Beyoğlu’nda Gizli Kanto: Özlenen teatora anlayışının miskiyle
İRİS BİLEN
Eğer bu yazıyı dramaturjik betimlemeler, oyuna dair teknik incelemeler ve soğuk, objektif bir eleştiri okumak için açtıysanız hemen kapatın. Zira bu yazıda, Beyoğlu’nda Gizli Kanto’nun bende uyandırdığı duyu ve duygularımdan bahsedeceğim. Bu oyuna yakışan ve kalbimin bir köşesine ebedi konumlanan hisler, yazıya dökmeye değer. Klasik bir eleştiri okumama konusunda anlaştıysak, devam edin.
Koku – Misk
İşitme – Cabaret
Görme– Işıltı
Tat– Krem Şokola
Dokunma- Pamuk Şeker
Merak etmeyin. Sizlere, ortaokulda bırakıp, tarihin tozlu sayfalarına gömdüğümüz biyoloji ders konularını anlatmayacağım bu yazıda. Her ne kadar yazının açılışı beş duyuya atıfla belki bu konuda yanıltıcı olsa da Baba Sahne’de yaşadığım ve beş duyumun da tatmin olduğu bu deneyimi anlatmanın en doğru yolu sanırım bu. Beş duyunun eş zamanlı hazzını sağlayan, Beyoğlu’nda Gizli Kanto.
Her ne kadar “misk” herkes tarafından bilinen, parfüm yapılında kullanılan bir maddeyi betimlese de hep nostaljik bir tını getirir kulağıma. Güncel Türkçede çok sık kullanılmadığı için mi böyle olur? Misk-i amber kelime grubunu akla getirip, Osmanlıcaya selam çakan “-i” ekini barındırdığı için mi? Bu soru şimdilik cevapsız kalsa da bu kelimenin zihnimin derin, tatlı köşelerinde yankılanmasına neyin sebep olduğu aşikâr. Beyoğlu’nda Gizli Kanto’nun koku belleğimden, o derin, nostaljik ve ancak kaliteli bir parfümde bulunacak “misk” i çağırması asla sebepsiz değil.
İşitme kısmına gelirsek… Bu yazıyı yazmak için defter ve kalemimi elime aldığımda (Evet, yaşlıyım ve illa bu biçimde yazıyorum) üstümde dün geceden kalan etkiyi pekiştirmek için güzel bir şarkı listesi hazırladım. Zira, bu Burlesk, Kabare, Kanto melezi listeden tatlı bir bahar meltemi gibi esen Fransız ve Türk karışımı şarkıların rüzgârı, Beyoğlu’nda Gizli Kanto’ya yaraşır bir notalar bahçesi oldu.

Pullar, payetler, oyun karakterlerinin mesleğinden, temsil ettiği şeye kadar en ince ayrıntıları barındıran ve muazzam bir işçilikle hazırlanmış kostümlerin yarattığı görsel şölen ise “gözlere bayram ettirme” deyiminin sözlük anlamı gibiydi.
Oyun içinde ikonik hale gelen ve romantik ilişki başlangıcının simgesine dönüşen “Krem Şokola” ise, oyuncular kaşıkladıkça sanki bizim kursağımızdan geçti. Geçmekle de kalmadı, o nostaljik tadını da bellekte bıraktı.
Narin, kırılgan ve her an avucumuzdan kayıp gidecekmiş hissi veren Yeşilçam aşkını izlemek ise bir pamuk şekere dokunmuş gibi hissettirdi insanı. Nazikçe dokununca yumuşak ama en ufak sert müdahalede topağa dönüşmesinden korkulan, ince ince örülen bir hikaye ile kalbimizi doldurdu.
Bu beş duyuya hitap eden ve “spoiler” vermemek için derin çabalarla yazılmış kısmı kenara koyup, bir tiyatro izleyicisi deneyimine gelirsek… Zevkler ve renkler kişinin beklentisine, yaşantısına göre şekilleniyor elbet. Benimse, bir izleyici olarak farkında olmadığım, Beyoğlu’nda Gizli Kanto’yu izleyince ayırdına vardığım bir beklentim/ihtiyacım varmış. Ve yaşadığım deneyim sayesinde, zihnimin bir köşesine saklanan bu isteğim tatmin buldu.
Son yıllarda epeyce deneyimlediğimiz post modern, daha black box sahnelerde izlemeye uygun, in yer face akımını dibine kadar hissettiren işleri bolca izledim. Dekor ve kostümün en minimalde tutulduğu, oyunculuk ve hikâyenin daha öne çıktığı yapımlar kişiyi başka yerlerden beslese de daha “bizden”, ortaoyunu, Yeşilçam esintilerini barındıran, güncel olaylara da yer veren ve eş zamanlı olarak dekor ve kostümleriyle seyir zevkini arşa çıkaran bir oyun izleme ihtiyacımı Beyoğlu’da Gizli Kanto’yu izleyince fark ettim.
Oyunu tek bir kelimeyle betimleyecek olsam “Bizden” derdim sanırım. Gerek işlediği konu gerekse eski Türk filmlerine/oyunlarına selam çakan aşk/hikâye düzlemi, evimizin bir parçası haline gelmiş tiplemeleriyle müthiş bir melez olarak kaldı belleğimde.

Oyun boyu ana eksende akan Marion/ Müjgan’ın hikayesini destekleyen yan kolların hiçbirinin atıl kalmaması beni etkileyen bir diğer unsur oldu. Her bir karakter/tiplemenin hikayesi ve oyunculuk bakımından işlenişi üstünkörü bırakılmamış ve her bir oyuncu bariz biçimde karakterini adeta bir başrol gibi sahiplenmiş bulunmakta. Bu noktada özel bir teşekkür Sofia’yı canlandıran Ece Kazımoğlu’na gitmek zorunda. Oyunculuğuyla göz dolduran Kazımoğlu’nda benim en çok dikkatimi çeken ve takdirimi toplayan kısımsa, toplumun güzellik standartlarının her bir zerresine uyan endamına rağmen “çirkin” olmaktan korkmadan rolünün hakkını vermesi. “Çirkin” olmaktan korkma, ne yazık ki kadın meslektaşlarımda üzülerek fark ettiğim bir durum. Ancak “Afet-i Devran” seviyesinde bir görünüme sahip olan Ece Kazımoğlu’nun bu konuyla alakalı hiçbir sorun yaşamaması ve mesleğini öncelemesi bu duruma dair bir şeylerin değişebileceğine inancımı tazeledi. Oyun içinde “estetik dışı” görünmesi gereken yerlerden çekinmeden, işini hakkıyla yaparak “Sümüklü Sofia”ya hayat veren Ece Kazımoğlu’nu bu sebeple zihnimin özel bir köşesine yazıyorum.
Oyunun ana karakterini canlandıran Sezgin Uzun Bekiroğlu ise, aurası ile seyirciyi adeta büyülüyor. Kulakta pas bırakmayan berrak sesi ve bir anını bile kaçırmak istemeyeceğiniz oyunculuğuyla, neden bu oyunun ana karakteri olduğunu net bir şekilde kanıtlıyor. Her anı yaşıyor ve diğer karakterlerin diyaloglarında bile, arka planda olsa dahi bir an bile boşa düşmüyor.
Birçok farklı tipleme/karakteri canlandıran Adem Yılmaz’a gelirsek… Bu insan üstü performanstan sonra seyirciyi “Umarım oyundan çıktıktan sonra hak ederek yiyeceği bol kalorili yemeği yapım karşılıyordur” diye düşündürüyor. Oyun içinde sayısız kez karakter ve kostüm değişimi yapan oyuncu, her bir rolü hakkını vererek sahneye getiriyor. Canlandırdığı tiplemelere hem kendi yorumunu katıyor hem de Arap Bacı gibi zihnimize kazınan hallerine de selam çakarak güzel bir karışım ortaya koyuyor.
Oyuna dair tek rötuşlama önerim ise, bazı anların gereğinden fazla hızlı akıyor olması. Gerek günümüz seyircisinin sabırsızlığı gerekse oyunun komedi ekseninde dönmesi sebebiyle, dramatik olabilecek birkaç anın tadını alamadan geçtiğini düşünmekteyim. Yine benzer şekilde, komedi izleneceğine dair seyirciyle yapılan sözsüz anlaşmanın, oyunun etkili anlarından bazılarının parlamasını düşürdüğü kanısındayım. Bu anlar atlanmadan ve sahnenin vadettiği duruma hizmet edecek biçimde yeniden gözden geçirilebilir. Ancak elbette yiğit ve yoğurt yemek denklemi, bakidir.
Lafın özü, bugüne kadar yazdığım birçok eleştiri/ oyun incelemesi arasında, ilk ve tek “ben” diliyle yazılan ve duyu/duygularımın ön plana çıktığı metin bu oldu. Sebebiyse aşikâr. Beyoğlu’nda Gizli Kanto, özlem duyduğumu bile bilmediğim bir “teatora” biçimini bana yeniden anımsatarak tatlı bir anı bıraktı bende. Böyle bir ihtiyacınız varsa, ya da belki siz de benim gibi eski ama “yeni” bir nefes görmek istiyorsanız sahnede, mutlaka kendinize bu iyiliği yapın ve Beyoğlu’nda Gizli Kanto’yu duyu belleğinize işleyin.
* Beyoğlu’nda Gizli Kanto’yu 9 Mayıs’ta Watergarden Performans Merkezi’nde, 21 Mayıs’ta Antalya Türkan Şoray Kültür Merkezi’nde, 4 Haziran’da Alan Kadıköy’de, 16 Haziran’da Baba Sahne’de izleyebilirsiniz.
“Beyoğlu’nda Gizli Kanto”
Yazan: Adem Yılmaz
Yönetmen: Zeynep Sevi Yılmaz
Yönetmen Yardımcısı: Merve Tokgöz
Dekor Tasarımı: Anıl Ateş
Kostüm Tasarımı: Sebla Bayoğlu Öktem
Işık Tasarımı: Tugay Boz
Müzik Tasarımı: Cem Kahraman
Koreografi: Taner Güngör
Afiş Fotoğraf: Emrah Yağız
Afiş Tasarım: Galip Aksular
Dijital İletişim Ajansı: Tatava Medya
Yapımcı: Map Production / Özde Demirtürk
Oyuncular: Sezgin Uzun Bekiroğlu, Adem Yılmaz, Barış Aytaç, Ezgi Oltes, Ece Kazımoğlu, Onur Erol, Sertan Özdemir

“Beyoğlu’nda Gizli Kanto”



