Kırılgan ve direngen: Tüccar değilim ben, tiyatrocuyum!
MUSTAFA KARA
2025 yılında Türkiye tiyatrosu, muhasebe defterleriyle sanat etiği, sponsor logolarıyla sahne ışıkları, maaş bordroları ile isyankâr ruhlar arasında sıkışmış bir yıl geçirdi. Her şey gibi tiyatro da sınıfsal ve uçurumu giderek daha da belirginleşiyor. Kültür Bakanı’na kalsa sanatın her alanı gibi tiyatro alanında da rekor üstüne rekorlar kırılıyor.
Öte yanda doluluk oranları ve bilet fiyatlarıyla ticari tiyatronun önlenemez yükselişi pırlanta gibi parlıyor. “Hani tiyatrodan para kazanılmıyordu?” dedirten astronomik rakamlar dolaşıyor dillerde. Tüccarı mankeni, dizicisi, reklam yönetmeni dört koldan “ilk defa tiyatro yapmak” için çırpınıyor.
Tiyatro ekosisteminin son 10 yılın baksak, en çok “Biz tüccar değiliz sanatçıyız” vurgusu öne çıkar. Müzakere ve mücadelenin temel argümanıdır, çözüm formülleri, talepler hep bunu söyler. 2025 yılında bunun tam tersi yaşandı. Endüstriyel tiyatro kontrolsüz biçimde büyüdü, güçlendi. Ödenekli tiyatro içerikte ve biçimde ona öykünmek için çırpındı durdu.
Yazı ve tura gibi paranın iki yüzünü oluşturan bu iki cephe, gişede ve fikir dünyasında zaferinin keyfini sürerken, daha da kırılgan hale gelen bağımsız tiyatro için “dik” gelecek hâli yoktu ya! Pandemiyle başlayan, tam toparlanacakken ekonomik dertlerle yeniden yükselen izleyici krizi hâlâ en büyük sorun. 2025’in kıştan bahara dönen günlerinde kriz öyle ciddi boyutlara vardı ki, kapalı gişe oynamak ile nam salmış, biletleri çıkar çıkmaz tükenen özel sahnelerde dahi boş koltuklar görülür oldu. Mecburi oyun iptalleri üst üste gelince bağımsız topluluklar “sezonu erken kapatma”, bağımsız sahneler ise masrafları azaltabilmek için “yaz boyu oynama” eğilimine girdi. Sansür, baskı, ekonomik zorlamalar bir yana, SoFİ’nin kapsamlı raporuna da yansıdığı üzere, görünürlük krizi de ciddi boyuttaydı. Bilet satış sistemleri ve dijital alemin algoritmaları dahi bağımsız tiyatronun aleyhine çalıştı 2025’te!
Yaz bitti, yine kış geldi, döngü devam ediyor. Türkiye tiyatrosu, bağımsız sanatçıların hayatta kalma direnci ile ödeneklilerin konforlu ataleti arasında salınırken; ticari tiyatronun habire sahneyi döndüren ve sahneye lüks araba çıkarmayı tasarım sanan bayağılığı bir yıldız gibi yükseldi. Sırf ödül alabilsin diye Ankara ve İstanbul DT’nin birleşip sahneye koyduğu oyun planlandığı gibi ödülleri topladı, evet ama ödüllerin “en itibarlısı” sanılan Afife ile birlikte ödül sistemi de sorgulanmaya başlandı. Kurumsal görünenin ahbap-çavuş düzeyine kadar alçalmış yozlaşması belirginleşirken, henüz fikirsel bir kopuş olmasa da güçlü bir itirazın fitili ateşlenmiş oldu.
Büyük büyük spotların altında görünenler bunlar ama tiyatro sahnesi büyük; sahnenin zayıf ışıklı alanlarında güçlü bir direnç de boy veriyor. Bir bağımsız sahne kapandığında yerine üç sahne açılıyor. Tiyatro sanatı simurg’un, anka’nın, phönix’in neslindendir; küllerinden doğar. Beckett sadece Godot’yu Beklerken’i yazmadı çünkü, “Yine dene, yine yenil” öğüdü de verdi. Sonuçta, her şeye rağmen 2025’te de en canlı ve en konuşulan sanat disiplinlerinden biri olmayı başardı. Yeni bir yıla umutla ve bir soruyla başlayalım; tüm bu karanlık görünen tablo içinde 2025’in “en direngen performansı” hangisiydi sizce?
