Ya devlet ya şirket: Bağımsız tiyatronun kamusallık davası
Krom Dergi, 11. sayısında “Sanat kaç para?” başlığıyla sanatın ekonomisine dair özel bir dosya yayımladı. Mustafa Kara bu dosyaya bağımsız tiyatronun kamusal niteliğini ele aldığı yazısıyla katkıda bulundu. Ödenekli–özel tasnifinin kör noktasını göstererek “Bir tiyatronun şirket mi yoksa kamusal aktör mü olduğuna kim, nasıl karar verecek?” diye soran bu yazıyı, Krom Dergi’nin izniyle aynen yayınlıyoruz.
MUSTAFA KARA
Sahne ışıkları henüz yanmamış. Kadıköy’de bir bağımsız tiyatronun girişinde, “gişe” diye anılan ama gerçekte bir laptopla bir defterden ibaret köşede, sahnenin işletmecisi telefonuna bakıyor. Biletinial paneli açık: 8 bilet. Yan sekmede Instagram, sabahki paylaşıma iki yorum. Üst sekmede üç beş gazeteciye gönderilen basın bülteni; cevap gelmemiş, gelmeyeceğini biliyor zaten. Mahallenin bir köşesinde geçen yıl kapanan bir sahnenin yerinde tadilat tabelası duruyor, başka bir köşesinde yeni bir sahne açılmış; bu döngü artık herkesin alıştığı bir tempoda dönüyor.
Aynı saatlerde, karşı yakada bambaşka bir manzara: Zorlu PSM’nin 2200 kişilik salonu hıncahınç dolu. Biletli seyirci, sponsor davetlileri yerlerini almış. Milyonlarca lira harcanmış prodüksiyon, ünlü isimlerle pazarlanan reji, ön sıralarda en kurumsal davetliler. Girişi, fuayesi ışıl ışıl; mağazalar, kafeler, barlar arasından geçilerek gidilen sahne ülkenin en büyük birkaç sahnesinden biri.
Biraz ilerde ise inşaatındaki işçi ölümleriyle bilinen bir başka “rezidans/ iş merkezi”nin altındaki ödenekli tiyatro sahnesi perde açıyor. Bu sahne de bilet satış sitesine ait sinema salonları ile komşu. Her bir bileti yüzde 90’ın üzerinde oranla kamu bütçesinden finanse edilen, tüm prodüksiyon ve mekân giderleri kamu kaynaklarıyla karşılanan bir başka “büyük” oyun burada perde açıyor.
Üç farklı ekonomik düzlem; “Tiyatronun Altın Çağı” başlığı altında, “tiyatroda izleyici patlaması” veri setiyle sunuluyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2025 istatistiklerini açıklarken hazırladığı bülten yüzde 1,6’lık izleyici artışını dahi süslüyor, püslüyor, “sinemanın karşısında tiyatronun zaferi” olarak sunuyor. Geçen sene bu artış yüzde 28,2’ymiş, ne gam! Bu veriyi bültene yazmazsan, hangi gazeteci dönüp bakacak, karşılaştırma yapacak sanki? Seyirci artışı dediği devlet ve belediye tiyatrolarında; özel tiyatrolar tarafında büyük bir düşüş var. Üstelik, o en büyük salonlarda, milyonlarca liralık prodüksiyonlarla ve binlerce liralık biletlerle perde açan özel tiyatrolar da bu “düşüş”e dâhil! Yani bağımsız tiyatro için düşüş, verilen rakamın çok daha ötesinde, çok daha trajik boyutlarda.
SANATÇI, TACİR, AMELE: TASNİFİN KÖR NOKTASI
Önce meseleyi telhis edelim. “Sanatın kutsallığı” ve toplumsal işlevinden dem vurularak “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir tiyatro ekosistemi” yanılgısı yaratılıyor. Bunun doğal sonucu olarak dev bir “doğru bilinen yanlışlar kümesi” var karşımızda.
Türkiye’de tiyatro alanı yıllardır iki kategoride tasnif edilegeliyor: Ödenekli tiyatrolar ve özel tiyatrolar. Devlet bütçesini kullanarak “vazifeli” ve “devlet memuru” olarak tiyatro yapan kurumlar ile ticarethane muamelesiyle, “tacir” sıfatıyla herhangi bir ticari işletmeymiş gibi muamele gören ve vergi mükellefi olan kurumlar. Biri halkın vergileriyle tiyatro yapan “sanatçılar”a sahip, diğeri bizatihi vergi mükellefi olan tacirlere, az sayıda da SGK’lı işçilere. Büyük çoğunluk da “yevmiyeli amele”. Sanatçılar bir tarafta; tacir ve ameleler öbür tarafta!
Şöyle örnekleyelim: Özel tiyatroların 2024-2025 sezonunda 4 milyonu aşkın izleyiciye ulaştıklarını düşünürsek ve bilet bedelinin önemli bir kısmının farklı isimler altında devletin kasasına gittiğini hesap edersek, az bir paradan da söz etmiyoruz. Devlet Tiyatroları bütçesinin epey bir bölümünü karşılar bu meblağ! Bu kısım aklımızda dursun.
Gerçek şu ki, bu ikili tasnif de bugünün gerçekliğini karşılamıyor. “Özel tiyatro” diye aynılaştırılan kategoride en az iki farklı düzlem var. Giderek kapasitesini, izleyici sayısını, salon/ koltuk hâkimiyetini artıran ticari tiyatro, siz isterseniz endüstriyel deyin, belirgin bir aktör olarak piyasayı domine ediyor. Bu yapı sadece bağımsızların alanında kalmıyor, ödenekli tiyatroların alanında da kendini göstermeye başlıyor. Yapımcı olarak doğrudan sermaye gruplarının yer aldığı oluşumlar bir tarafa, sponsorluk anlaşmaları, farklı ortaklıklar ve yapımcı şirketlerin kurduğu ticari ilişkilerle gelişen bu yeni ağ, bazen sanatsal değeri yüksek yapımlar, bazen de piyasa işi ucuz komediler olarak karşımıza çıkıyor. Kamuya ait salonlarda da görüyoruz, sermayeye ait dev AVM’lerin içindeki performans merkezlerinde de, hatta 2500 izleyici kapasitesi bile yetmediği durumlarda konferans, kongre ve konser salonlarına taşınıyor bu işler.
Ve üçüncüsü, ki bu yazının asıl meselesi de bu kısımdır, kamusal bir işlev taşımakla birlikte yasal-mali çerçevede “şirket” sayılan, hem devlet desteğinden hem de sermaye finansmanından yoksun bırakılmış bağımsız sahneler. Üretimlerinde, tüm olanaksızlıklara rağmen, sanatsal kaygılar ön planda; yaratıcılık ve adanmışlık temel değerler ama sorsan “tüccar” olan da bunlar! Bağımsız tiyatro kategorisinin mali tablosu, SoFİ olarak yayımladığımız Tiyatro Sahnelerinin İletişim Alışkanlıkları araştırmasında açıkça görülüyor aslında. İstanbul’daki 68 bağımsız sahneyle yaptığımız görüşmelere göre sahnelerin yüzde 88,2’si herhangi bir sponsorluk ya da bağış desteği almıyor. Alanlar da çok cüzi desteklerle yetinmek zorunda kalıyor. Yüzde 73,5’i ya hiç tam zamanlı çalışan istihdam etmiyor ya da tek bir kişiyle dönüyor. Faal bir tiyatro sahnesinden söz ediyoruz bakın; “ışıkçı, sesçi, yer gösterici, gişeci” gibi temel kadrolar dahi yok. Ya yevmiyeli ya gönüllü çalışanlarla yürüyor bu işler. Çoğunlukla da kiralayan topluluktaki sanatçılar bu işleri üstleniyor. Bağımsız sahnelerin yüzde 75’i kurumsal bir iletişim stratejisinden yoksun olduğunu söylüyor; yüzde 82,4’ü iletişim işlerini ekipten birinin “ek görev”i olarak sürdürüyor. Düzenli istihdam yaratamayan, profesyonel ekip kuramayan, tanıtım altyapısına yatırım yapamayan tiyatro sahneleri bunlar. Araştırma boyunca defalarca duyduğumuz “el yordamıyla yapıyoruz” cümlesi bir üslup tercihi değil; yapısal mahrumiyetin sıradanlaşmış adı.
Karşılarındaki devlet ve sermaye gücünü yeniden hatırlayalım! Sıklıkla şunu duyuyoruz: “Özel tiyatro tanımı tamam da ticari tiyatro mu, bağımsız tiyatro mu, nasıl anlayacağız?” Bağımsız tiyatro da onu diyor işte, bunun tasnifini yapalım, yasal zeminini kuralım, tüccar olan ile kamusal olan yasal olarak da ayrışsın. Fransa’daki scène conventionnée etiketi, Anglosakson dünyadaki kâr amacı gütmeyen statüsü ya da Almanya’daki freie Szene destek mekanizmaları; pek çok yolu var bunun. Türkiye’de böyle bir mekanizma inşa edilene kadar hislerinize güvenebilirsiniz, biraz dikkatli bakmanız kâfi aslında, gerçek su gibi berrak!
REPERTUVARI KİM YAZIYOR: YÖNETMEN Mİ, YATIRIMCI MI?
Bağımsız tiyatronun yaşadığı krizi, sermayenin tiyatro alanında son yıllardaki giderek artan varlığından azade olarak tartışmak mümkün değil. Zorlu PSM’de Satıcının Ölümü prömiyer yapmadan hemen önce yazmıştım: Zorlu PSM yapımcılığında, Rönesans Holding sponsorluğunda, 2200 kişilik salonda, kısıtlı görüş biletinin bile 2250 lira olduğu ve sahnenin tam ortasında “Apartman inşaatlarına karşı yasalar çıkartılmalı!” diye haykıran bir oyun! Mekân; kamu arazisine, özel tahsis kıyakları ve devlet bankalarından alınan kredilerle dikilen devasa bir AVM’nin içinde. Yaşattığını anlatan, anlattığını yaşatan bir yapı! “Bu acaba, bağımsız tiyatro mu, ticari tiyatro mu?” diye sorabilir miyiz hâlâ?
Sermayenin alana girişi, geleneksel sponsorluk biçimini çoktan aşıp tiyatronun ekonomik ekosistemini yeniden tanımlayan bir gerçekliğe dönüştü. Bilet satış platformlarının “ünlü öncelikli” editöryal politikaları, ödül sistemlerinin büyük bütçeli yapımları öne çıkaran kurguları, kültür-sanat medyasının sponsorlu projelere ayırdığı yer, AVM içine kurulan büyük ölçekli sahneler; hepsi ekosistemi aynı yöne çekiyor. Bir tarafta bütçesini kamudan, öbür tarafta sermayeden alan iki kanat tiyatro alanının ekonomik ana eksenlerini oluştururken, bu eksenin dışında kalan bağımsız sahne ve topluluklar yalnızca görünürlük açısından değil, hayatta kalmak için kaynak yaratma bakımından da yapısal bir dezavantajla baş başa. Mesele yalnızca kaynak meselesi de değil üstelik. Sermayenin alana girişi, “izleyici böyle istiyor” söyleminin kurumsallaşmasını, “satacak oyun” baskısının yaygınlaşmasını, repertuvar tercihinin piyasa sinyalleriyle şekillenmesini birlikte getiriyor. Bir yanda İngiltere’den ünlü yönetmen ve tasarımcıları getiren sistem, öte yanda popülist adımlar atarak müsamereden hâllice işlerle binlerce kişilik salonları dolduruyor. Yapımcılık sistemi, oyunun ne olacağına, kimle yapılacağına, hangi sahnede oynanacağına dair kararı sanatçıdan alıp yapımcıya, yatırımcıya devrediyor. Bu süreç bağımsız sahnelere doğrudan bir yıkım gibi değil; yavaş yavaş gerileyen bir ufuk çizgisi olarak yansıyor.
Şimdi asıl soruya gelelim: Bağımsız tiyatro neden desteklenmeli? Yanıt, “Yazıktır onlara.” ya da “Sanatçılar yoksul kalmasın.” gibi bir acıma cümlesine indirgenemez. Bu toplumun mu bağımsız sanata ve sanatçıya ihtiyacı var, yoksa sanatçının mı bu topluma? Kuşkusuz ilki. Bağımsız tiyatro, kamusal bir işlev taşıdığı için, toplum yararına bir iş yaptığı için desteklenmeli. Hak temelli içerikler, çoğulcu temsiller, kentin farklı mahallelerine yayılmış kültürel altyapı, alternatif estetik araştırmaları, izleyiciyle birebir kurulan bağlar, eleştirel düşüncenin sahnedeki karşılığı, kültürel zenginliğin sahneye yansıması… Bunların hepsi tek tek tiyatro topluluklarının özel girişimleri değil, kentin ortak kültürel sermayesini oluşturan kamusal faaliyetler.
BİR TİYATRO YA DEVLETTİR YA ŞİRKETTİR! ÖYLE Mİ SAHİDEN?
Aslında mesele “özel-ticari” tartışması değil, “özerk-kamusal tiyatro”yu var etme ve yaşatma meselesidir. Ne yazık ki, Türkiye’nin yasal-mali çerçevesi, bu konumu tanımıyor. Bir tiyatro ya devlettir (ödenekli), ya şirkettir (özel). “Özerk-kamusal” diye bir kategori yoktur, kâr amacı gütmeyen şirket yapısı yoktur, sanatsal faaliyet kamusal bir iş olarak tanınmamaktadır. Bu yasal körlük yalnızca bir isimlendirme meselesi değil. Vergilendirmeden kamu desteklerine, yerel yönetimlerin tavrından toplumun yaklaşımına her aşamada kendini gösteriyor. Ödenekli tiyatronun biletinin yüzde 90’dan fazlasını bütçeden finanse eden devlet, özel tiyatrolardan aldığı vergilerle bilet paralarının önemli bölümüne el koymaktadır.
Bağımsız tiyatroyu “hayatta kalma mücadelesi”ne mahkûm eden bu yapı kendiliğinden ya da kazaen oluşmadı. Hem devletin hem yerel yönetimlerin hem de şimdilerde sermayenin kültür alanına serbest girişine yol açan adımlar birer politik tercihtir. Kamusal kültür alanını giderek piyasaya terk eden kültür politikası, ödeneklilerin dışındaki tiyatroları sadece “ticarethane” sayan vergi ve teşvik mevzuatı, kültür-sanat kaynaklarını birkaç merkezde toplayan teşvik mekanizmaları; bunların hepsi bu politik tavır doğrultusunda bir tiyatro ekosistemi inşa etmiştir ve etmeye de devam etmektedir. Tüm bu müsebbiplerin ortak paydası, bağımsız tiyatroya kamusallığını tanımayı reddeden merkezî iktidar aklıdır. Kapitalizmdir, serbest piyasadır.
Akşamın oyunu bitti, salon boşaldı diyelim. Herkes yarına dair kaygılarla kendi yoluna. Üç farklı sahne, üç farklı düzlem, hepsi aynı kentin kültürel hayatının parçası. Sorulması gereken, “Bağımsız tiyatro nasıl ayakta kalır?” sorusu kadar, “Toplum kendi kamusal-özerk tiyatrosuna ne borçludur?” sorusudur. İlk sorunun yanıtı tiyatrocuların ve az sayıdaki duyarlı izleyicinin dayanışmasında aranabilir; ikinci soruya yanıt vermek içinse meseleye politik bir perspektiften yeniden bakmak şart: Bir tiyatronun “şirket mi yoksa kamusal aktör mü” olduğuna kim, nasıl karar verecek? Vergi dairesi mi, izleyici mi, yoksa nihayet kurmayı başardığımızda bir kültür politikası mı? Bu soruyu sormak dahi bugün başlı başına bir kamusallık talebi.
Kamu demek, herkes demek. Devlet, yerel yönetimler ve sermaye kendi tiyatrolarına sahip çıkarken, bağımsız tiyatroların kamusal niteliğine kim sahip çıkacak peki?



