Lie Low: Travma, dans ve ördek maskesi
BEYZA YILDIRIM
İnsanoğlu, tarih boyunca ruhunda açılan boşlukları kapatmanın yollarını arayıp durdu. Yaşadığımız büyük ya da küçük tüm toplumsal ve bireysel kıyametler, bizi farkında olmadan travmatize bireyler hâline getiriyor. Bununla başa çıkma yöntemimiz ise oldukça manidar: Konuşmadan gömüyoruz acımızı, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmeye zorluyoruz kendimizi. Oysa yüz çevirdiğimiz büyük bir gerçek var: “-mış gibi yaptığımız” gerçeği… Yüzeyde mükemmel bir rolü performe ediyor, dışarıya sağlam görünmeye çalışıyoruz; ama içeride, bitmek bilmeyen bir açlık ve tüketişle ruhumuzu kemiren bir kurdun esiri oluyoruz farkında olmadan. Çürüme hep ruhtan başlıyor; çünkü en büyük darbeyi ruhumuza alıyoruz. Sonra bu içsel yıkım, dış dünyamıza sıçrıyor. Bedenimiz, uyumak, yemek yemek ya da sosyalleşmek gibi en temel ihtiyaçlarını yerine getirmekte zorlanır hâle geliyor. Yanlış yöntemle başa çıkmanın bedelini ise, hesabın en ağır ve yüklü kısmını yine kendimiz ödüyoruz.
Müphem Tiyatro’nun yeni oyunu “Lie Low” tam da bu çerçevede şekillenen bir dramatik anlatıya sahip. İrlandalı yazar Ciara Elizabeth Smith’in kaleme aldığı oyun, travma, yüzleşme, bellek, istismar, aile bağları gibi konuları tartışmaya açan bir metin. Faye, yıllar önce katıldığı bir parti dönüşü evinde başına aldığı bir darbe sonucu bayılır ve cinsel istismara uğrar. Uyandığında iç çamaşırının üstünde olmadığını gören Faye’nin evine giren adama dair hatırladığı iki şey vardır: Adamın penisi ve taktığı ördek maskesi. Yaşadığı travmayı atlatmak için terapi alan ve zaman içinde iyi olduğuna kendini ikna etmeye çalışan Faye, içinde bir yerlerde onu yeniden kemirmeye başlayan korkusunun gün yüzüne çıkmaya başlaması ile yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirememeye başlar. Aşırı yemek yeme ve alkol tüketme eğiliminin yanı sıra uyku uyuyamaz hale gelir. Günlerce uyku uyuyamayan Faye, terapistinin de önerisiyle çözüm yolunu maruz kalma terapisinde bulur. Maruz kalma terapisiyle yaşadığı travmayı bu defa kendi elleriyle yeniden inşa ederek yüzleşme yolunu seçen Faye, iletişimleri kopuk olan kardeşi Naoise’den yardım ister. Kardeşinin travmasının sakladığı yerden gün yüzüne çıkması için yaptığı yardım çağrısını kabul eden Naoise bir ördek maskesi takıp failin kılığına girerek bir dolabın içine girer ve failin rolünü üstlenir. Ancak başlarda Faye’ye iyi gelen bu yöntem tam tersi bir etkiyle oyunun bir parçası olan Naoise’yi rahatsız etmeye başlar. Fail olarak saklandığı dolabın içinden bu defa Naoise’nin sırları dökülüp saçılır…

FAİL OLMAK MAĞDUR OLMAK
Oyunun en çarpıcı yönlerinden biri bilinçli bir biçimde açık bırakılan gri alanlar. Yazar Smith dramatik anlatısı boyunca adalet, rıza, mağdur olma ve fail olma gibi kavram ve durumlara net ve kesin bir tutumla yaklaşmıyor. Faye cinsel istismara uğradığını düşündüğü bir geceyi hatırlamaya çalışırken belleğiyle savaş halindedir. Öyle ki terapisti ve kardeşinin sorduğu “Evine giren kişi sana cinsel istismarda bulundu mu?” sorusunun yanıtı “Hatırlamıyorum o gece bir partideydim, dansın bir parçası olarak soyundum. İç çamaşırımı kendim de çıkarmış olabilirim” olur. Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Faye, bir yandan travmasını aşmaya çalışırken bir yandan da hafızasının bölünen parçalarını bir araya getirmeye çalışır. Faye’nin aynı şekilde kardeşi Naoise ile çocukken oynadığı dedektiflik oyununda kardeşini kadın rolünü üstlenmesi için zorladığı ve onu zorla öptüğü -mağdurdan faile dönüştüğü- oyunu hatırlayamaması da oldukça çarpıcı bir noktada konumlanır. Belleği bu defa kardeşi Naoise için travmatik olan bir olayı hatırlamayı reddeder. Bu ikilik, metnin gri bıraktığı noktaların altını tekrar çizerken izleyiciyi kimin hangi durumda fail, kimin hangi durumda mağdur konumuna geçtiğini yeniden düşünmeye zorlar.
Kavramların sürekli sorgulandığı ve anlamların değişkenlik gösterdiği oyunda iki kardeş arasındaki denge de sürekli değişkenlik gösterir. Annesi kanser sebebiyle vefat etmiş babası demans hastası ve huzurevinde olan iki kardeşin iletişimi bu sebeplerden kopma noktasına gelmiştir. Faye’nin yaşadığı travma sonrası iyice birbirinden uzaklaşan iki kardeşin yeniden kurmaya çalıştığı iletişim dili ve canlandırmaya çalıştıkları kardeşlik bağı da oldukça sorunlu bir dil ve aksak, yer yer tedirgin bedensel jestler halinde sahneye yansır.Bessel van der Kolk, Beden Kayıt Tutar adlı kitabında “İster size yapılan bir şeyin, isterse sizin yaptığınız bir şeyin sonucu olsun, travma, samimi ilişkiler kurmanızı güçleştirir.” sözleriyle, fail ya da mağdur konumunda olunmasının fark etmeksizin travmanın her iki taraf için de samimi ilişki kurma motivasyonuna ket vurduğunu vurgular. Faye ile Naoise de birbirine yaklaşmak için çabalayan; ancak hem sahnede aralarındaki fiziksel mesafe hem de yaşamlarında birbirlerinden uzak düşmüş olmalarıyla bunun gözle görünür bir örneğini sunar.
Faye ve Naoise birbirlerinden ve yaşadıkları hayatlardan bir haber konumdadır. Nitekim Naoise’nin, Faye’nin neredeyse bir yıl önce taşındığı ev için ancak şimdi bir ev hediyesi almış olması bunun sembolik bir göstergesidir. Geç kalınmış ev hediyesi hem kardeşler arasındaki bağın ne kadar zedelenmiş olduğunun bir göstergesi hem de ilerleyen sahnelerde yaşanacak trajedinin absürd tonunun önsemesi olarak konumlanır.
Faye, bir mağdur olarak maruz kalma terapisi için –her ne kadar aralarındaki iletişim ve bağlar zayıf olsa da- kendisi için en zararsız olduğu düşünülen kişiden, öz kardeşi Naoise’den yardım ister. Oyundaki sembolik değeri oldukça yüksek olan, annelerinden yadigâr kalan dolabın içine giren Naoise, Faye’nin travması ile yüzleşip onu aşabilme yolunda anahtar kişi görevini üstlenir. Fakat bu terapi Naiose için de bir tür yüzleşme anına döner. Fail rolünü üstlenen Naoise aslında bunun kendisi için bir rolü üstlenmekten çok daha fazlası olduğunun, kendi gerçekliği olduğunun farkındadır. Nitekim oyunu daha fazla sürdüremez ve vicdanının da ağır basmasıyla istismarcı damgasıyla okuldaki işinden uzaklaştırıldığını itiraf eder. Bu itiraf Faye’nin içinde açılan oyuğun daha da derinleşmesine sebep olur. Güvenli alan olarak konumladığı kişinin de bir fail olduğunu öğrenen Faye korkulacak olanın fazla uzakta olmadığı gerçeğiyle sarsıcı bir şekilde karşılaşmış olur.

Yazar Smith, istismar ve travma gibi son derece bıçak sırtı bir konuyu “her şeyde bir parça mizah vardır” yaklaşımıyla kara mizahın imkânları üzerinden ele alarak sahnelemede de bir takım radikal tercihlerde bulunuyor. Travmatik ve trajik olana doğrudan özdeşleşmeyi kırmak için, temposu yüksek bir sahnenin hemen ardından rüya ile gerçeklik arasında bir salınım işlevi gören Faye ile istismarcının swing danslarını yerleştirmesi buna çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Seyircinin izleğinde doruk noktasının yükseldiği anlara bu danslarla bir ket vuruluyor. Bu da seyircinin odağının dramatik olandan uzaklaştırılıp bilinçli bir şekilde gri bırakılan alanlar üzerinde kalmasını sağlıyor. Bu tercih işlevini yerine getiriyor olabilir; ancak böylesine hareketli bir dansın tam da doruk noktalarda araya girmesi, kanımca, seyirciyi bağlamdan koparma konusunda büyük riskler de taşıyor. Yazarın radikal tercihleri, istismar konusunda travmatize olmuş bireyler ve toplumlar için sinir uçlarına dokunma potansiyeli son derece yüksek. Bu riski bertaraf etmenin yolu da incelikli bir sahnelemeden geçiyor.
Oyunun yönetmenliğini üstlenen Cem Burçin Bengisu, yazarın radikal bakışını ve kurduğu dünyayı sahneye yansıtmak amacıyla titiz bir reji kurgulamış. Sahneye girdiğimizde, loş bir ışık altında koltuğa uzanmış ve umutsuzca tavana bakan Faye’yi görüyoruz. Dekor olarak ise az eşyalı ve minimalist bir evin odasında konumlanıyoruz. Odanın bir köşesinde yer alan, anneden kalma antika görünümlü ahşap dolap, bir yandan bulunduğu an ve konumla uyumsuzluğunu yansıtırken, diğer yandan geçmişin gölgesinin daima iki kardeşin üzerinde olduğunu simgeleyen bir unsur olarak sahnede duruyor.
Kostüm tercihleri gayet gündelik olsa da, failin daha sonra Naoise’nin kullandığı ördek maskesi oyunun absürd tonunu destekleyen bir unsur olarak öne çıkıyor. Ördekler masum ve sevimli hayvanlar olarak görülse de, içinden bir failin çıkabilme ihtimali, maskeyi anlatıyı absürd ve tekinsiz bir noktaya çeken bir objeye dönüştürüyor. Sahnelemede ışık tasarımı ve ses/müzik kullanımı da kritik bir rol oynuyor. Nabzı yüksek sahnelerde ışığın daha yoğun kullanılması, metnin sunduğu gerilimi güçlendiriyor. Aynı şekilde, terapi sahnelerinde sarı, yoğun bir spot ışığına maruz kalan Faye, istismara uğramış bir kadının toplum içinde ne denli yalnız bırakıldığını ve herkesin gözlerinin üzerinde oluşunu sembolize ediyor. Bütün bu ışık dramaturjisi, uygun ses ve müzik tasarımıyla birleştiğinde hem sahnelemede hem de anlatıda bütünlük sağlıyor.
Burçin Nokic’in Faye’yi, Meriç Taner Kadıoğlu’nun ise Naoise’yi oynadığı “Lie Low”da ikili, metnin temposuna sadık kalarak oyun boyunca nabzı düşmeyen bir performans sergiliyor. Nokic, Faye’nin travmatize olmuş, stresli ve çaresiz hâlini, yer yer yükselen ses tonu, ani bedensel jestler ve değişken mimiklerle izleyiciye başarılı bir şekilde aktarıyor. Kadıoğlu ise hem suçlanmanın getirdiği fail olma duygusunu hem de yıllardır pek görüşmediği kardeşine yaklaşmanın yollarını arayan bir kişi olarak yaşadığı gerginliği, dilsel ve bedensel kırılmalar üzerinden etkili bir biçimde sahneye taşıyor. İkilinin yakaladığı uyum, oyunun izleğine de önemli bir katkı sağlıyor.
Bütün unsurlarıyla bir bütünlük yakalayan sahnelemede dikkat edilmesi gereken nokta, oyunun temposu üzerine yeniden düşünülmesidir. Evet, nabzı yüksek bir oyun, aralara giren swing danslarıyla farklı bir ritim kazanıyor; ancak bu hız, kanaatimce seyircinin sahne olayları arasındaki bağı kurmasını, bunları sindirmesini ve karakterlerin derinliklerini algılamasını zorlaştırıyor. Özellikle climax noktasından finale doğru giderken artan tempo, seyirciyi bir anda nasıl gerçekleştiğini bilmediği bir olup bitme anının ortasında bırakıyor. Bu noktanın yeniden ele alınması, oyunun barındırdığı potansiyelin açığa çıkmasına olumlu katkı sağlayacak ve karakterlerin sahnede yaşadığı değişim ile dönüşümlerin net bir şekilde anlaşılmasını mümkün kılacaktır.

“Lie Low”
Yazar : Ciara Elizabeth Smith
Yönetmen : Cem Burçin Bengisu
Oyuncular : Burçin Nokic, Meriç Taner Kadıoğlu
Çeviren : Mehmet Dikkaya
Dekor Tasarımı : Sinan Bal
Işık Tasarımı : Mehmet Kural
Afiş Tasarım : Hicran Ören
Koreograf : Bilge Sağnak Altun
Hareket Tasarım : Uğur Altun
Işık Operatörü : Aydın Dündar
Afiş fotoğrafı : Efe Altıncu
Kostüm Tasarım : Nida Cön
Ses/Efekt Tasarım : Janberd Yıldız
Müzik : Beliz
Asistan : Uğur Can Çelikel

