Gizem Gürer: Satıcının Ölümü bu şekliyle Ankara’dan çıkmazdı
Bazı tiyatrocular sahneye önce şehirlerle çıkar. Yürüdükleri sokaklar, bekledikleri dolmuş durakları, gece vakti uğradıkları meydanlar ve hafızalarına kazınan küçük ayrıntılar, zamanla onların estetik dünyasının görünmez dekoruna dönüşür. Ankaralı tiyatrocu, yönetmen ve akademisyen Gizem Gürer de böyle bir isim. Onun tiyatroyla kurduğu ilişki yalnızca prova salonlarında değil, Kızılay’ın birahanelerinde, Ulus’un sokaklarında, Kocatepe çevresindeki gece yürüyüşlerinde ve Seğmenler Parkı’nın sessizliğinde şekillenmiş. Solfasol’dan Halil Cengiz Gültekin, Gizem Gürer’le, Ankara’nın bir tiyatro okuluna nasıl dönüştüğünü ve bu şehirde tiyatro yapmanın hala neden anlamlı olduğunu konuştu.
HALİL CENGİZ GÜLTEKİN
Ankara’yla ilişkiniz nasıl başladı?
Doğma büyüme Ankaralıyım. Yirmi üç yıldır aktif olarak Ankara’da tiyatro yapıyorum. Oyuncu, yönetmen ve dramaturg olarak; üniversite tiyatrosundan Devlet Tiyatrosu’na, özel tiyatrolardan amatör topluluklara uzanan bir hattın içinde yer aldım, lisansüstü eğitimlerimi tiyatroda tamamladım. Fakat eğitim ve deneyimden ziyade, aslında ben Ankara’yı bir ucundan diğer ucuna geze geze tiyatrocu oldum. Belki de bu yüzden yaptığım işi anlamak için önce bu şehri anlamam gerekti. İtfaiye Meydanı’nda köfte ekmek yemekle, Love Shop’un önünde durup etrafa bakınmak arasında; Tunalı’dan Ulus’a doğru yürürken karşıma çıkan kopukluklarda, çarpışmalarda kuruldu bu ilişki. Kızılay birahanelerinde içilen bir bira, apartmanlara kat kat dizilmiş fal cafeler; Kocatepe Camii’nin gece yürüyüşleri, Abidinpaşa Köşkü ve Seğmenler Parkı gibi hafızaya yerleşmiş duraklar. Bu şehir bir süreklilik sunmuyor; tam tersine her şeyi parça parça deneyimletiyor insana. Belki de tam olarak bu yüzden öğreticiydi benim için.
Ulus’ta alınan ballı ballı tatlısı, Hacettepe Çocuk Hastanesi’nin önündeki baloncu, haldeki balıkçılar. Kentin şefkatli yüzünü görüyorum hep oralarda. Denizciler’deki dolmuşlar, Yenişehir Pazarı çığırtkanları, Atakule manzaralı gece kulüpleri ile sabaha karşı değişen şehrin ritmi. Metal müzik festivalleri, kapı önü düğünleri, oyun havaları, belediyelerin çocuk etkinlikleri gibi gürültülü neşelerle dolu Ankara. Bir bütün olarak değil de böyle birbirine benzemez parçalarla deneyimlenen bir yer. Ve ben tiyatroyu tam da bu parçalanmışlığın içinden öğrendim.
Ankara’da tiyatro yapmak sizin için ne ifade ediyor?
Burada işlerimi takip eden bir komünitem var. Tiyatro yapmaktaki tek motivasyonum da aslında bu komünitedeki insanların ara ara “yeni oyun yok mu Gizem?” diye sorması. Bu soru geldiğinde, mesai yazılmış memur gibi bunu kendime iş ediniyorum.
Her prömiyerde heyecanlanıyorum. Hepsinde sanki kendi düğünümmüş, doğum günümmüş gibi, sevdiğim insanları bir arada görüyorum. Bu sevinç beni hayata bağlıyor. Bence tiyatro oyunları zaten ya düğün ya cenaze gibi olmalı. Bu özel gecelerdeki karşılaşmalar, bu yoğun duygu, bütün zorluklara rağmen tiyatroya devam etmek için bana yeterli ve hatta geçerli tek sebep gibi geliyor.
Şimdiye kadarki işlerinizden bahsedebilir misiniz? Önceki işleriniz nasıl bir hat izliyor?
Yaptığım işlerin çoğu yerellikten besleniyor, ama metodolojik olarak çağdaş performans sanatının estetiğini kullanmaya çalışıyorum. Her ikisini de kendime ait görüyorum. Tiyatroyu ancak içinde yaşadığım coğrafyanın kültürel, tarihsel ve gündelik katmanlarını araştırarak anlamlı kılabildiğimi düşünüyorum.
Tiyatronun çok farklı türleri ve yapılış biçimleri var. Uzun yıllar birbirinden oldukça farklı oyunlarda yer aldıktan sonra, son yıllarda kendimi kültürel performans ve antropolojik çalışmalara daha fazla odaklanan bir araştırmacı olarak konumladığımı fark ettim. Bu doğrultudaki çalışmalarımın başında, tür olarak performans sanatına daha yakın duran ama tiyatro ile performans sanatı arasındaki sınırda konumlanan Ben’den Ev’vel (2016-17) performansı geliyordu. Seyirciyi, aile bireylerinden sözlü olarak aktarılmış hikayeleri sahnede paylaşmaya davet eden bu çalışma Ankara’nın çeşitli sahnelerinde sergilendi.
Uykusuz Gecelerimin Hamlet’i (2020-21) oyununda ise Hamlet’i, her toplumda karşılığı olabilecek yerel bir hikayeden yola çıkarak; köyden kente göç etmiş, bir yandan ailesinin beklentilerini karşılamak zorunda kalan, bir yandan da yeni dünyanın talepleri arasında sıkışmış bir karakter olarak yorumladım. Doktora tezim kapsamında yönettiğim çalışmada ise geleneksel yağlı güreş formunu, Oidipus’un kendi kaderiyle mücadelesini anlatan bir biçimde mitle buluşturarak Oidipus: Galip, Mağlup (2023-24) oyunuyla sahneye taşıdım. Tümülüs (2026) ise yönetmenliğini yapmakta olduğum, köy seyirlik oyunları ile bugünü birleştiren, Ankara üzerine son çalışmam.
Bunların dışında ara ara Samuel Beckett’in Quad adlı yapıtını atölye formatında çeşitli gruplarla oynuyor ve oynatıyorum. Bazen Ankara’yı Samuel Beckett’in Dublin’i, tiyatroyu da onun içindeki Quad karesi gibi hissediyorum. Zamanın kendi içinde kıvrıldığı, tekrar ettiği ama her seferinde küçük bir kaymayla başka bir şey söylediği bir yer gibi. Oyunculuk becerisi gerektirmemesi, hatta başta insanlarda asla yapamayacaklarına dair bir çekince yaratması, bu oyunu daha da ilginç kılıyor. Yurtdışında matematikçilerle, Ankara’da mühendislerle, öğretmenlerle, öğrencilerle, oyuncularla oynattığımda; hep birlikte, oyunun kendi uzamını büyülü bir şekilde yeniden keşfediyoruz. Şehirde Quad’ı deneyimleyenler gün gün artıyor.

Açık politik söylemler kadar, estetik tercihlerin de politik olduğunu düşünüyorum. Bazen sahnede neyi göstermediğiniz, neyi eksik bıraktığınız da politik bir tercih oluyor. Politik içeriği olan oyunları kendi bağlamları dışında oynamak da bunu seçmek de politik bir karar. Örneğin yenilerde İstanbul’da Satıcının Ölümü gibi bir metnin tartışmalı bir prodüksiyonla sahnelenmesi… Bence bu oyun bu şekliyle Ankara’dan çıkmazdı.”
Türkiye’de tiyatro hâlâ politik bir alan mı?
Türkiye’de tiyatro her zaman politik bir alan. Ama bu politikanın nasıl kurulduğu önemli. Açık politik söylemler kadar, estetik tercihlerin de politik olduğunu düşünüyorum. Bazen sahnede neyi göstermediğiniz, neyi eksik bıraktığınız da politik bir tercih oluyor.
Hatta doğrudan politik içeriği olan oyunları kendi bağlamları dışında oynamak da bunu seçmek de politik bir karar. Örneğin yenilerde İstanbul’da Satıcının Ölümü gibi bir metnin tartışmalı bir prodüksiyonla sahnelenmesi… Bence bu oyun bu şekliyle Ankara’dan çıkmazdı. Çünkü Ankaralı tiyatrolar dramaturjiden iyi anlar, genellikle böyle hatalar yapmaz, bu tercihin neden problemli olabileceğini kavrayabilecek kadar üzerine düşünmüş olurlardı. En azından birbirini yakın görüp, dostça uyarırlardı. Ankara’daki küçük tiyatro ortamını bu yüzden çok kıymetli buluyorum.
Türkiye’de “düşünen tiyatro” neden sınırlı?
Türkiye’de “düşünen tiyatro”nun sınırlı kalmasının sebeplerinden biri de düşüncenin hâlâ büyük ölçüde metin üzerinden kurulması. Oysa performansın kendisi de düşünebilir. Beden düşünebilir, mekân düşünebilir. Bana bunu Ankara gezmelerim öğretti. Ama dramaturjiyi hâlâ metni açıklayan bir araç gibi görüyoruz. Halbuki dramaturji, sahnede olan biteni kuran bir yapı. Bu bakış değişmediği sürece tiyatronun düşünsel potansiyeli de sınırlı kalıyor.
Disiplinlerarası çalışmalar sizin için ne ifade ediyor?
Benim için disiplinlerarası olmak hiçbir zaman bir hedef olmadı. Bir şeyi anlamaya çalışırken tek bir alan yetmemeye başlıyor sadece. Bu yüzden matematikle, antropolojiyle, görsel sanatlarla temas etmek bir tercih değil; düşünmenin doğal bir genişlemesi.

Ankara kendini hemen açan bir şehir değil. Ama gören gözler için çok şey var. Aynı anda farklı zamanları, farklı hayat ihtimallerini ve farklı estetik rejimleri taşıyan bir yoğunluk sunuyor. Belki de bu yüzden, Ankara’da tiyatro yapmak biraz ısrar etmek gibi. Benim gibi bu ısrarı sürdüren çok kişi var bu kentte. Dolayısıyla biz doğru yerde, kendi merkezimizdeyiz.”
Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?
Son yönettiğim oyun da yine Ankara ile ilgili: Tümülüs. Köylerde eskiden oynanan seyirlik oyunların katman katman açılıp bugüne bağlanması üzerine kurulu bir iş. Ama sahne kiraları ve özel tiyatronun zorlukları nedeniyle maddi destek olmadan artık oynayamayacak bir noktadayız. Bu yüzden Ankaralı dostlarımızla, özellikle sahne sahibi dostlarımızla dayanışmak istiyoruz. Oyunu Instagram’da Zamban Perform hesabımızdan inceleyebilirler.
Bugün Ankara’da tiyatro yapmak neden hâlâ anlamlı?
Ankara kendini hemen açan bir şehir değil. Ama gören gözler için çok şey var. Aynı anda farklı zamanları, farklı hayat ihtimallerini ve farklı estetik rejimleri taşıyan bir yoğunluk sunuyor. Belki de bu yüzden, Ankara’da tiyatro yapmak biraz ısrar etmek gibi. Benim gibi bu ısrarı sürdüren çok kişi var bu kentte. Dolayısıyla biz doğru yerde, kendi merkezimizdeyiz.
(Kaynak: Solfasol)



