Şuan Okunan
Peruz Hanım: Ötekinin şarkısı

Peruz Hanım: Ötekinin şarkısı

Kalbi viranım yanıyor, yok bana rahmeyleyecek
Yad ederek o güzeli subha değin inleyecek…”

BEYZA YILDIRIM

Dinleyen herkeste kendi hikâyesini yaratan bazı şarkılar vardır. Çoğu zaman gözümüzü kapatır ve hikâyemizle baş başa kalırız. Bu hikâyeler bazen hüzünle, bazen kırgınlıklarla, bazense buruk hatırlanan sevinçlerle doludur. Zihnimizden böyle bir anıyı çekip getirme kuvvetine sahip bir şarkının, asıl sahibinde ne gibi duygular uyandırdığını hayatımızda kaç kere düşünmüşüzdür? Belki de hiç. Bizde binbir anlama gelen bir şarkının ortaya çıkana kadar hangi anlamların eşiğinde dolaştığı, hangi neşe ve acılarla yoğrulduğu o an bizim için meçhuldür. Fakat biz düşünmeye zaman bulamasak da, her şarkının elbette bir öznesi ve bir hikâyesi vardır. Tam da yaşanmışlıklarımızın arasında kaybolup giden asıl öznelere odağımızı çeviren kalbi viran, hüzünlü fakat hayatı dolu dolu yaşamış bir kadının, Peruz Terzakyan’ın hikâyesini ele alıyor Peruz Hanım. Sibel Tomaç’ın kaleme aldığı ve Azime Handan Delipınar’ın yönetmen koltuğunda oturduğu bir Tiyatro Merdiven yapımı olan oyun 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda bir azınlık, bir kadın ve kanto türünün yaratıcısı olan Peruz Terzakyan’ın yaşamını odağına alıyor.

Oyun eski bir tiyatro hocası olan fakat halihazırda bir tiyatroda istifçilik yapan bir karakterin sahneye girmesiyle açılır. Kapanan bir tiyatrodan geriye kalan ve ‘ıvır zıvır’ denilerek terk edilen eşyaların arasından koca bir ömür çıkaran istifçi, Peruz Hanım’ın hikâyesini anlatmaya başlar. Dönem Osmanlısında ‘Afet-i Devran’ olarak nam salan Peruz Hanım, sahneleri kapalı gişe olan ünlü bir kantocudur. Kanto türünün yaratıcısı olarak bilinen Peruz Hanım, hem sesi hem de sahne ışığıyla dönemin tiyatroları tarafından büyük rağbet görür. Kel Hasan Efendi ve Dümbüllü gibi isimlerle çalışan sanatçı, ‘Sahne-i Âlem’ isimli bir gösteri grubu kurar. Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde sınırları zorlayarak varlık gösteren Peruz Hanım, burada kendi gibi kantocular yetiştirir ve yeni sahne emekçilerinin yetişmesi için büyük çaba sarf eder.

Oyun, unutulmaya yüz tutmuş ve belki de çoğu kişi tarafından ismi hiç duyulmamış Peruz Hanım’ın hikâyesi etrafında kurgulanması bakımından oldukça önemli bir noktada konumlanıyor. II. Abdülhamid dönemi Osmanlısında hem bir kadın, dahası azınlık mensubu bir sanatçı olarak Peruz; kadının toplumdaki konumunu ve kendini var etme mücadelesini tartışmaya açarak izleyicilere derinlikli bir perspektif sunuyor. Kadınların birçok haktan mahrum olduğu bu dönemde Peruz Hanım, kendisine yöneltilecek ataerkil, ahlakçı ve yargılayan bakışların tamamen farkındadır fakat yapmak istediği ve yapmaktan keyif aldığı şeyden asla vazgeçmez. Nitekim dönemin en parlak ve en sevilen kantocusu haline gelir, insanlar onun için salonları doldurur.

SEVİLEN BİR ÖTEKİ OLMANIN ÇELİŞKİSİ

Halk Peruz Hanım’ı bu kadar severken, onu nasıl bir “öteki” ya da “hafifmeşrep” bir kadın olarak etiketleyebilir? İşte sorunun görünür olduğu yer tam da bu noktada başlar. Buradaki sevgi, bir sanatçıya duyulan saygıdan ziyade, onu bir ‘tüketim nesnesi’ olarak görmenin getirdiği sığ bir hayranlıktır. Ataerkil ve muhafazakâr toplumlarda “dışarıda” ve “öteki” olan, istismara her zaman daha açık olandır. Peruz’u büyük bir hayranlıkla izleyenler, salondan çıkar çıkmaz onun karakterini ve isteklerinin sahiciliğini bir kenara atarak, onu kafalarındaki yargı kalıplarına sıkıştırır hem hareketleri hem giydikleri hem de bedeni üzerinden sözlü ya da fiziksel istismarı kendilerinde hak görürler.

Fakat iş Müslüman bir kadına geldiğinde durum değişir. Zabıtanın genç bir kızı Peruz Hanım’la kanto çalışırken gördüğünde sorduğu “Müslüman değil, değil mi?” sorusu, aslında bütün bu ataerkil ikiyüzlülüğün görünür olduğu önemli bir kırılma anıdır. Ataerkil toplum, Müslüman kadın imajını bir “iffet mitine” dönüştürse de asıl problem bu çatallı düşünce yapısından sızmaktadır. Öyle ki, kendinden yıllar sonra sahneye çıkacak ilk Müslüman Türk kadını Afife Jale de ne yazık ki toplum tarafından aynı istismara maruz kalacaktır. Çünkü asıl mesele kadının ne olduğu ya da ne yaptığı değil bir özne olarak kadının kendini toplumda var etme çabasının, ataerkil sistemde çalan tehlike çanlarıdır. Oyun temelde bu ikiliği görünür kılması bakımından oldukça önemli bir noktada konumlanır.

Oyunun açtığı bir diğer önemli perspektif ise modernleşme sürecindeki Osmanlı toplumunda, geleneksel Türk tiyatrosunun konumu ve dönüşümüne panoramik bir bakış yaratmasıdır. II. Abdülhamid Yıldız Sarayı’nda kurdurduğu tiyatrosu ve sanata olan şahsi düşkünlüğüyle bilinen bir padişahtır. Ancak onun bu modern ilgisi, halkın bir kesimi tarafından mesafeli ve biraz da tuhaf karşılanmıştır. Saray çevresinde başlayan bu modernleşme hareketleri, Tanzimat Fermanı ile birlikte kurumsal bir nitelik kazanarak ivme kazanmış II. Meşrutiyet sonrası ise Darülbedayi’nin kuruluşuyla kurumsal ve profesyonel bir boyuta evrilmiştir.Kültür ve sanat alanındaki bu kurumsallaşma çabası ile modernleşme hamleleri geleneksel Türk tiyatrosunun kalbi olan Direklerarası’nda da ciddi çalkantılara ve dönüşüm sancılarına yol açmıştır.

Bir tarafta köklü geleneğin izini sürenler, diğer tarafta ise yüzünü tamamen Batı’ya dönüp modernize olmak isteyenler arasında, kültür-sanat alanında da derin toplumsal bölünmeler meydana gelmiştir. Oyunda metin ve sahnelemenin bu bağlamda bir dramaturji kurduğunu söylemek mümkün. Modernleşiyoruz ama nasıl? neden? ve sahip olduklarımız hakkında ne kadar fikrimiz var? sorularının karşılığını Delipınar’ın rejisinde görebiliyoruz. Peruz Hanım’ın biyografik anlatısı etrafında, Direklerarası’nın o kendine has atmosferine konuk oluyoruz. Bir anda kendimizi Kel Hasan Efendi’nin tiyatrosunda bulurken, hemen ardından Dümbüllü ile Peruz Hanım’ın kanto performansına şahitlik ediyoruz. Kimi zaman kült bir eserin bize uyarlanmış sahnelemesini, kimi zaman da bir “hayal perdesi” olan Karagöz ve Hacivat gösterisini izliyoruz. Kantolarla ve “oyun içinde oyun” formatındaki performanslarla zenginleştirilen bu yapım; geleneksel formların bir arada sunulmasıyla, izleyicide günümüzde unutulmaya yüz tutmuş ya da revize edilerek köklerinden koparılmış olan kültürün ne olduğuna dair derin sorgulamalar yaratıyor.

AFET-İ DEVRAN NAMINA YARAŞIR KOSTÜMLER

Rejiyi destekleyen ve bu atmosferin yaratılmasında bütünlüklü bir unsur olarak konumlanan dekor ve kostüm tasarımlarından bahsetmek, oyunun görsel dünyasını anlamak açısından oldukça önemli. Dekor tasarımını Ata Camuz’un, kostüm tasarımını ise Handan Delipınar’ın üstlendiği yapımda sahne, her köşesiyle yaşayan bir bütün olarak kullanılıyor. Sahnenin bir yanında istifçinin eski eşyaları yığdığı depo alanı yer alırken; diğer tarafta kırmızı çiçekli bir perde, koltuk ve ayna ile desteklenen bir köşe bulunuyor. Ancak sahne tasarımı durağan bir dekorla sınırlı kalmıyor; anlatının uzamına göre dinamik bir şekilde şekil değiştirerek bir anda görkemli bir tiyatro sahnesine, bir anda ise Peruz Hanım’ın mahrem kulisine dönüşüveriyor. Kostümler ise bu zamansal ve mekânsal anlatıyı kusursuz bir şekilde tamamlıyor. Peruz Hanım’ın “afet-i devran” namına yaraşır ışıltılı sahne kostümleri, özenli saçı ve makyajı adeta parıltılı revü kızlarını andırırken; Kel Hasan Efendi, Dümbüllü ve diğer karakterlerin görünümleri geleneksel fes, külah ve kaftan gibi dönemi yansıtan ikonik parçalarla destekleniyor.

Oyunda değinilmesi gereken son ve belki de en vurucu nokta, sergilenen performanslar. Yasemin Emer’in Peruz Hanım karakterine hayat verdiği oyunun kadrosunda Selçuk Delipınar, Gürkan Sinan ve Zeynep Eylül Çırak yer alıyor. Emer, Peruz Hanım’ın hak arayan savaşçı kimliği ile bir kadının var olma çabasındaki o kırılgan yapısını yüksek bir enerjiyle sahneye taşıyor. Selçuk Delipınar istifçi ve hayat verdiği diğer karakterlere kattığı yorumla hem seyircinin odağını sürekli sahnede tutuyor hem de dördüncü duvarı yıkarak izleyiciyle kurduğu iletişimde, oyunun düşünsel zeminini oluşturma noktasında büyük bir işlev görüyor.

Gürkan Sinan’ın hayat verdiği Kel Hasan Efendi ve Dümbüllü performansları oyunun atmosferini yükseltirken, oyun boyunca kırmızı çiçekli perdenin arkasında gizlenen perdede sergilediği Karagöz anlatısının başarısı da mutlaka değinilmesi gereken bir noktada duruyor. Ekibin genç üyelerinden Zeynep Eylül Çırak ise hem farklı karakterlere hayat verişi hem de kanto sahnelerindeki yüksek performansıyla oyunun izleğine oldukça olumlu bir katkı sağlıyor. Tüm oyuncuların yüksek enerjisiyle yakalanan bu uyum, bütünlüklü bir anlatı yaratarak oyunun seyir zevkini yukarıya çıkarıyor.

Peruz Hanım, hem yaşamın içinde gözden kaçırdığımız bir hayatın kapılarını aralayan hem de gelenek ile kültür ilişkisi üzerine yeniden düşünmemizi sağlayan bir oyun ve sahneleme olarak sahnelerdeki yerini alıyor.

 

 

“Peruz Hanım”

Yazan: Sibel Tomaç

Yöneten/Kostüm tasarım: Handan Delipınar

Ayrıca Bakınız

Dramaturg/Uyarlayan: Emir Taşdemir

Oyuncular: Yasemin Emer, Selçuk Delipınar, Gürkan Sinan, Zeynep Eylül Çırak

Dekor tasarımı: Ata Camuz

Işık tasarımı: Gürkan Özgen

Işık operatörü: Ege Delipınar

Ses/Efekt operatörü: Barış Aksu

Koreograf: Caner Peçenek

 


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik