Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi: Madalyonun öteki yüzü
Onları bu çıkmaz sokakta birer kurbana dönüştüren şey kişisel tercihleri değil. Bu hikaye o kadar da kişisel olamaz. Bu korkunç bağımlılığın esas sebebi sistemin dayattığı bir çıkışsızlıktır. Peki böyle bir hikayeye gülebilmeyi nasıl başaracağız?”
BEYZA YILDIRIM
Günümüzde sıkça karşılaştığımız bir tabir var: “Yaşadığın her şeyin sebebi politik.” İçtiğimiz sudan, aldığımız nefese kadar her şeyin politik bir temele dayandığı bir dünyada yaşıyoruz. Fakat hayatlarımızı çevreleyen bu politik gerçeklik tam da bu düzenden beslenenlerin kurduğu yoğun bir sis perdesinin ardında kalıyor. İktidar mekanizmalarının uyguladığı çeşitli manipülasyonlar nedeniyle yaşadığımız ekonomik buhran, sosyal adaletsizlik, ırkçılık ya da bağımlılık gibi ağır sorunların kökündeki asıl politik nedenleri teşhis etmemiz zorlaşıyor. Manipülasyon, bilinçli bir şekilde kullanılan tehlikeli bir silahtır; iktidarlar ise bu silahı kitleler üzerinde en ustalıkla kullanan büyük illüzyonistlerdir. Nihayetinde illüzyon yaratmak, kötü gidişatı maskelemek ve gerçeği görünmez kılmak için kullanılan en etkili yöntemdir. Öyle ki bu yönteme doğrudan maruz kalan halk, madalyonun öteki yüzünü görmeye fırsat bulamadan yaratılan sis perdesinin içinde boğulma tehlikesiyle baş başa kalıyor. İşin en acı tarafı ise birey bu sis içinde boğulurken, yaşadığı tüm bu yıkımın kendi kişisel başarısızlığı olduğu yanılgısına kapılarak asıl suçluyu tamamen gözden kaçırabiliyor.
İngiliz yazar Ed Edwards’ın kaleme aldığı, Ara Sahne ve Mundial Yapım ortaklığıyla sahnelenen Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi, bahsi geçen bu sis perdesinin aralanması için sahnelerde bir ışık niteliğinde yerini alıyor. Oyun, Mandy ve Neil adlı iki eroin bağımlısının hikayesi üzerinden, 80’ler İngilteresi’nin sosyo-politik atmosferini çarpıcı bir dille yansıtıyor. Devlet şiddeti, iktidar baskısı, bağımlılık ve işçi sınıfının çöküşü gibi ağır konuları odağına alan eser, Thatcher dönemi İngilteresi’ndeki bu kavramları, bizzat bu sürece maruz kalanların ve mağdurların perspektifinden tüm sarsıcı boyutuyla ele alıyor.

UÇURUMA SÜRÜKLENEN BİR KUŞAK
1875 yılında eroinin keşfedilmesiyle başlayan oyun, keskin bir zaman atlamasıyla izleyiciyi 1981 yılının İngiltere’sine davet ediyor. Burada, eroin bağımlılığının pençesinde kıvranan, geleceği ellerinden alınmış bir neslin temsilcileri olan Mandy ve Neil ile tanışıyoruz. Bu neslin adeta feda edilişinin arkasında temel sebep olarak dönemin Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakanı Margaret Thatcher ile onun yönetiminde hayata geçirilen sert ekonomik kararlar büyük rol oynuyor. Oyun bu politik tercihlerin sosyal yapı üzerindeki yıkıcı etkilerini ve bir kuşağın nasıl sistematik bir şekilde uçuruma sürüklendiğini gözler önüne seriyor.
İktidar olduğu dönemde Thatcher’ın serbest piyasayı güçlendirme hamleleri, devlet teşebbüslerini özelleştirmesi ve İngiltere ekonomisini sanayi odaklı bir yapıdan finans ve özel girişim merkezli bir modele dönüştürmesi İngiltere’de Manchester ve Liverpool gibi işçi sınıfının yoğun olduğu bölgelerde sosyal eşitsizliğin derinleşmesine yol açan büyük hamleler olarak bilinir. Bu derin ayrım geniş kitlelerce başkaldırılması gereken yapısal bir adaletsizlik olarak algılanırken muhafazakâr çevrelerce İngiltere ekonomisinin kaçınılmaz modernleşmesi olarak nitelendirilen iyimser bir noktada konumlandırılıyordu. Bizler tam da buradan hareketle Mandy ve Neil üzerinden, bu iki zıt kutbun arasında ezilenlerin, yani ‘modernleşme‘ adı altında feda edilenlerin hikâyesini adım adım takip ediyoruz. Onların savrulan yaşamları sistemin tepesinde alınan ekonomik kararların, toplumsal tabanda nasıl kanlı canlı birer yıkıma dönüştüğünü gösteren sarsıcı bir neden-sonuç ilişkisini gözler önüne seriyor.
Mandy ve Neil, Thatcher, kararlarının gölge düşürdüğü yaşamlarında bağımlılıkla mücadele ederken birbirlerini buluyorlar. Olay örgüsünde ikisinin de çocukluklarına referans veren flashbackler yer alıyor. Çocukluklarında sıradan birer çocuk olan Mandy ve Neil, bulundukları sosyo-ekonomik ortamın çalkantılı hali yüzünden sistem tarafından yutulma raddesine geliyorlar. Sistemin yutmaya çalıştığı birçok insandan sadece ikisi olan Mandy ve Neil’in birbirlerine yaklaşımı da tıpkı içinde bulundukları ortam kadar karmaşık ve toksik bir hal alıyor. Aşk, zayıflığı beraberinde getiren çok güçlü bir duygu. Bir çeşit zaaf gibi görünen bu duygu, içine çektiği kişiler için değişmeyi zorlayacak ve sorumluluk almayı beraberinde getirecektir. Mandy ve Neil de bunun farkında olarak birbirlerine yaklaşıyorlar. Mandy bu duygunun yarattığı gücü korkutucu bulurken Neil, Mandy’ye duyduğu içinden çıkılamaz aşkı onları bataklıktan çıkaracak bir kurtuluş fırsatına çevirmenin yolunu arıyor. Mandy’ye birlikte bağımlıların katıldığı iyileşme terapi gruplarına katılabileceklerini söylüyor. Mandy ise içinde bulunduğu sosyo-ekonomik şartların ağırlığını ve sistemin üzerlerindeki baskısını daha fazla hissettiğinden, bu sistemde iyileşebilmeyi bir ütopya olarak görüyor. İki karakter arasındaki bu karar anları ve dramatik kırılmalar, bireysel bir çıkmazdan ziyade, tıpkı arka planda çalan bozuk bir plak misali hiç susmayan politik bir bağlama oturuyor. Yazar, bu çatışmada ve oyunun diğer bütün çatışmalarında temelde şu soruyu kendimize yöneltmemizi istiyor: “İnsan yaşamında bağımlılık diye adlandırdığımız olguda kişisel bir zaaf ya da başarısızlıktan söz edilebilir mi? Yoksa her şey daha geniş bir perspektifte içine itilmeye mecbur bırakıldığımız bir düzenin sonucu mu?” Oyun bu bağlamda, birinci katmanda bir çeşit bağımlılık ya da aşk hikayesi gibi görünse de metnin dramatik çatışmasında bize sunduğu şey bu iki kavramdan çok daha fazlası.

THATCHER GO OUT!
Yönetmenliğini Uğur Uzunel’in üstlendiği oyunun reji tercihleri metnin sunduğu tüm bu açmazları ve bizi baş başa bıraktığı soruları eksenine alıyor. Bir çeşit belgesel niteliği taşıyan yapımda Uzunel rejisiyle oyunun barındırdığı dramı ve mizahı sahnede harmanlarken, bütün bu kavramlar ve aralarındaki ilişkiler ağının seyirciye aktarımı konusunda gayet açık bir köprü kuruyor. Metnin anlatım dilinin sahnede Brechtvari bir yabancılaştırma mekanizmasıyla inşa edilmesi, dördüncü duvarın yıkılarak seyirciyle mesafenin kalktığı anlar ve Mandy ile Neil’in kendilerinden üçüncü bir kişi gibi bahsetmesi gibi unsurlar seyircinin dramatik olanla özdeşleşmeden odağının asıl meselede kalmasını sağlıyor.
Salona girdiğimizde, Thatcher İngilteresi’nin Manchester sokaklarından birinde buluyoruz kendimizi. Fakat bu sokak, dönemin sosyo-politik ortamına göndermede bulunan, “Coal not Dole” ve “Thatcher Go Out” gibi Thatcher karşıtı söylemlerin yer aldığı afişlerle dolu. Metnin kurduğu evreni destekleyerek gayet işlevsel bir noktada tasarlanan dekor hem içinde bulunulan dönemin kaosunu hem de oyunun direniş damarını görünür kılmada önemli bir rol oynuyor. Işık tasarımı ise hem dekoru hem de anlatıyı bütünleyen bir noktada konumlanıyor. Sahnenin tam ortasında boyutları birbirinden farklı floresanlarla dekora entegre edilen ışıklar, oyunun geçtiği atmosferi yaratmada dramaturjik bir işleve sahip. Oyunun kırılma anlarında -Neil’in kısa süreli ölümü, halkın direniş için polisle karşı karşıya geldiği anlar gibi- devreye giren ışık değişimleri işçi sınıfı mahallelerinde yaşanan kaotik atmosferi yansıtmakla beraber, anlamın yeniden üretilmesi ve desteklenmesi konusunda büyük bir katkı sağlıyor. Oyunun dekor tasarımında Polat Canpolat, ışık tasarımında ise Eren Uğurhan yer alıyor.
Oyunda Neil’e Canberk Gültekin, Mandy’ye ise Gözde Mutluer hayat veriyor. İkilinin gerek birbirleriyle gerekse bireysel olarak karakterleriyle kurdukları dinamik ilişki, oyunun izleğini oldukça özel bir noktaya taşıyor. Gültekin’in Neil’de yakaladığı duygusal ve sarkastik tarafı, bir bağımlının refleksleriyle harmanlayıp jest, mimik ve beden diliyle sahneye taşıması; Mutluer’in de Mandy’nin delilik haliyle maskelediği o kırılgan direnişini kendi bedensel ifadesi üzerinden var etmesi ve iki karakterin birbirleriyle bu bağlamda kurdukları ilişki metnin vadettiği o kaotik ve toksik aşkı seyirci için tamamen somut kılıyor. Yapısı itibariyle ileriye ve geriye atlamaların bulunduğu, parçalı ve dördüncü duvarın yıkıldığı bir anlatıya sahip olan oyunda ikili; sahnede hem karakterleri var ediyor hem de bu anlatı formunun oyun boyunca zedelenmeden, akıcı bir şekilde sürmesini sağlıyor. İkilinin uyumlu ve ritmi sekteye uğramayan performansı, seyirciyi karakterlerin dünyasına ve çıkmazlarına tanık ederken, diğer yandan sahnelemenin hedeflediği o mesafeli/eleştirel bakışı görünür kılmada başarılı bir rol üstleniyor.
Bütün unsurlar göz önünde bulundurulduğunda Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi, gerek metnin açmazlarını somutlaştıran sahneleme tercihleriyle gerekse oyuncuların karakterleri ve metnin yapısını sırtlayan yüksek performanslarıyla epik tiyatronun unsurlarından besleniyor, sağlam bir sahne estetiği inşa ederek seyirciyi politik bir yüzleşmeye davet ediyor.
Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi, 6 Haziran’da Pax Sahne’de. Biletler Tiyatrolar‘da.

“Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi”
Yazar: Ed Edwards
Çevirmen: Zeynep Anacan
Yönetmen : Uğur Uzunel
Yönetmen Yardımcısı: İris Gürçay, Derya Sönmez, Doğan Üstünyavuz
Dekor&Kostüm Tasarımı: Polat Canpolat
Ses Tasarımı&Müzik: Utku Güçoğlu
Hareket Tasarımı: İlyas Odman
Işık Tasarımı: Eren Uğurhan
Afiş Fotoğrafı : Deniz Gaflen
Reji Asistanı : Fatima Kocaoğlu
Işık Asistanı : İrem Fıçıcıoğlu
Oyuncular: Gözde Mutluer, Canberk Gültekin




