıyor diyebilirim benim içimde. Sürekli yeni bir şey fark ediyorum. Sanki bir mekân var ve o hayali mekân her oyunda ben daha da derinleşip metni kavradıkça genişliyor. Başka başka yerlere götürüyor beni. Çağrışımı çok yüksek bir metin. İnsan olmanın kendisiyle, insanlık tarihi ile metnin içindeki bütün çağrışımlarla bende yaşamaya devam ediyor. Çağrılmayan Yakup’u oynadıkça onu anlamaya devam ediyorum ve onunla; onun üzerinden kendimi, insanları, kurbağaları, Yakupları… Bütün bu halleri anlamaya devam ediyorum.

 

Oyunun yapısında, iskeletinde bu on iki yıl içinde değişen bir şeyler oldu mu? Yoksa hep aynı şeyi koruyup onun içinde mi derinleştiniz?

İlk sezondan sonra bir kez daha çalışıldı ve söylediğin anlamda büyük değişimler o zaman oldu oyunda. Ondan sonra o halini koruyup derinleştirdim diyebilirim. Şu an her şey aynı kalsa da hâlâ benim için bir keşif ve yukarıda da söylediğim gibi kendi içinde değişiyor, genişliyor, derinleşiyor. Ama ana yapıda değişen bir şey yok.

 

 

 

Seyirci dramaturjisi dediğimiz şey, üzülerek söylemeliyim ki, biraz müşteri memnuniyetine doğru kayıyor ve tiyatroda çok yanlış bir pedagoji oluşuyor. Çocuğun dikkat süresi yirmi dakika gibi bir yaklaşımla seyirciye yaklaşılabiliyor. Oysa bizim tiyatro sanatçısı olarak ilgileneceğimiz şey bizde azalan neyse, bizim insan olarak gerçek ihtiyacımız neyse ona hizmet edecek, seyirciyi onunla karşılaştıracak şekilde davranmaktır.”

Oyun çok uzun bir bekleme ile başlıyor. Bunu daha en başından Yakup çağrılmayı bekliyor diye mi algılamalıyız, yoksa sen İpek olarak Yakup olmayı mı bekliyorsun? Artık dikkat süresi iyice azalmış günümüz seyircisine sence bu bekleme nasıl geliyor? Bu beklemenin içinde duran seyircide yıllar geçtikçe bir farklılık gördün mü?

Oyunun başındaki bekleme hem Yakup’un çağrılmayı beklemesi hem İpek’in seyirciyi ve oyuna başlamayı beklemesi. Yalnız bu oyunumda değil, bütün oyunlarımda bir oyuncunun oyun oynuyor olma hali ile oradaki gerçekliği kabul ediyor olma hali ile oyundaki karakterin içinde bulunduğu koşullar, duygular, durumlar ve o hikâyenin anlatılmasına sebep olan şeyin özü bir şekilde iç içe geçiyor. Dramaturjiyi öyle kuruyor ve o şekilde sahneliyorum. Dolayısıyla bu bekleme ikisini de içeren bir şey.

Benim gözlemlediğim kadarıyla Çağrılmayan Yakup’la karşılaşan seyirci o beklemede, oyun sonrasındaki söyleşide, söyleşideki sessizlikte bunların hepsinin içinde çok rahat ediyor. Hatta çok özlediği bir şeye kavuşmuş gibi hissediyor benim kanaatimce. Özellikle söyleşilerde sorulabilecek her şey soruluyor, konuşuyoruz ve sonra insanlar gitmiyorlar. Durmak istiyorlar.

Şimdi senin bu sorun üzerine zaman zaman yapıldığını gördüğüm bir şeyin bana çok rahatsızlık verdiğini belirtmek isterim. Seyirci dramaturjisi dediğimiz şey, üzülerek söylemeliyim ki, biraz müşteri memnuniyetine doğru kayıyor ve tiyatroda tırnak içine alarak söylemek isterim çok yanlış bir pedagoji oluşuyor. Çocuğun dikkat süresi yirmi dakika gibi bir yaklaşımla seyirciye yaklaşılabiliyor. Oysa bizim tiyatro sanatçısı olarak ilgileneceğimiz şey dijital dünyanın tüketime teşvik olarak her anlamda insanın aklına, evine, eline, bedenine girdiği yerden davranmak ve onu beslemek değil; tam aksine bizde azalan neyse, bizim insan olarak gerçek ihtiyacımız neyse ona hizmet edecek, seyirciyi onunla karşılaştıracak şekilde davranmaktır. En önemli şey nedir insan için? Anlamak için, fark etmek için ve hayatını yönlendirmek için? Dikkattir. Doğruyu eğriyi birbirinden ayırabilmek için dikkat gerekir insana. Bizim için en kıymetli şey dikkat. Ve tiyatronun burada seyirciyi sıkmadan oyalamaya çalışmak ve ona dışarıda dayatılan sistemin araçlarıyla davranmak yerine aslında gerçek ihtiyaçlarıyla karşılaşabileceği bir dünya yaratması lazım gelir.

O yüzden, Çağrılmayan Yakup’taki beklemeyi hiç buradan düşünmemiştim. Öncelikle bu soruya teşekkür edeceğim ve sonra daha da bekleyeceğim orada ve dediğim gibi seyircinin de hep bu beklemeden, şaşırmaktan, ona alan açılmasından; bir şeyden ne anlayacağını ne hissedeceğini görmesi için zaman tanınmasından aslında memnuniyet duyduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu bekleme ile ilgili de bir eleştiri almadım bugüne dek. Sahne sanatlarından da arkadaşlarım geliyor oyunu izlemeye. Oyunla bağ kuran var, kurmayan var. Ama kimse sıkıldım, bu bekleme bana iyi gelmedi gibi bir şey söylemedi.

 

Yakup’un üçlü bir tekrarı var: “Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup. Bunu kendine üç kere söyledi.” Bu tekrar senin için ne ifade ediyor? Oyunun hareket düzeninde ve akışında bu tekrarın izleri var mı?

Aslında Edip Cansever’in bir röportajında söylediği gibi “Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup” dediği yer onun bir temayı tipleştirmeye çalışması. Yabancılaşma teması. Yakup da bunun görünür hali. Bence üç kere söylemesi ile kastedilen kendine tekrar etmesi, kendine hatırlatması. Bir insan anlamsal olarak bir diğerinde karşılık bulamadığında zihinsel olarak kendi içerisinde tekrarlar oluşur. Bu, en nihayetinde var olmayı hatırlama, var kalma üzerine bir şiir. Dikkat ettiysen üç Yakup var oyunda. O üç Yakup bizim üç lokal ışıkla da ayırdığımız Yakup’lar. Var olma biçimlerinin, var olma arayışının üç farklı hali gibi. Üçlüğü teknik olarak sahnelemenin içine bu şekilde yerleştirmiş olduk. Bu üçlüğü de insanın kendi içinde çoğalması olarak adlandırabilirim. Belki bunu şöyle de tarif edebiliriz: bir; kurbağalara bakıyorum diyen ve oyunun içinde kalan Yakup, iki; bütün bunlara dışarıdan bakan Yakup ve üç; hepsine bakan ve bu ikisinin de dışına bakmaya çalışan Yakup. Hatta Edip Cansever’in başka bir şiiri var. Hani “…çıldırıp yitmemek için iki insan gibi kaldım.” dediği. Burada da aslında üç Yakup var işte Yakup’un kendi içinde. Kendim için de şöyle düşünüyorum: İnsanın kişisel tarihinin ötesinde bir insanlık bilinciyle düşünebilmesini, kendine de bir insan olarak uzaktan ve dışarıdan bakabilmesini çok kıymetli bulmaya başladığım yaşlara geldim. Tarifi de uygulaması da zor bir şey. Fakat bunun üzerine sıklıkla düşünür oldum. Mesela ben İpek olarak otuz sekiz yaşında bir kadın oyuncuyum. Bu kadar. Ama izlediğim bir sürü kurmaca var, okuduklarım var, gördüğüm diğer insanlar var, dinlediğim hikâyeler var. Bütün bunlar insana insanlıkla ilgili bir bilinç havuzu oluşturuyor ve ben kendi maceramın içinde artık kendime de “Böyle dedi İpek, ama neden böyle dedi İpek?” diye sorarken buluyorum. Mesela bir oluş veya fikir hakkında düşünürken ya da bir şey hissederken soruyorum kendime. Bunun hakkında böyle düşünmek tek seçeneğim mi? Toparlamam gerekirse benim için o tekrarların bana en çok ifade ettiği şey bu. Yakup’un içinde Yakup’u seyreden bilinç. Benim de üçlemem var sahnede: Oyuncu İpek, hikâye anlatıcısı İpek ve Yakup olan İpek. Oyunu oynarken her zaman seyirciyle oyuncu ve bir hikâye anlatıcısı olmanın açıklığı ile ilişki kurmayı seviyorum ve Yakup’taki o tekrarlar; dedi Yakup diyerek çekilip kendine bakması aslında biraz oyuncunun da kenara çekilip bir bilinçle kendi yaptığını seyrediyor olması bu oyunun içinde bana çok özel geliyor.

Bir gün ben Yakup provasına giderken bu elbiseyi bir kostümcüde tesadüfen gördüm ve dedim ki işte kurbağalar! İşte benim oynadığım Yakup’un kıyafeti! Yaptırsam bu çıkar mıydı emin değilim. Öyle bir elbise ki bir dönemi, bir şeyleri çağrıştırıyor ama tam da değil. Tuhaf bir elbise ve benim de tam olarak o tuhaflığa ihtiyacım vardı.”

Oyunun kostümü olarak koyu yeşil, tafta bir elbise kullanıyorsun. Bu kimin seçimiydi? İlk günden beri bu elbiseyle mi oynadın yoksa daha önce farklı kostümler de denedin mi?

Yakup’un ilk sezonunda giydiğim bol bir kumaş pantolon vardı. Toprak tonlarındaydı. Bir de ondan biraz daha açık renkli bir gömlek giyiyordum. Ancak o kostüm bence hiçbir zaman benim hissettiğim, oynadığım Yakup değildi. İçime sinmemişti. Biraz cinsiyetsiz görünmesi için denediğimiz bir şeydi. Bu nedenle kafamın içinde hep devam eden bir arayış vardı kostüm için. Sonra bir gün ben Yakup provasına giderken bu elbiseyi bir kostümcüde tesadüfen gördüm ve dedim ki işte kurbağalar! İşte benim oynadığım Yakup’un kıyafeti! Sahiden yaptırsam bu çıkar mıydı emin değilim. Öyle bir elbise ki bir dönemi, bir şeyleri çağrıştırıyor ama tam da değil. İzleyenler bilir tuhaf bir elbise ve benim de tam olarak o tuhaflığa ihtiyacım vardı. O da beni bulduğu için çok memnunum.

 

Yakup’u sahneye taşımaya karar verdikten sonraki süreçten biraz bahseder misin? Bedenle sözcükleri canlandırırken, anlatıda fiziksel olanı bulup kullanmakla ilgili seçimlerin nasıl oluyor? O kelimeyi, anı ya da cümleyi bedeninde nasıl arıyor, buluyor ve şekillendiriyorsun? Yalnızca Yakup özelinde de değil; senin edebi bir metni tek kişilik bir performansa dönüştürme sürecini merak ediyorum. Yıllar içinde oturan bir rutinin, bir yol haritan var mı yoksa her metin kendi içinde farklı ihtiyaçlara göre mi şekilleniyor?

Yakup özelinde anlatmam gerekirse; oyunu çalışmaya başladığımda bir buçuk ay kadar şiiri hiç söylemedim. Her şeyden önce araştırmaya başladığımız şey şiirdeki mekânlar, sesler, atmosferler, hayvanlar, gece mi gündüz mü; zaman nasıl akıyor oldu. Bunları bulduktan sonra durumları, duygu durumları, fiziksel ve psikolojik koşulları tespit ettik. Bütün bunlardan sonra da günler süren doğaçlamalar geldi. Orada ne oluyor? Orada var olan şeyler bana neler düşündürüyor? Kim bu Yakup? Ne yer, ne içer? Nasıl dua eder? Bir sürü egzersiz yapıldı. Var oluşu hatırlamak ve unutmak üzerine yoğun egzersizler, araştırmalar yaptık. Çağrılmak, birinin seni isminle çağırması ve ona dönmek gibi yönelimleri çalıştık. Çağrılmayı beklemek, çağrılmamak, kurbağalara bakmak ne demek?… O kadar çok ve çeşitli egzersiz denedik ki. Bir saat kadar süren doğaçlamalarımız oluyordu.

Elimdeki bütün malzemeyle sahnede kesintisiz doğaçlıyordum ve hiç söz olmadan yapıyordum bunu. Bütün bu malzemeleri tekrar ede ede, işe yarayanları ve yaramayanları çıkara çıkara sonunda bende seyirlik olarak ne kalacak? Ve o neye dönüşecek? Hep bu soruların peşindeydik. Sonra bu eylemleri sözle birlikte denediğimde neyin neyi davet ettiğini görüp yerine yerleştirmek geldi.

Peki, biz bütün bunları neden yapıyoruz? Ben genel olarak bir oyuna nasıl çalışıyorum? Biraz bunu anlatmayı deneyeyim. Öncelikle bir oyuncunun gerçekten bir şeyle karşılaşması için, gerçek olan bir yaratım anını bedeninde var edebilmesi için karşıdan karşıya geçmeye yarayan o gündelik aklı sessizleştirecek kadar anlamlı ve yorucu bir çalışma yapması gerekiyor. Böylece sahnede beden kendince daha otantik bir dil bulmaya başlıyor. Bir şeyi göstermek yerine bir şeyin gerçekten kendi bedeninde ve kendi var oluşunda biricik bir karşılığını bulmak. Eğer biricik bir karşılığını bulabilirsek bu o kadar güçlü bir titreşim yaratıyor ki bu evrensel bir şeye dönüşüyor ve nihayetinde seyirciyi etkiliyor işte.

Ben tiyatronun, edebiyatın ve şiirin o kendine özgü büyülü dilini gündelik kirden pastan ve alışılmış olandan ayırmaya çalışıyorum sahneye taşırken. Bu alışılmış otomatik davranışlardan bedeni temizleyecek, terbiye edecek çalışmalar yaptığında o zaman o kelimelerin ya da cümlelerin karşılığı senin bedeninden akıp gelmeye başlıyor.

 

Oyunundaki sahnelerin içinde bir izleyici olarak beni çok etkileyen yerler var. Taşlardan bir çember yaparak yürüdüğün ve şiirin de merdivenleri çıktığı zamanı saydığı sahne; ışığın ateşi, güneşi andıran kırmızılığa döndüğü yer ve avukat hanımla seviştiği — Yakup’un kendini bir ahtapot gibi oradan oraya çarptığı yer. Senin oynarken çok etkilendiğin, “Burasını oynamayı çok seviyorum çünkü…” dediğin yerler neler?

Taş merdivenler benim için oyunsal olarak çok güçlü, oyunu seyircinin gözünün önünde kurduğum yer. O on iki taşı seyircinin gözünün önünde o çembere diziyorum; bir zaman oluyor o taşlar, içine girilen bir mekân oluyor; çıkılan taş merdivenler oluyor, onun içinde lunapark kımıldıyor. Sonra Yakup’u onun içinde çekiştirmeye başlıyorlar. Oyunun o merkezinde o kadar çok şey oluyor ki! Taş merdivenler aslında eski İstanbul’a da bir güzelleme gibi. Bir şeylerin böyle çok özenle yaşasın ve bir kimliği olsun diye inşa edildiği zamanları ansıtıyor. Diyor ya Yakup: “Taş merdivenleri ağır ağır çıktım. Bunu ben böyle yaptım. Yanımdan bir sürü adam geçti, kolayca gittiler.” Bu hem bugün mesela İstanbul’a ne yapıldığıyla ilgili hem bu kültüre ne yapıldığıyla ilgili hem insan ilişkilerine ne yapıldığıyla ilgili hem Yakup’un bir yaşamı inşa etmekle ilgili derdi burada düğümleniyor. Taş merdivenleri ağır ağır çıktım ve bunu ben böyle yaptım, derken aslında diyor ki bu taş merdivenleri hem çıktım hem de onları ben yaptım. Bak insanlar ne kadar kolay geçip gidiyorlar ya da bunu ne kadar kolay yapabilirler. İşte burası benim oynamayı ve oyunsu imkânlarını en sevdiğim yer.

Bana duyumsattıklarından da bahsetmek isterim bu sahnenin: Şehrin inşası, bir kültürün inşası, bir kişiliğin inşası. Artık kişilik dediğimiz şey üzerine pek konuşulmuyor. Kişilik sahibi olmak nihayetinde kendine koyduğun engellerle tıpkı o merdivenler gibi yaşamak ya hayatı. Her şeyin mübah olduğu bir yaşam yaşarsan bu bir kişilik inşa etmediğin ve bir yaşamı gerçekten bir kişi olarak yaşamadığın anlamına geliyor. Bu nedenle oyunun bu kısmını her şeyi her seferinde sahnede de yavaş yavaş inşa ettiğim yer olarak tanımlıyorum. Önce taşlar diziliyor, sonra kırmızı ışık geliyor sonra daktilo sesi geliyor. Önce taşların üzerinde bir oyun başlıyor sonra taşların içinde bir alan oluşmaya başlıyor o içeriye birileri gelip Yakup a müdahale ediyorlar.

İkinci en keyifli yer de sevişme sahnesi. O hareket düzenini de bir Candaş Baş harikası olarak tanımlasam hiç yanlış olmaz. Candaş var olan izler üzerinden orayı alıp gerçek aksiyonunu ortaya çıkardı ve o kadar estetik ve efektif bir hareket tasarımı yarattı ki. Yakup o avukatla o odada ne yaşıyorsa; gerçekte yaşadığı şey ve imgeleminde yaşadığı şey arasındaki nüansı da bu hareket düzeni sayesinde görünür kıldık. Çünkü avukatla gerçekte sevişmiyor. Avukat sorular soruyor ona. Zaten Yakup orada hiç işlemediği bir suç için bulunuyor. Ne yaptığını bilmiyor ki. Kafka’nın davası gibi biraz. Şiirde şöyle diyor: “Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi beni.” Neyi kurtarmak istiyor avukat? Yakup’un ne olduğunu bile bilmediği bir ismi kurtarmak istiyor. Ve hayalinde daha güzel bir şey yapıp kadınla sevişmeye başlıyor. Bütün bu alt anlamları kendinde toplayan o sahne de benim için çok kıymetli.

Benim için de Beyoğlu’nun dönüşümü demek, artık içine giremediğim bütün mekânların sızısı demek. Emek Sineması’nda son kez Zamanın Tozu’nu izlediğim an geliyor şu an aklıma. Bu anının mekânının artık olmayışı. Hem de ne uğruna? Yahut doğma büyüme bir Kadıköylü olarak burada yaşanan yıkımlar. Her şeyin nefes alınamaz ve yürünemez bir şekilde bozulduğu yerlerden geçerek bir kent insanı olmayı deneyimliyorum.”

Kent insanı olmanın ağırlığı şiirde de var. Senin kendi gündeliğinde kent ne demek?

Edip Cansever’in yolculuğundan bahsederek cevap vermeye başlamalıyım bu soruya. Edip Cansever tam bir Beyoğlu insanıymış. Düşünsene o nasıl bir dönüşümüne tanıklık etti kendi kentinin? Biz onun gördüğü yıkımlardan çarpık kentleşmeden sonraki yıkımların tanığıyız. Edip Cansever’in yazdıklarından onun bu yıkımı deneyimleme biçiminin de çok yıkıcı olduğunu anlıyoruz. Benim için de Beyoğlu’nun dönüşümü demek, artık içine giremediğim bütün mekânların sızısı demek. Emek Sineması’nda son kez Zamanın Tozu’nu izlediğim an geliyor şu an aklıma. Bu anının mekânının artık olmayışı. Hem de ne uğruna? Yahut doğma büyüme bir Kadıköylü olarak burada yaşanan yıkımlar. Her şeyin nefes alınamaz ve yürünemez bir şekilde bozulduğu yerlerden geçerek bir kent insanı olmayı deneyimliyorum.

Aslında yapılan şeyin de çok akılsızca olduğunu düşünüyorum. Para kazanmak için bile yanlış bir şekillendirme bu. Hâlbuki bir şeyler aslına, kültürüne, tarihine sadık kalarak korunduğunda ileriye dönük daha büyük bir maddi ve manevi yatırıma dönüşecekken yok etme üzerine olan bu ısrardan her İstanbullu gibi ben de yorgunum. Bir şehrin hafızasını, o şehrin gerçekte ne olduğu korumanın önemli olduğunu düşünenlerdenim. Adalara gittiğimde, Beyoğlu’na gittiğimde ya da Kadıköy’de büyüdüğüm sokaklara baktığımda bu sızıyı duyuyorum içimde. Üzgün bir kent insanıyım bu tanıklıktan dolayı. Edip Cansever kendi tanıklığını, bir kentin neye dönüştüğünü daha çok ve detaylı Ben Ruhi Bey Nasılım’da da anlatır. Nasıl insanların öncelikle ekonomik var olma savaşı ile büyük şehre geldiğini ve kültürel yarılmanın o iç içe mecburen geçmenin ama birbirini çok da anlayamamanın çelişkisi her daim meselesi olmuştur.

 

Jean-Paul Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü üzerinden düşünürsek Çağrılmayan Yakup’ta Yakup’un cehennemini, ötekisini nasıl tanımlarsın?

Edip Cansever’in başkaları kurbağalardır. Yakup’un cehennemi kurbağalardır. Kurbağalar nedir? Tek renktirler. Çok ses çıkarırlar ve sürüler halinde yaşarlar. Birlikte olmaktan ve aynı olmaktan güç duyarlar. Başka olan şey onlar için bir merak bir ilgi konusu değil, bir tehdit unsurudur. Çünkü değişmemek üzere yaşarlar. İnsan olmak anlamaktan ve gelişmekten doğan bir sevinçtir ya. Başka ihtimallerle karşılaşmanın sevincidir. Ama kurbağalar için kalabalık olarak, hep aynı şeyi tekrar ederek; düşünmeden, acımadan, sancımadan olduğu yeri korumak ve sadece kalabalık olmaktan güç alarak hayatta kalmak yeterli. O yüzden bu cehennemdir işte ve bu kurbağalar Yakup’un başkalarıdır.

 

Ayrıca Bakınız

Edip Cansever neden “Yakup” adını seçmiş olabilir? Teolojik olarak Yakup ve Yusuf hikâyesini seçmesini sen nasıl okuyorsun? Cansever’in Yakup’u Tanrı’nın bile seslenmediği bir yalnızlıkta duruyor. Senin hayatında da bu Yakup/Yusuf türü kimlik bölünmeleri oluyor mu?

Baba oğul çağrışımından, hikâyenin kuvvetinden etkilendiği için seçmiş olabilir. Yusuf Suresi 12. suredir ve Hazreti Yusuf’un hikâyesini anlatır. Ben de oyunda zamanı ve başka birçok metaforu imgelemek için on iki taş kullanıyorum. Yusuf, Hazreti İbrahim’in oğlu olan Hazreti İshak’ın oğlu olan Hazreti Yakup’un oğlu. Tevrat’ta da, İncil’de de Kur’an’da da bahsi geçer. Tevrat’a göre de İsrailoğulları’nı meydana getiren on iki boydan birinin başıdır. Onu kıskanan abileri tarafından kuyuya atılır. Çünkü babası onu diğer evlatlarından başka bir kuvvetle sever. Bu teolojik anlatıdan etkilenmiştir muhakkak. Aynı zamanda kızından duyduğum şöyle bir anekdot da var. Diyor ki; “Babam bu şiiri yazmadan önce Bodrum’dayken sıklıkla bir balıkçıyı seyrederdi ve o balıkçının adı Yakup’tu. Pek kimseyle konuşmayan, çok kendi halinde bir balıkçı ve babam da sürekli ona bakarak bir şeyler yazardı. Bu şiiri de o dönemde yazdı.” Bu hatırayı düşününce makul geliyor. Kimseyle konuşmayan ve onu kimsenin çağırmadığı bir balıkçı. Adı Yakup. Şiir zaten denizle ilgili imgelerle dolu. Yakup adını seçmesinde bunların hepsinin payı vardır diye düşünüyorum. Benim hayatımda da Yakup’un kendisini Yusuf ile karıştırdığı yerlere benzer durumlar kesinlikle var. İnsanın hayatta hep gitmek isteyen ve kalmak isteyen, umut eden ve korkan, iyiye meyleden ve kötüye meyleden bir yanı var. Aslında bunun cenkini sıklıkla yaşıyoruz. Eminim bu kimse için yabancı bir his değildir. Ve herkesin kendi karakterinde de daha güçlü yanları ya da daha zayıf yanları var kuşkusuz. Benim için de bu galiba duygusal erginlik olarak içimde çok daha yetişkin bir İpek var bir de çok küçük bir çocuk var olarak tanımlanabilir. Ya da bütün bu koşturmanın içinde durup bir dakika ben şimdi hangi İpek’tim? Bu hangisinin açmazıydı. Hangisinin düşüydü, kırgınlığıydı dediğim yerleri var ruhumun. Benim için en kuvvetli anlamı bu olabilir. Üstelik bazen bunlardan biri kalmak istiyor. Var olmak istiyor. Biri de kaçıp bir köşeye saklanmak istiyor. Bu içimizdeki “biz”lerin çatışması sonu gelmeyecek bir durum.

 

Şiirin sonuna doğru Yakup, yiyeceği ekmekten, içeceği sütten, uyku ihtiyacından; yani basit ve gündelik olanın verdiği huzurdan bahsediyor. Senin için ne ifade ediyor bu satırlar? Basit olandan alınan keyfin hayatı anlamlı ve belki katlanılır kıldığı fikrine katılıyor musun?

Çok sevdiğim biri bana bir gün “Gündelik hayat yeterince olağanüstü İpek.” demişti. Şiirin bu kısmı da o cümleyle örtüşüyor sanki. Gökyüzüne kedilere ve köpeklere hayret edebilmek. Bunlar bana büyülü ve mucizevi geliyor. Gökyüzü yeterince olağanüstü. Bir bardak süt içebilmek yeterince olağanüstü. Bir kedinin hareketlerini izlemek olağanüstü. Neden dersen, çünkü bütün bunların hiçbirini biz yapmadık; bunlar hep oradalardı ve yaşamak ve bunlara tanık olmak başlı başına hayret verici bir şey. Yakup’un yaşadığı da öyle bir şey. Bütün o arbedenin içinden geçiyor, sonuçta bir sorguya alınıyor ve şiddete maruz kaldığını anlıyoruz. Sonra oradan çıkıp ilk yaptığı şey bir deniz kenarında durmak. Denize bir taş atmak. Ve yine dünyaya hayret etmek işte. Sonra da eve gitmek, en gündelik şeyleri yaparak o huzuru duymak. Bütün bu yorgunlukların ardından bir bardak süt içip uyumak istiyor yalnızca.

 

Oyunda taşlar çok güçlü bir sembol olarak var. Bazen onların üstüne yatıyor, bazen eteklerine dolduruyorsun. Bu taşlarla kurduğun fiziksel ve duygusal ilişki senin için neyi temsil ediyor? Taşlar Yakup’un yükü mü, hafızası mı, yoksa bedensel bir dua biçimi mi?

İlk provalara giderken bir anda içimden gelmişti ve cebime çakıl taşları doldurarak gitmiştim çalışmaya. Çağrılmayan Yakup’u düşünürken de hep bir ceket vardı gözümün önünde. Sonra bir anda sanki o ceketten çakıl taşları dökülüyor gibi bir imge uyandı bende. Böylece taşlarla çalışmaya başladım. Çok farklı irili ufaklı taşlarla denemeler yaptık. Bu ilk sezgisel başlangıçtan sonra, taşlarla yaptığımız araştırmalar genişledi. Hatta bir ara sahnenin zeminini de küçük taşlarla kaplamayı denedik. Ama ne yazık ki çok canım yanıyordu oynarken, sakatlanıyordum. Kabul etmeye doğru gidiyordum bu acıyı ama geri döndük, sürdürülebilir olmayacaktı. Bunlar çalışmalar sonucunda da taşların oyunda alacağı hale karar verdik. Sonra on iki büyük taş ve kum saati gibi kullandığım o çakıl taşları kaldı oyunun içinde. Çakıl taşlarını kum saati gibi kullandık zamanın akıp gitmesi metaforu için çok iyiydi. “Bugün anlattım. Zaman akıp gitti. Yarın gene anlatacağım.” diyor ya Yakup. O merdiven kısmı da bizim için kırmızı yanan bir zaman – saat; ama güneş de batıyor gibi bir yandan; bir yandan da yanan bir ateşin etrafına dizilmiş taşlar gibi. Bu teknik süreçlerle beraber taşların duygusal karşılığı da belirginleşti. Benim için başının altına aldığı taşlar da sanki dünyada kendine huzur içinde dinlenebileceği, kendi gibi sadece var olarak durabileceği bir yer aramak. Dünyada kendine bir yer bulma çabası. Taşlardan yapmaya çalıştığı o yastığından güzel bir müzik duyuyor; öyle çekiliyor taşlara doğru. “Ben biraz şuraya başımı koyayım, şu melodinin de ne dediğine bakayım, biraz rahat edeyim” derken birden dağılması her şeyin. Bence orası kendine bir avuç huzurlu bir yer, bir an bulmanın imgeleriyle dolu. Biz de öyleyiz. Bazen küçücük bir gündelik eylemin içinde kaygısız, tasasızca yaşarken buluyorum kendimi. Memnun oluveriyorum yani var olmaktan. Ama bir yandan da işte insan olmak, yolunda gitmeyen şeylerin içinde dünya sancısı çeke çeke durmak. Yakup’un da yaşadığı bu ya. Diziyor taşlarını; bir süre bir arada kalıyor onlar, rahat etti gibi oluyor. Sonra yine bir huzursuzluk baş gösteriyor ve yaşamak işte böyle olup bitiyor.

 

Yönetmen Selim Can Yalçın ile çalışma süreciniz nasıl başladı? Bu oyun, onun ilk yönetmenlik deneyimi miydi? Beraber çalışırken hangi yaratıcı dengeleri kurdunuz?

Selim Can ile başka bir arkadaşım vesilesiyle tanıştık. Sonra Şehir Tiyatrosu’nun Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi’nde ilk defa birlikte çalıştık. Ben onun sahnede var olmak ile ilgili kurduğu ilişkinin, Çağrılmayan Yakup’u çok anlayabilecek ve onunla iyi bir ilişki kurabilecek bir varoluş olduğunu düşünmüştüm. Bu nedenle çalışmaya başladık. Gerçekten de haklı çıktığımı gördüm. Hem metinle hem metnin vaat ettiği sahne dünyasıyla çok kuvvetli bir ilişki kurdu. Başlangıçta anlattığım gibi ben okuldan arkadaşım olan Gizem Tataroğlu ile bunu araştırmaya başlamıştım, Selim ise sanat danışmanımızdı. Biz çalışırdık, sonrasında Selim, bizim ürettiğimiz bütün malzemeden bize önerilerde bulunurdu; hem bir biçimde yerleştirirdi onları, bir biçimde de geliştirirdi ve ilk yıl boyunca sanat danışmanlığına bu şekilde devam etti. İlk sezondan sonra Selim’le birlikte daha çok ışık, ses, harekette derinleşme üzerine bir çalışmaya girdik ve ben o zaman, Selim’le bu şekilde çalışmaya başladıktan sonra, Yakup’un gerçek aksiyonuna kavuştuğunu düşünüyorum. Çağrılmayan Yakup’un o saatin içinde ‘Yoruldum’ diye bağırdığı bir an var mesela; Selim’in orasıyla ilgili önerdiği şey bana şunu hissettirmişti: “Bu insan gerçekten bu şiiri içinde hissediyor.” Çalışmalarımız boyunca söylediği hiçbir şey bana yabancı gelmedi. Bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Zaman içinde Gizem de İstanbul’dan ayrıldı ama benim Yakup ile ilgili hâlâ içime sinmeyen şeyler vardı; bu araştırmanın devam etmesi gerektiğini hissediyordum, geliştirilmesi gereken çok şey vardı hâlâ. Bu noktada Selim’le çalışmaya devam edince ve oyun burada yeniden şekillenince artık yönetmen Selim oldu. Beraber yaptığımız araştırmalarla çok şey değişiyordu çünkü. Ve evet, Selim Can Yalçın’ın ilk yönettiği oyunlardan biri Çağrılmayan Yakup.

 

Yönetmenle oyuncu arasında genelde görünmez bir hat vardır. Çağrılmayan Yakup gibi içsel ve soyut bir karakterde, Selim Can Yalçın ile bu hattı nasıl korudunuz? Onun rejisi, senin oyunculuk yaklaşımını ve sahnedeki varlığını nasıl etkiledi?

Selim Can Yalçın’ın yönetmenliği ile birlikte oyunun seslerinin eklenmesi, kostümün değişmesi, ışıklarla ilişkinin dramaturjik olarak daha partner hâline geldiği durum geldi oyuna. Bunların hepsi ilk sezondan sonraki sezon gelişti. Işık tasarımını da Selim yapmış oldu böylece. Işık oyunda her şeyden önce ‘söz hakkı’; sözünü söyleyebilmek, görülmek, duyulmak ya da baskılanmak gibi ard anlamları çoğaltan, belirten bir partner oldu benim için. Seslerin seçkisini ve dizimini de Selim yaptı. Ne kadar bambaşka sanatçıların eserleri olsa da bence işin içinde çok iyi bir karşılaşma oluyor; oradaki duygu duruma çok iyi karşılık geliyor. Kullandığımız sesler ve müzikler, anlamı ve duyguyu derinleştirip katmanlandırıyorlar. Bu arada tabii hareket akışı için Candaş Baş’la da çalışıyorduk bir yandan. Bunlar birleşince her üç bölümde de var olan bütün ortamlarla ve oradaki duygu durumlarla fiziksel olarak çok yoğun bir hareket tasarımı yakalandı; orada bulduğumuz küçücük şeyleri genişlettik, büyüttük, estetik kalitesini arttırdık.

Üç Yakup’u imleyen ışıklar çok kuvvetli. Yakup bazen Tanrı’nın yerine koyuyor ışığı; birbirleriyle alay edip birbirlerine oyunlar kuruyorlar. İnsanın varoluşsal olarak aydınlık ve karanlıkla kurduğu ilişki gibi. Aslında burada, birileriyle kavga ederiz dünyada, ama sanki görünmez bir yerde bir yaratıcı güce de hesap sorarız içten içe: ‘Neden buradayım?’ diye.”

Işıkla kurduğun oyun — özellikle ışığın senden kaçtığı ya da senin onu yakalamaya çalıştığın anlar — bana Yakup’un çağrılmama halinin sahnedeki karşılığı gibi geliyor. Işık senin için bir partner mi, yoksa bir engel mi sahnede?

Kesinlikle bu oyunda, sahnedeki en kuvvetli ilişkim ışıkla. Mesela Yakup bir lokale geçiyor, sözünü söyleyecek; ışık kapanıyor. Sanki karanlıkta sesi duyulmuyormuş gibi bir ilişki kuruluyor aralarında. Onun dışında üç Yakup’u imleyen ışıklar çok kuvvetli. Yakup bazen Tanrı’nın yerine koyuyor ışığı; birbirleriyle alay edip birbirlerine oyunlar kuruyorlar. İnsanın varoluşsal olarak aydınlık ve karanlıkla kurduğu ilişki gibi. Aslında burada, birileriyle kavga ederiz dünyada, ama sanki görünmez bir yerde bir yaratıcı güce de hesap sorarız içten içe: ‘Neden buradayım?’ diye. Işıkla kurduğumuz ilişki için bunları söyleyebilirim. Hem partnerim, hem engelim.

 

Bildiğim kadarıyla her oyundan sonra bir Çağrılmayan Yakup söyleşisi yapıyorsun. Bunun nedeni ne? Bu söyleşilerden aklında kalan bir anı, bir cümle var mı?

Aslında her oyundan sonra yapmak istiyorum ben ama bazen bu mümkün olmayabiliyor. Olabildiğince o çemberi seyirci için açmaya gayret ediyorum. Yakup’u da hep evinde, Duende’de oynadığım için o çemberi seyirciye istediğim gibi açma şansım oluyor. Benim için bu kapıdan giren, seyirci dediğim insanların kim olduklarını biraz olsun bilebilmek bu söyleşiler. Bu nedenle çok kıymetli. Buraya geldi, onu ne getirdi, bu izlediği şey ona ne hissettirdi? O ne yapıyor bu hayatta? Bu karşılaşmadan besleniyorum ve Çağrılmayan Yakup bunun için güzel bir vesile oluyor. Şimdi aklıma gelen ilk anı da şu oldu: Yıllar önce çok genç bir izleyici şöyle bir yorumda bulunmuştu: “Bir gün kendimi çok yalnız hissediyordum. Bir deniz kenarında bir bankta oturmuştum ve kafam çok bozuktu. Bu oyun bana o günü hatırlattı.” Bu çok sade ve güzel bir geri bildirimdi benim için. Çok entelektüel yorumlar yapması insanların ya da oradaki metaforları okumasından daha etkileyiciydi bu yorum. Gerçekten kendindeki karşılaştığı bir hali hatırlatması o kadar genç bir insana. Çağrılmayan Yakup’un yapmasını istediğim şey tam olarak bu.

 

On üçüncü yılındasın Çağrılmayan Yakup’un. Bir tiyatro oyunu için muazzam uzunlukta bir süre. Daha ne kadar oynamayı düşünüyorsun?

Yaşadığım süre boyunca oynamayı düşünüyorum. Mesela eğer o kadar yaşarsam 80 yaşındaki İpek’ten nasıl bir Çağrılmayan Yakup olur? Bir insanın bir ömür boyu bir oyunu oynaması, bir oyunla yürümesi ne demek olabilir bunu çok merak ediyorum. Bu merakı da Yakup’u da bırakamayacağımı düşünüyorum. Gerçekten çok büyük bir merak duyuyorum içimde. Yakup’u kaç yaşıma kadar oynayabileceğim? En son kaç yaşında hâlâ Yakup olabilirim? Yakup mesela bundan yirmi yıl sonra da seyirci bulacak mı? Bu dünyaya, bu ülkeye, bu seyirciye neler olmuş olacak o zaman? Aynı oyun her seferinde o kadar farklı oluyor ki. Her seyirci ile oyun da başkalaşıyor. O akşamın hakim enerjisi ne ise bu, geceyi de Yakup’u da değiştiriyor. Son Çağrılmayan Yakup’u oynadığımda bunun bitiş sebebi ne olacak?

Hep beraber yaşayıp göreceğiz.

 

(İlk olarak muhabire.blogspot.com‘da yayınlanmıştır.)


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik