Şuan Okunan
Jale Karabekir: Feminist bakamadığım bir alan yok

Jale Karabekir: Feminist bakamadığım bir alan yok

Türkiye’de feminist tiyatronun öncü isimlerinden biri olan, Tiyatro Boyalı Kuş’un kurucusu ve Genel Sanat Yönetmeni Jale Karabekir ile Ekim ayında Agora Kitaplığı’ndan yayımlanan “Toplu Feminist Oyunlar”ın birinci cildi ve tiyatronun 25. yılı hakkında söyleştik. “Hayatta feminist bakamadığım bir alan yok” diyen Jale Karabekir, “feminist oyun”u ise “yalnızca kadın temsiline odaklanan bir tür değil; aynı zamanda üretim sürecinden sahneleme biçimine kadar her aşamasında bu bakış açısını taşıyan, dönüştürücü bir tiyatro anlayışı” olarak tanımlıyor.

BEYZA YILDIRIM

Feminist oyunları bir araya getirdiğiniz Toplu Feminist Oyunlar’ın ilk cildi Ekim ayının başında Agora Kitaplığı tarafından yayınlandı. Öncelikle, bu kitabın ortaya çıkış fikrinin nereden doğduğunu sormak isterim. Bizi biraz sürecin arka planına götürür müsünüz?

Aslında ben kendimi en çok “tiyatrocu” olarak tanımlıyorum; bunu söylemeyi de çok seviyorum. Yaklaşık 25 yıldır Tiyatro Boyalı Kuş’un içinde dramaturjiden rejisörlüğe, teknisyenlikten basın işlerine muhasebeye kadar pek çok farklı görev üstlendim. O yüzden bu kapsayıcı tanım bana daha uygun geliyor. Zaman içinde ekip olarak feminist dramaturjiyle yaklaştığımız yerli ve yabancı oyunlar sahneledik, hikâyelerden ve sözlü tarih çalışmalarından uyarlamalar yaptık. Fakat bir noktada teatral dertlerimizi sahneye taşıma ihtiyacı hissettim. Özellikle kanonlarla –Hamlet, Yaratılış gibi– hep bir meselem vardı. Ophelia karakteri de bunlardan biriydi ve 2009’da ekip içinde bu karakter üzerine performatif bir oyun yapma fikriyle yola çıktık. Ardından İç Ses, Troyalı Kadınlar Korosu ya da Kayıp Tablet ve Kendine Ait Bir Oda geldi. Bu oyunlar hem feminist hem de biçimsel olarak deneysel işlerdi.

Açıkçası başlangıçta “yazar” kimliğini taşımak gibi bir hedefim yoktu; oyunları yazmamın amacı sahnelemekti, o nedenle hep sahnelenmesi üzerine yoğunlaştım. Ancak zamanla elimde biriken bu oyun metinleri, özellikle de pandemi döneminde, yazıya dökülüp arşivlenme ihtiyacını doğurdu. Bunlar sekiz oyuna ulaştığımda da iki ciltte toplamaya karar verdim, biraz da okuma konforu açısından bir oyun kitabının çok kalın olmaması için. Ancak bu uzun kitaplaştırma sürecinin sonucunun da, tiyatronun 25. yılına denk gelmesi çok güzel bir zamanlama oldu. Böylece Toplu Feminist Oyunlar Cilt 1, hem benim kişisel yolculuğumun hem de Boyalı Kuş’un tiyatro birikiminin bir yansıması olarak ortaya çıktı.

 

Kitabın başlığından hareketle “feminist oyun” kavramı üzerine biraz daha derinleşmek isterim. Türkiye’de hem edebiyatta hem de tiyatroda duymaya çok alışık olduğumuz bir kavram değil. Siz nasıl tanımlarsınız ‘feminist oyun’u?

Bu biraz Tiyatro Boyalı Kuş’un kuruluş hikâyesiyle de ilgili. Biz 25 yıl önce yola çıktığımızda “feminist” kavramı bugünkü kadar yaygın kullanılabilen ve doğal karşılanan bir kelime değildi; hatta çoğu zaman tuhaf karşılanıyor ya da sürekli açıklama gerektiren bir problem gibi karşılanıyordu. Böyle olunca da “feminist tiyatro” daha da zor kabul gören bir alana dönüşüyordu. Bizden önce bu alanda üretim yapan topluluklar elbette vardı ama biz, metniyle, sahnelemesiyle ve çalışma yöntemleriyle sürekliliği olan profesyonel bir feminist tiyatro ekibi olmayı hedeflemiştik.

Benim dünyayı anlamlandırma biçimim feminist teoriler üzerinden şekilleniyor; hayatta feminist bakamadığım bir alan yok diyebilirim. Bu bakış bana hem sanatta hem yaşamda güçlü bir anahtar sunuyor. Yazdığım her oyun, içinde bulunduğumuz dönemin meselelerinden, kendi dertlerimizden ve kaynaklarımızdan besleniyor. Yeni biçimler denemek, tekrarın dışına çıkmak, tiyatronun sınırlarını zorlamak da bu feminist yaklaşımın bir parçası. Dolayısıyla “feminist oyun” dediğimiz şey, yalnızca kadın temsiline odaklanan bir tür değil; aynı zamanda üretim sürecinden sahneleme biçimine kadar her aşamasında bu bakış açısını taşıyan, dönüştürücü bir tiyatro anlayışı.

 

Feminist oyun kavramı kimi zaman yazara tematik bir sorumluluk yükleyebilirken, kimi zaman da yaratıcı bir özgürlük alanı sunabiliyor. Sizin için bu denge nasıl işliyor?

Sorumluluktan ziyade bana yol açıyor bu bakışla yazmak. Eril dünyanın kurallarıyla oynamamak daha özgür hissettiriyor. Konvansiyonel oyun yazmak çok fazla şablona da takılıp kalmak demek aynı zamanda. O şablonların dışında, o kurallara karşı çıkarak üretebilmek beni daha da rahatlatıyor ve özgürleştiriyor. Dünyada ve Türkiye’de her şey bu kadar erilken bu kadar özgür hissetmem de normal değil tabii (gülüyor).

 

Kitabın önsözünde oyunların özellikle sahnelenmek üzere yazıldığına vurgu yapıyorsunuz. Oyunlara eklediğiniz dramaturji notları da bu yaklaşımınızı destekliyor. Böylece metinler hem edebiyat olarak tiyatro külliyatına hem de sahneleme alanına çok yönlü bir katkı sunuyor; adeta bir kılavuz niteliği taşıyor. Sizce feminist tiyatroyu var eden şey, metinle sahne arasındaki ilişki mi? Bu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Dramaturji ekolünden geldiğim için bakışım ve çerçevem her zaman dramaturjiden yana. Bir feminist tiyatroyu sadece feminist metin olarak görmenin inanılmaz yanlış bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Tabii ki metin kalıcı bir şey ama feminist bir metni anti-feminist sahneleyebilirsin (gülüyor), bu çok basit. Ya da tam tersi de geçerli. Bu bağlamda metin kadar sahneleme de çok önemli. Kitapta oyunlardan önce evet bazı notlar ekledim, ama okur için bu tamamen opsiyonel yani istemezse okumaz. Ancak bu notlardaki amacım, hem yazım sürecinin nedenlerini ve hikâyesini hem bazı sahneleme önerilerimi hem de metnin kelimelerle, didaskalilerle açıklanamayan bölümlerine açıklık getirmek. Biraz da dramaturjinin temel yapısını vermeye çalışıyorum. Bu tabii yazarın seçimiyle de alakalı. Bu ciltteki metinler daha çok performans ağırlıklı olduğu için okurun oyunu anlamlandırması da önemliydi. Özellikle tiyatro ekipleri için de bir yol haritası çizmek istedim.

Feminist tiyatro bence üç ana unsuru bir arada içermeli: Metin, sahneleme ve onu nasıl yaptığınız, yani çalışma biçiminiz. Tiyatro yapısı gereği kolektif, ama çok da demokratik bir yer değil maalesef. Bu yüzden metin ve sahneleme ilişkisini ele alırken neyi nasıl yaptığınızı da belirtmeniz çok önemli. Çünkü feminist tiyatroyu var eden şey sadece sahneleme ve metin arasındaki ilişki değil; ekip içindeki dinamiklerinizin, hiyerarşiyi nasıl kurguladığınız ve çalışma biçiminizin nasıl olduğu da. Biz Tiyatro Boyalı Kuş’ta bu kolektiviteyi kurmak için yıllardır çabalıyoruz; hâlâ da en büyük çabamız bu. Zaten yeterince eril bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Bütün bu üç unsurun ışığında, prova için bizi o dünyadan bir süreliğine uzaklaştıracak olan o kapıyı kapattığımız anda, kendimize o dünyanın dışında bir üretim alanı açabiliyoruz, 25 yıldır bunun gerçekleşmesi için çalıştık ve en büyük gayemiz de bu oldu. Boyalı Kuş bizim için çok özel bir alan; birlikte üretebildiğimiz, dayanışmayla var olabildiğimiz bir yer. O yüzden de kitabın adı Toplu Feminist Oyunlar. Bu oyunlar feminist; anti-feminist bir sahnelemeye asla müsaade edemem tabii. (gülüyor)

 

Cilt 1’de dört oyun yer alıyor ve her biri farklı kaynaklardan besleniyor: Örneğin, Troyalı Kadınlar’da mitolojik göndermeler, Kendine Ait Bir Oda’da ise edebi bir uyarlama görüyoruz. Bu çeşitlilik sizin için neden önemli? Bu çeşitlilik içinde başka hangi motiflerle karşılaşacağız?

Çeşitlilik dediğimiz şey, aslında yeni biçim denemeleriyle, deneye deneye ortaya çıkan yaratıcı süreçlerle ilgili. Bu bir tür meydan okuma; “Hadi bir de şunu yapalım” diyerek yola çıkıyoruz. Bu denemelerin çoğu dünyada tamamen yeni şeyler olmasa da önemli olan aynı meseleleri nasıl ele aldığımız. Örneğin, ben Ophelia’yı sahnelerken Richard Schechner’in de aynı sezon aynı karakter üzerine çalıştığını öğrendim, aslında sadece bir masada oturmuş onunla bir şeyler içiyorduk ve birdenbire birbirimize performanslarımızı anlatmaya başladık ve gördük ki aynı konuyu çok farklı biçimlerde işlemişiz. Yani mesele, kanonları tekrar etmekten çok, onlarla ilişkiyi nasıl kurduğumuzda, nasıl sahnelediğimizde ve seyirciyle nasıl bir etkileşim kurduğumuzda yatıyor.

Yazar olarak da tekrarı ve metinlerarası ilişkiyi çok seviyorum; bu metinlerin arasında da kendime aldığım notlarım arasında da hep dönüp baktığım motifler var. Mesela sahnelemede gölge kullanımı benim için önemli, çünkü gölge hem gerçek hem de kurmaca arasında bir yerde duruyor. O ikiliğin yarattığı estetik hissi sahnede önemsiyorum. Ayrıca metinlerarasılık da benim için çok besleyici bir alan. Başka metinlerden alıntılar yapmak, tanıdık sözleri yeniden kullanmak hem bana hem de seyirciye bir tür tanıdıklık sağlıyor. Mesela Troyalı Kadınlar Korosu ya da Kayıp Tablet oyununun başındaki motif Macbeth’teki cadılardan geliyor; oyunun cadılarla doğrudan bir ilgisi olmasa da o yapıyı orada denemek hoşuma gidiyor. Bu tür göndermeler hem tiyatro hem de feminizm açısından benim için bir hesaplaşma biçimi. Hamlet’in “Olmak ya da olmamak” sorusundan yola çıkarak Beckett’e gönderme yaptığım Godot’yu Beklemezken oyununda olduğu gibi… Tiyatronun kurucu metinleriyle ya da kutsal metinlerle hesaplaşmadan ilerlemek de mümkün değil. Onları yok saymak yerine, tiyatronun ve feminizmin sunduğu özgürlük alanı içinde onlarla oyunbaz bir ilişki kurmak bana hem büyük bir teatral zevk veriyor hem eleştirel bakışı iyice görünür hale getiriyor hem de seyirciyle daha güçlü bir bağ kurmamı sağlıyor.

 

Oyunlarınızı yazarken ilhamınızı neler tetikliyor? Örneğin Shakespeare’in Opheliası’nın ölümü üzerine düşünmek ya da “Kendine ait Bir Oda” arayışı neden bu kadar kıymetli?

Bir oyun üzerinde çalışırken beni en çok motive eden şey, o oyunun sahnelenecek olmasını bilmek. İlhamımı asıl tetikleyen de bu; “yazayım da bir gün belki sahnelenir” diyerek bir kenara kaldırabileceğim bir çalışma biçimim yok. Zaten öyle bir zamanım da hiç olamadı. Çünkü zaten bir tiyatroyu idame ettirebilmek için birbirinden farklı işi aynı zaman zarfında yapmak zorundayım. Boyalı Kuş’un bana sunduğu yaratım alanı, oyunların gerçekten hayata geçme ihtimali ve bu hayalin somutlaşma süreci beni harekete geçiriyor. Bu üretim sürecinde ilham kaynaklarım genellikle var olan metinlerle, özellikle de kadın karakterlerin temsiliyle hesaplaşmak üzerinden şekilleniyor.

Mesela çoğunlukla Hamlet karakterine odaklanılır tiyatro dünyasında, Ophelia’nın bir karakter olarak oyundaki replikleri de zaten sayılı. Hem de o beş perdelik oyundaki iki kadın karakterden biri Ophelia. Elbette olay örgüsü bağlamında Gertrude’un ondan daha fazla konuşması gerekmiş. Tiyatro tarihinde de hayatta da konuşulmasına daha çok izin verilen diyelim, yani kelimesi ve cümlesi daha çok olan karakterlerin daha büyük güce sahip olması tesadüf değil. (gülüyor) Kadın karaktere yazılan tiratların erkek karakterlere yazılanlara nazaran daha az olduğu açık. Virginia Woolf da buna benzer analizler yapmıyor mu zaten Kendine Ait Bir Oda’da? Biz ise bu eşitsizliği tersine çevirmeye, kadın karakterlere daha fazla yer vererek sahnede yeniden hayat vermeye çalışıyoruz. Böylece odağı Hamlet’in bakış açısından çıkarıp farklı bir yere taşıyoruz. “Ophelia’yı Kim Öldürdü?” sorusunun ötesine geçip, onu öldüren yapıyı görünür kılmak istiyoruz. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, bu meseleyi sahneye taşımak zaten kaçınılmaz. Oyunun döngüsel yapısı da içinde bulunduğumuz kısır döngüyü, sistemin kendini yeniden üretme haline işaret ediyor. Çünkü Ophelia’yı öldüren bir kişi değil, bir sistem.

Dolayısıyla benim için ilham, sahnede var olacak bir dünyanın ihtiyacından doğuyor. Shakespeare’in Opheliası üzerine düşünmek ya da “kendine ait bir oda” arayışını yeniden yorumlamak da bu yüzden kıymetli: Çünkü sahnede kadınlara yeni bir alan, yeni bir söz ve yeni bir varlık biçimi kazandırmanın yollarını arıyorum.

 

Ayrıca Bakınız

Türkiye’de feminist tiyatro üretmek hiç kolay değil. Sizce bu alanda hangi eksikler var, aynı zamanda hangi fırsatlar bizi bekliyor? Bu konuda deneyimli biri olarak genç tiyatroculara neler önerirsiniz?

Türkiye’de feminist tiyatro üretmek gerçekten hiç kolay değil. Aslında genel olarak, bir yere dayanmadan ya da güçlü bir ilişki ağına sahip olmadan ayakta durmak bile çok zor. Ama temelde üretmedikçe yaşayamıyorsunuz, nefes alamıyorsunuz. Oturup uzun uzadıya düşünmenin bir faydası yok; iyi ya da kötü, mutlaka harekete geçmek gerekiyor. Ürettiğin zaman hem kendini eleştirebiliyor hem de yaptığın işe dışarıdan bakma şansı buluyorsun. Bu da gelişimin önünü açıyor. Her oyunun çok başarılı olacağına dair bir kural yok elbette; aralarında istediğin sonucu alamadıkların da olacaktır ama önemli olan üretmeye devam etmek. Çünkü sürekli üretim, tiyatronun pratik yanlarıyla ilgili de çok şey öğretiyor.

Bugün yalnızca feminist tiyatro değil, genel anlamda tiyatro yapmak zor. Ekibi kurmak, bir araya gelmek, kaynak yaratmak büyük bir emek ve zaman gerektiriyor. Biz de birçok şeyi el yordamıyla, deneye yanıla öğrendik yıllar içinde; bazen kısa sürede öğrenilebilecek şeyleri uzun yıllar içinde fark edebildik. Bu yüzden deneyim aktarımını çok önemsiyorum. Her şeyi baştan keşfetmeye gerek yok; bazen çok basit bir şeyi iki yılda öğrenmek yerine, birbirimizin deneyimlerinden yararlanmak çok daha kıymetli ve doğru. Bu nedenle “Toplu Feminist Oyunlar”ın, feminist tiyatronun nasıl üretilebileceğine dair birer kanıt niteliğinde olması ve rehber işlevi görmesi de önemli. Genç tiyatroculara önerim ise korkmadan üretmeleri, dayanışma içinde olmaları ve başkalarının deneyimlerinden beslenmeleri olurdu.

 

Röportajın sonuna yaklaşırken değinmeden geçmek istemediğim bir nokta var: Hem kurucusu hem de genel sanat yönetmeni olduğunuz Tiyatro Boyalı Kuş, bu sezon 25. yaşını kutluyor. Ödeneksiz bir tiyatro için bu gerçekten büyük bir dönüm noktası. Türkiye’de feminist tiyatro yapmanın motivasyonu sizce nedir? Sizi 25 yıldır ayakta tutan, üretmeye devam etmenizi sağlayan şey nedir?

Eril sistemin baskın olmadığı bir yerde üretmek ve bir arada olmak en büyük motivasyonumuz. 25 yıldır bizi ayakta tutan şey de tam olarak bu: Dayanışmanın, kolektif üretimin ve birbirine alan açmanın gücü. Demin bahsettiğim o kapıyı kapattığımızda kişisel personalarımızı ve dertlerimizi dışarıda bırakıyor, birlikte özgürce üretebildiğimiz bir alan yaratıyoruz. Böyle bir alana sahip olmak, özellikle feminist tiyatro yapmak isteyenler için büyük bir şans ve aynı zamanda çok kıymetli bir direniş biçimi.

 

Hem yeni sezon hem de Tiyatro Boyalı Kuş’un 25. yılı için nasıl bir program öngörüyorsunuz? İzleyicileri bu yıl hangi oyunlar veya etkinlikler bekliyor?

Bu sezonu 25. yıla özel retrospektif bir sezon olarak planladık. Üç ana odağımız var: Oyunlar, okuma tiyatrosu ve atölyeler. Boyalı Kuş’un birikimini ve deneyimini seyircilere bu kanallar üzerinden aktarmayı planlıyoruz. Repertuvarımız arasında geçtiğimiz sezonlardan beri devam eden “Bir Nora Evi” ve “Godot’yu Beklemezken” var. Bu oyunlarla hem ulusal hem uluslararası festivallerde olacağız. Bu oyunlara ek olarak 25. yıla özel hazırladığımız yeni bir oyun da mevcut: “Komedya 2025”. Bu oyun da Aralık-Ocak ayında prömiyer yapacak. Bunların yanı sıra bizim mekâna özgü, radyo tiyatrosu ve sahne versiyonu formlarında sahnelediğimiz Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda’ adlı eserini 25. yıla özel olarak, konuşmanın da 97. yıldönümünde 26 Ekim’de Şişli Habitat Sahne’de okuma tiyatrosu biçimiyle sahneye taşıyoruz. Gösterimin ardından bir söyleşi de düzenlenecek.

Üçüncü ve son ayağımız atölyeler. Üç farklı atölye planladık. Bunlardan biri ocak ayında düzenlenecek olan Augusto Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu’nda kullandığı temel tekniklerinden biri olan “İmge Tiyatrosu” atölyesi. Bir diğeri Şubat’ta düzenlenecek olan “Arkaik Kadına Yolculuk: La Loba” atölyesi. Bu atölyede ise Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar başlıklı kitabındaki La Loba anlatısı üzerine odaklanarak, anlatının katılımcıları performatif olarak nereye götürebileceği, anlatı ve metnin nasıl yaşayan bir organizmaya dönüşebileceği araştıracağız. Son atölyemiz ise mart ayında gerçekleştirmeyi planladığımız “Kadın Beden Performansları” atölyesi olacak. Bu atölyede, zihinsel özgürleşmenin bedenin özgürleşmesiyle mümkün olduğu fikrinden yola çıkarak; kadınların bedenlerini fark etmeleri, beden dillerini keşfetmeleri ve hem sahnede hem de gündelik yaşamda bedenlerini var edebilmenin yollarını araştırmayı hedefliyoruz. Bütün bunların yanı sıra “Feminist Tiyatroda 25. Yıl” adlı bir panel ve dramaturglarımızdan Nelin Dükkancı Yaman’ın hazırladığı Boyalı Kuş’un tarihinde farklı alanlarda görev yapmış ekip arkadaşlarımızın ağırlanacağı “Boyalı Kuşlar Anlatıyor” başlıklı bir de podcast serimiz olacak. 25. yıla özel dolu dolu bir program hazırlamaya çalıştık bu sezon için.

Çok teşekkür ederim, sizinle bu söyleşiyi gerçekleştirmek benim için büyük bir keyifti.

Ben teşekkür ederim, benim için de öyleydi.


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik