Küme Vakfı-2: Uzun soluklu bir bellek inşasının ilk adımları
“Mümkün” ifadesi, tüm olasılıklar içinde barındıran, henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmeye en yakın olanı işaret eden bir eşik olarak düşünülebilir.”
MUSTAFA KARA
Küme Vakfı, 25 Nisan’da Karaköy Palas’ta iki şeyi aynı anda kamuoyuna sundu: Bir sergi ve bir kitap. “Mümkün” başlıklı sergi sanatçıları seçip gösterdi; “Odak 2025” başlıklı kitap kültür-sanat alanını taramayı, kategorize etmeyi, kayıt altına almayı taahhüt etti. İkisinde de seçimler ve tercihlerin esas olması, bizi rastlantı eseri yan yana gelmiş iki “iş”e değil, bilinçli bir görünürlük politikasına götürüyor. Kim ve hangi söz görünecek, kim ve hangi eser sayılacak?
Evet bir sergi, hele de bir sanat kurumunun ilk sergisi, sanatçı seçer, çerçeveler, gösterir; bir kitap alanı tarar, kategorize eder, sayar. Mümkün’ün ve Odak 2025’in aynı mekânda, aynı gün, aynı küratöryel çatı altında sunulması, bu iki işlevin Küme Vakfı için aynı operasyonun parçası olduğunu söylüyor. Birinde sanatçı bireysel olarak seçilip kürsüye davet ediliyor; ötekinde alan toplu olarak sayım çerçevesine alınıyor.
Küme Vakfı ile ilgili ilk yazı “Hisseli kültürler hegemonyası açıyor perdesini” diyor ve en güçlü sermayesi, siyasal iktidarı, bürokratı ve medyasıyla hükümet destekli bir STK’nın kültürel hegemonya için attığı ilk adımı yorumluyordu. Sergi ve kitap çalışmalarını da, böyle bir girişime niye ihtiyaç duyulduğu sorusuyla birlikte okumak, ilk yazıda anlatılan anatomik yapının yol haritasını tartışmak anlamlı. Türkiye’de sermayenin sanat alanına doğrudan girişinde sanki örtük bir iş bölümü vardı: SALT araştırma yapar ve eleştirel söylem üretir; Yapı Kredi Kültür Sanat yayın ile sergiyi birleştirir, Arter koleksiyonları sergiler ve paralel etkinlikler yapar; İstanbul Modern çağdaş sanatın merkezinde durur ve müzeleştirir; Sabancı Müzesi koleksiyon odaklı bir çalışmaya ağırlık verir, Akbank Sanat çok yönlü bir kentli kültür merkezi işletir. Elbette bunlar ilk akla gelen görünürlük halleri, yakından izleyenler daha doğru ve nokta atışı tespitler yapabilir. Zaten bu kurumlar da birbirinin alanına değer, farklı işlerle çerçevesini zenginleştirir, yan kurumlarla kendi içlerinde de iş bölümüne gider. Küme Vakfı, Karaköy’ün kalbine açtığı sahne ile ne yapıyor, ne yapacak, nasıl bir hat öngörüyor? Mesele burada. Sergi ve kitaptan önce Küme Vakfı’nın web sitesini analiz edelim, burada kurulan alt yapıyı çözümleyelim.
YENİ BİR SAHA, BİLİNEN KADROLAR, BİLİNEN YOL
Küme Vakfı’nın ilan edilen yapısı sekiz ayaklı: Teknoloji ve Yapay Zeka Politikaları Programı, Güvenlik ve Strateji Programı, Küme Atölye, Tasarım Programı, Kültür Sanat Araştırmaları (Odak’ın çatısı), Toplumsal Çalışmalar (burslar), ArtıKÜME (sanat destekleri ve sergi), Karaköy Palas. Burs programı temel farklardan biri, 450 lisans ve yüksek lisans öğrencisine KYK bursunun epey üstünde burs vermek ve karşılığında “vakıf etkinliklerine, atölyelere, okuma gruplarına aktif katılım” yükümlülüğü hem etkinlik yoğunluğuna hem de geleceğe dair bir yatırıma işaret eder.
Bu yapı, örneğin Karaköy Palas’ta bankasıyla komşuluk ettiği Koç Grubu’ndan oldukça farklı. Koç Vakfı işlevleri ayrı kurumlara dağıtırken, Küme Vakfı’nda hepsi tek çatı altında ve aynı stratejik hedefe bağlanıyor. Veriyi sayan (Odak), üreticiyi yetiştiren (burs, atölye ve destek programları), projeyi seçen (ArtıKÜME), sergileyen (Karaköy Palas) ve “medeniyet” kavramı ile çerçevelenmiş ideolojik yapı aynı “tedarik zinciri”nde. Baykar’ın savunma sanayisinde geliştirdiği iş modelini anımsatıyor bu. Bayraktar ailesi kültür sahnesine çıkarken bildiği yoldan yürümeyi seçiyor. Silah üretiminde bağımsızlığı ve özgünlüğü koruma adına sergilenen tedarik zincirini koruma iç güdüsü, kültürel sahada hegemonyayı inşa etme adına sermayeyi, mekânı, kürasyonu, sergiyi, raporu, basını, ideolojik çerçeveyi bütünleştirme tercihinde kendini gösteriyor. Sermayenin kendini gizlemeden işin başında olma hali, siyasal iktidarın alandaki temel kurumları ve kadroları verdiği açık destek ile bütünleniyor, başarılı bir model kültür alanına uyarlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un açılışta Küme Vakfı’nın faaliyetlerini “insana dair fikri ve fiili topyekun bir ihya hareketi” olarak tanımlaması tam da bu noktayı vurguluyor. Baykar Holding’in savunma sanayisinde yaptıkları ile Küme Vakfı’nın yapacakları arasında paralellik kurarak, açık bir ideolojik benzetme yapıyor. Siyasal iktidar, kültürel hegemonya denemesi bu kez “ithal, ikameci” bir yerden değil, başarısını kanıtladığını düşündüğü bir kadrodan ve başarılı olduğunu düşündüğü bir pratik yolla hayata geçirilmeye çalışılıyor.

“MÜMKÜN” HANGİ MEDENİYETTEN SESLENİYOR?
Karaköy Palas’ın açılış sergisi “Mümkün”e, bu eksende bakalım. Öncelikle temalara bakıldığında, vakfın muhafazakâr-medeniyetçi söyleminden beklenebilecek hat, kaligrafi, manevi içerik kıyıda köşede kalırken, merkezde zaten sermayenin statükoyu simgeleyen sanat kurumlarının ve elbette dünyanın sanat statükosunun onlarca yıldır işlediği “göç, yersiz yurtsuzlaşma, kimlik ve hafıza” kavramları odakta. Bu tematik öykünme ilk anda vakfın yerli-millî pozisyonu ile çelişen bir tercih gibi görülebilir, biz biraz daha düşünelim. “Mümkün”, adına nazire yaparcasına, “Biz de yapabiliriz” demek istiyor, sermayenin diğer sanat kurumlarının yanına yanaşırken, onların anladığı dilden bir selam çakıyor.
Buraya kadar sorun yok; anlaşılabilir bile hatta. Yabancısı olduğun sahaya, züccaciyeci dükkanına girmiş fil gibi dalmanın kimseye faydası olmaz. Sorun şu ki; sergideki işler, gönderme yaptıkları söylemin gücünü taşımaktan uzak. Temsilcisi olunan “medeniyet”, göçün ve yerinden edilmenin kalbinde duruyor, Batı merkezli fikirler gibi “sonuç” ikliminden ahkam kesme şansı yok. Kim yerinden ediyor, kim ediliyor? Ne mekanın bulunduğu Karaköy’ün binlerce yıllık yapısını yıkıp geçen 100 yıllık göç ettirme siyasetinin izi var, ne yanıbaşımızda cereyan eden ve Baykar’ın da sektörü nedeniyle dolaysız bağı bulunan Suriye trajedisi kendi bağlamını bulabiliyor. Depremler, kentsel dönüşümler gibi yan temalarda dahi, icracısı olma itibarıyla muhatap olunan “medeniyet”, sanki uzak diyarlardan sesleniyor. Evet “Batı medeniyeti karşıtlığı” her zerresine sinmiş serginin, ancak öyle soyut bir düşman ki, orayı çözümleyebilecek bir ipucu bulamıyoruz. Naylon brandalar altına katlanıp konmuş kıyafetler ya da valizlerle bunu çözmek, göçün bugünkü anlamına yaklaşmak çok güç. “İnsanın var olmak için ne kadar ileri gidebileceği” sorusu ya da tüketim kültürü eleştirisi gibi başlıklar da iddia edileni karşılamakta yetersiz kalıyor. “Normları çözen ve düzeni bozan kahkahalar” da eklektik duruyor, parça parça eserler birleştiğinde ortaya bir “bütün”, bir “fikir” çıkmıyor.
Serginin küratörünün sergi metninde Batı medeniyetine dair en net sözü “insanlığın giderek daralan bir gerçeklik içinde konumlandığı ve mevcut kurumsal yapıların bu sıkışmışlığı aşmada yetersiz kalması”. Sonra da ucu açık bırakarak, yine Batı dünyasının son yıllarda geliştirdiği “süreç-temelli sanat” söylemiyle uyumlu bir hat çiziyor. Evet böyle bir sergi yapmak elbette “Mümkün”, peki açılış konuşmalarındaki o iddialı hegemonik cümlelerle ne kadar uyumlu? Batı sanatının kendisi de bu kadar, hatta muhalif damarları itibarıyla çok daha sert eleştiriler getiriyor zaten, öyleyse vakfın kendi manifestosunda savunulan “kendi olma” hali nerede?
Küratörlüğünü Murat Kösemen’in yaptığı “Mümkün” sergisi, 17 Haziran 2026’ya kadar Karaköy Palas’ta. Ben uzmanı değilim, alandan önemli isimler görecek, bu iddialı çalışmayı mutlaka benden çok daha kapsamlı yorumlayacaklardır. Küratöryel metnin tanımıyla “henüz gerçekleşmemiş ihtimallere, ertelenmiş ya da imkân bulamadığı için hayata geçirilememiş üretimlere” odaklanan serginin bu iddiasının ne kadarını karşıladığını tartışmak ideolojik çerçeveyi anlamamızı kolaylaştırabilir. Küme Vakfı ve ilk sergisi, önümüze sıkça düştüğü üzere mekan gezme odaklı Instagram influencerları dışında, sanat dünyamızın da ilgi alanına girerse, seve seve izleriz tartışmayı.

KURUMSALLAŞMA DEĞİL, İHALECİLİK Mİ?
Küme Vakfı’nın çalışma sistematiğine dair ipuçları barındırdığı için serginin düzenlenme yolu ve yöntemini ayrıca inceleyelim. “Mümkün” sergisi için ArtıKÜME 2025 Sanat Destekleri kapsamında Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen yüzlerce başvuru arasından seçilen 25 proje, yaklaşık 15 farklı disiplinde — kısa filmden heykele, dijital sanattan kaligrafiye uzanan bir yelpazede — sergileniyor. Yani açılış sergisi öyle rastgele seçilmiş eserlerden ya da alanın ünlülerini toplayarak düzenlenmiş bir vitrinden oluşmuyor. Bir doğrudan üretimi teşvik programının çıktısı olarak şekilleniyor. Bu durumu, Küme Vakfı’nın “koleksiyon sergileyen müze” ya da “eser üreten sanat merkezi” olarak değil, “sanatçı destekleyen vakıf” olarak konumlandıracağının işareti olarak okumak mümkün. Küme Vakfı’nın web sitesindeki çerçeve de bizi aynı yere götürüyor.
Koleksiyoncu değil, belirli sayıda sanatçı besleyen bir yapı değil, kurumsallaşma yerine, teşbihte hata olmasın ama “ihaleci” bir taktik izleyecek gibi görünüyorlar. Bu haliyle sermayenin mevcut sanat kurumlarından farklı bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Koleksiyon, yani “mülk olan sanat” merkezli değil, icraat yani “yaptırılan eser” merkezli bir yerde. Seçimleri vakfın yaptığı destek programlarıyla biçimlemeyi, gençleri de bu ekosisteme dahil etmeyi planlıyorlar. Bu onlara mevcut statükonun aktörlerini değiştirmek gibi beyhude bir çabanın yerine, kendi statükosunu inşa etmek gibi bir fırsat sunabilir. İlk yazıda değindiğimiz gibi, “hisseli” biçimde var oldukları bir sanat sahasını “yavaşça acele eden” adımlarla oluşturabilirler. Üstelik bunu yapısal bir adım atmadan, “parça başı iş” ve “sürekli seçime sokulan iş üretim mantığı” ile, ağır sorumluluk üstlenmeden yapabilirler.
Yine teşbihte hata olmasın, Trabzonspor’un bir zamanlar yaptığı gibi, “kendi altyapısından yetiştirme” ekolünü, yine aynı toprakların iyi bildiği “müteahhitlik/ihalecilik” zihniyetinden de yararlanarak bu alana tatbik etmeye girişecekler gibi duruyor. Üstelik Küme Vakfı bunu yaparken diğer sermaye kurumlarının tek tek uzmanlaşmaya çalıştıkları alanların tümünde, çok büyük yatırım yapmadan ama kamu kaynaklarının da yardımıyla iyi para harcayarak, at koşturmayı deneyecek. Bu, başlı başına Küme’ye özgü bir kusur değil — sermaye sanat kurumlarının çoğu komisyon ve çağrıyla iş yapıyor zaten. Küme’yi farklı kılan, çağrıdan çıkan eserin kendi mütevelli heyetinin “medeniyet” çerçevesinden geçip yine kendi kadrosuna döndüğü kapalı bir devre oluşturma niyeti. Diğerlerinde seçim sahanın ekosistemini bir amaç etrafında canlandırma amacı taşır; burada seçim sahanın kapalı bir köşesini besler.
Burada bir paradoks var gibi görünebilir: Vakıf hem “medeniyet” filtresi işletiyor hem de bu filtreden çıkan sergi “medeniyet” iddiasına uygun sonuçlar çıkaramıyor. Aslında çelişki değil, modelin kendi sınırı. Kapalı devre, kimin sergileneceğine karar verebiliyor ama o kişinin hangi estetik dilden konuşacağına karar veremiyor; çünkü o dil vakfın değil, alanın elinde. Küme Vakfı, mevcut ekosistemi incelemiş, dünyadaki örneklere bakmış ve kendilerinde en işlevsel, en mümkün yanlarını alarak yeni bir model inşasına girişmiş gibi görünüyorlar. Elbette bunlar ilk izlenimler, ilk sergi ve ilan edilen yapı itibarıyla yapılan ön görüler. Güçlü tonda yapılan konuşmalar ile yapılanlar arasındaki uçurum, iddia ile somut durum arasındaki makas muhafazakâr sanatın son 15 yıldır kendi kendine yönelttiği eleştirinin merkezi. Biz demiyoruz kendileri diyor ve bu kez farklı bir yoldan gitmeye çalıştıklarını fark ettiğimiz için anlamlandırmaya çalışıyoruz sadece.

MEDENİYETİN “KENDİ OLMA” HALİ
Küme Vakfı’nın ön hazırlıklarının pandemi günlerine kadar uzandığını duyduğumuz Odak projesi gerçekten Türkiye’de kimsenin yapmadığını yapma iddiasında ve bu nedenle mühim. Ne Kültür ve Turizm Bakanlığı böyle bir işe girişti bugüne kadar, ne de anlı şanlı sermaye kurumları. Projenin 2025 raporu “bir veri arşivi” olarak sunuluyor ve daha başından “Kişi, kurum, tür ayrımı gözetmeksizin sistematik kayıt” vaadi veriliyor. Açıklanan veri kaynakları ise özelleştirilmiş yazılım taraması, manuel haber tasnifi, TÜİK ve Bakanlık verileri.
Raporda 12 ayrı dosya yazısı da var. Özellikle Küme Vakfı yöneticilerinden Dilek Kaya Bayram’ın “Tek Tipleşme ile Kendiymiş Gibi Yapmak Arasında Sıkışmak” başlıklı makalesi verinin dışında bir ideolojik çerçeve de sunuyor. Türk modernleşmesine dair bilinen muhafazakâr tezleri yineleyen makale, Beyaz/Batılı/seküler olmayan sanatçıların “özgünlüklerini yitirip tek tipleşmek” ya da “kendilerini Batı’nın gözünden yeniden temsil ederek kendiymiş gibi yapmak” tehlikesi arasında sıkıştığını dile getiriyor. İronik olan şu: Küme Vakfı’nın ‘medeniyet’ etrafında kurduğu iddia, bizzat bu iki riski kendi önüne dikiyor. Cumhuriyet modernleşmesine yönelik her tonda eleştiriye aşinayız zaten; ancak ‘kendi olma’ hali için somut, pratik adımlar atma iddiasında olan biri eleştiriden fazlasını ortaya koymak zorunda. Söz konusu olan kültürse, bir işi siz yaptığınızda ‘kendi olma’ hali kendiliğinden yüklenmiyor; bu açıdan aynı ekibin teknoloji odaklı çalışan T3 Vakfı’ndan temel bir farkı var. Yönetim kademelerinde devlet bürokrasisinin yanı sıra T3 Vakfı ve KADEM ağırlığının görülmesi, bu alanın özgünlüklerini algılayıp çözümler üretip üretemeyeceği sorusunu doğuruyor; cevabını zaman gösterecek. İyi bir PR kampanyası yürütmüş, influencer kullanımı dahil yeni iletişim biçimlerini ustaca devreye sokmuş ve sembollerle de bolca oynayarak bir “kimlik üretme” çabasına girmiş Küme Vakfı’nın henüz burada bir “numarası” görünmüş değil.
ODAK 2025: NE KADAR ŞEFFAF?
İyi bildiğimiz alana gelirsek, Odak 2025 raporundaki tiyatro verileri ağırlıklı olarak herkese açık olan TÜİK verilerine dayanıyor. Bu anlamda zaten 2025 verisi değiller ve 2003-04’ten 2023-24’e 20 yıllık bir döneme dair zaman serisi sunuyor. Burada yeni bir şey yok, bu veriler geçen yıl açıklandı ve bir ay sonra 2025 verileri yine TÜİK tarafından açıklanacak. Bunu geçelim, Küme Vakfı’nın kendi yazılımıyla tarayarak ulaştığı veriler kritik. 2025 yılı için toplam 38.651 tiyatro etkinliği tespit edilmiş ve bu toplam kültür sanat etkinliklerinin %37,68’ini oluşturuyor. Bu veriye bakarak “Türkiye bir tiyatro ülkesidir” bile diyebiliriz, tüm sanat dalları içinde ilk sırada tiyatro geliyor ve en yakın rakibi görsel sanatlar dahi %24’ü bulmuyor. Bu veriyi ayrıca inceleyip tartışırız, ancak datayı tam çözümleyemiyoruz. 38.651 tiyatro etkinliği nasıl sayıldı, hangi sahneler ve toplulukların dahil edildiği çok net değil. Bize verilen bilgi 227 web kaynağı taranmış. Bunların 85’i belediye portalı, 50’si haber ajansı, 77’si kültür sanat kurumu ve 15’i bilet satış platformu. Bağımsız sahnelerin kendi web siteleri ya da sosyal medya hesapları bu taramaya dahil değil gibi görünüyor. Resmi kaynaklara ağırlık verildiği için ödenekli tiyatro eksiksiz yansımış, piyasa koşulları gereği medyada ve bilet satış sitelerinde görünür olan ticari tiyatro da kendi yerini almış. Raporda bağımsız tiyatrolar kendine ne kadar yer bulabildi, veri taramasının neresine konumlandırıldı işte burası epeyce muğlak. Küme’nin odağında da ödenekli ve ticari tiyatronun ağırlıkta olması, Odak 2025’in de bu haliyle “verili olanı yeniden üretmesi” sonucu doğuruyor. Resmi kurumların ve mevcut sanat statükosunun görmediği, görmezden geldiği alanlar yine görülmüyor.
Rakamlara yansıyan verinin ötesine geçip, haber içeriklerine bakarsak da şu tablo çıkıyor: 102 bin 569 sayfa taranmış, 4763 haber belirlenmiş, bunların içinden 1756’si raporda kısa ve özgün metinler olarak yerini almış. Veri toplama sürecinde otomatik çalışan mekanizmaya paralel olarak, 100’e yakın internet sitesi insan emeğiyle her gün taranmış, tespit edilen kültür-sanat haberleri, kategorilerine ayrılarak günlük, haftalık ve aylık olarak arşivlenmiş. İşte tasnife esas olan bu 4763 haber, iki yöntemle ortaya çıktıktan sonra bir ‘tasnif’ — ki biz ona ‘seçim’ diyoruz — sürecinden geçiriliyor; ortaya ‘kredi, spot ve fokus’ adıyla üç farklı uzunlukta yazılmış 1756 haber metni çıkıyor. Raporda toplam 1129 kredi, 532 spot ve 77 fokus metni var. Üstelik raporun kendi içinde matematiksel tutarsızlıklar var: kitabın açılış infografiğinde toplam 1756 olarak verilirken hemen sonraki giriş metni 1757 diyor, üç kategorinin (1129 + 532 + 77) toplamı ise 1738’de kalıyor. Bu 18-19 birimlik fark için raporda bir açıklama yok. 12 dosya yazısı var, onlar hesaba katılsa da oturmuyor. Önemsiz hatalar gibi görünse de, basit aritmetik tutarlılığın kurulamadığı bir veri seti biraz güven kaybı da yaratıyor.

SEÇİMLERE GELİNCE AYARI BOZULAN ODAK
Odak 2025’in iddiası şu: “Tüm bu süreç boyunca ulaşabildiğimiz mecraların tamamını taramaya, Türkiye’de kültür ve sanat alanında yapılan işlerin hepsini, ayrım gözetmeksizin arşivimize katmaya ve elimizdeki veriyi en doğru ve eksiksiz şekilde işlemeye gayret ettik.”
Öyle mi sahiden?
Mesela bağımsız tiyatronun önemli mekanlarından Moda Sahnesi 572 sayfalık raporun 4 noktasında birkaç cümleyle geçiyor. Birinde festival haberinin içinde adı geçiyor sadece, ikisinde farklı iki topluluğun prömiyerine ev sahipliği yapan mekan olarak, sadece birinde de kendi prömiyer haberiyle. Adı geçen dönemde 3 oyuna prömiyer yapan topluluğun 2 önemli oyunu “Hizmetçiler” ve “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” yok. DasDas, 3 tiyatro, 2 müzik etkinliği ile Claphall 2 tiyatro haberiyle yer alabilmiş. Bahçe Galata, AST, Asmalı Sahne gibi birkaç sahne de kendi üretimleriyle ilgili olmayan haberlerde birer kez mekan olarak anılıyor. Cihangir Atölye Sahnesi, Oyun Atölyesi, Boa Sahne, Kumbaracı50, İkinci Kat, Koma Sahnesi, Ara Sahne, Gölge Sahne, Oyun Kutusu, Kartal Sanat Tiyatrosu, Alt Kat Sanat, KATS, Duende, Endless Art, Mekan Eksi On Altı ve daha pek çok bağımsız sahnenin adı bile geçmiyor. Buralarda sahne alan tiyatro toplulukları da haliyle görünür değil. Dostlar alışverişte görsün misali birkaç örnek dışında bağımsız tiyatronun Odak 2025 raporunda da görünür olmadığını söylemek yanlış olmaz. Benzer taramalar müzik, görsel sanatlar, edebiyat gibi alanlarda da yapıldığında tablo çok daha berraklaşacaktır.
Odak projesinin 572 sayfalık raporu incelendikçe ve “Mümkün” sergisi uzman gözler tarafından yorumlandıkça gerçek daha belirgin hale gelecektir muhakkak. Küme Vakfı için mekan ve iş görünürlüğü yolunda attığı ilk iki adımdaki seçimlerinden öne çıkanları anlatmaya çalıştık. Unutulmasın görünmemek var olmamak değildir; öyle olsa statükonun görmezden geldiği muhafazakârların çoktan buharlaşıp yok olmaları gerekirdi. Ama öyle olmadı.
Küme Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar, “uzun soluklu bir bellek inşasının ilk adımı” diyor Odak projesi için. Doğrudur ama dikkat de etsinler, böyle yapay bellek inşalarının bir açmazı oluyor, “inşaat”ta yok sayılanlar daha sonra kurulu oyunu bozacak aktörler olarak birden görünür olabiliyor. “Odak”ınızda bulunsun, bu da “Mümkün”!
*Bu konudaki ilk yazıyı okumak için tıklayın: Küme Vakfı-1: Hisseli kültürler hegemonyası açıyor perdesini


