Şuan Okunan
Çağrılmayan Yakup: Bir hâl, bir var oluş

Çağrılmayan Yakup: Bir hâl, bir var oluş

Hem her türlü çağrılmanın olağan şekli, hem birinin olsun seslenmediği Yakup 13 yıldır sahnede. İpek Taşdan, gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış kurbağaların ve hiç çağrılmamış bir insanın, Yakup’un bitmeyen bekleyişini anlatıyor.

MUSTAFA KARA

Bir oyuncu neden ömrü vefa ettikçe bir şiiri sahnelemek ister ki? Yeni mezun bir genç oyuncu bir şiiri duyar duymaz güçlü bir sahneleme isteği duyabilir mi? Söz nasıl bir güç ki, böylesi sarıp sarmalayabilir insanı. İpek Taşdan ile Çağrılmayan Yakup’un hikâyesi biraz böyle. Güncel bir söyleşisinde uzun uzun da anlatıyor zaten, meraklısı okusun.

İronik olan Çağrılmayan Yakup gibi büyük bir görülmeme, fark edilmeme, anlaşılmama anlatısının böylesi etkileyici bir “anlama, fark etme, görme” hikâyesine konu olması. Bir kişi olsun Yakup diye seslenmezken, daha kimse adıyla çağırmamışken Yakup’u var eden şairin sözünün gücüyle, oyuncunun duyarlılık noktaları aynı noktada birleşiyor. Selim Can Yalçın rejisi ve Candaş Baş’ın hareket tasarımıyla ortaya çıkan Çağrılmayan Yakup, uzun soluklu özel bir oyun olarak iz bırakıyor.

Yakup, hepimizin bildiği ama çoğu kez adını anmaktan imtina ettiği o büyük yalnızlığın adı. İpek Taşdan, Edip Cansever’in “kurbağalara bakmaktan gelen” adamını sahnede cisimleştirirken, metnin ağırlığını fiziksel bir devinime dönüştürüyor. Sahnedeki minimalizm Yakup’un zihnindeki kalabalıkla müthiş bir tezat oluşturuyor görünse de, ışık oyunları ile kendini açık eden görünürlük çabası bambaşka çatışmalarını yolunu açıyor. Yakup çağrılmıyor bu sahnede, çünkü zaten orada. Gitmemiş ki gelsin, var olmamış ki yok olsun… Biraz İkinci Yeni gibi “anlaşılmaz” mı geldi? Hiç sanmam! Çok anlaşılır bir şiir, çok anlaşılır bir reji var ortada. Güçlü bir İkinci Yeni şiirinin nasıl oyunlaştırılabileceğine dair güzel bir fikir var hatta. Öyle alışageldik coşkulu, lirik, soldan soldan ses yükselten türden şiir okumaları bekliyorsanız, üzülürsünüz. Ama İkinci Yeni de üzer sizi zaten. Duende Sahne’de izlediğimiz şiirin ritminin oyuncunun nefesi ile birleştiği, görünmez kılınanın insan bedeninin devinimiyle görünür kıldığı sarsıcı bir sessiz haykırış.

Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç

Yakup!

Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım

Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim

Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım

Sonra bir güzel yıkanayım da.

Ben size demedim mi.”

ÜÇ YAKUP, ÜÇ VAR OLUŞ!

İpek Taşdan’ın 13 yıldır sahnelediği, sahneledikçe yeniden yeniden tanıştığı bir şiir Çağrılmayan Yakup. Edip Cansever’in 1966 yılında yayınlanan bu dramatik monoloğu, aslında sahnelenmesi oldukça riskli bir metin. Hem “her türlü çağrılmanın olağan şekli” olup, hem de daha önce hiç çağrılmamış olmayı nasıl anlatır ki bir tiyatro oyunu? Ne sesinizi titretip lirik okumalarla çağırabilirsiniz Yakup’u, ne de metot oyunculuğuyla gözleyerek bir Yakup çıkarabilirsiniz. Hele bir de o sözden sizin anladığınızı anlayacak bir “erkek” oyuncu bulamadıysanız; vay ki halinize. Bir kadın olarak şiiri üstlenmek, meseleyi cinsiyetten sıyırıp özneyi ortaya çıkarmak zorlu, ama hayati tercihler. Kendi adını bile karıştıran Yakup’un parçalanmış bilincini bir bedende gözlenir kılmaya, görünür kılmaya çalışmak az cesaret değil.

Söyleşisinde üç Yakup’tan söz ediyor İpek Taşdan. Birincisi “kurbağalara bakan, maruz kalan”, ikincisi “kendine dışarıdan bakan, yabancılaşan” ve üçüncüsü “bütün bu süreci bir bilinçle seyreden”. Duende Sahne’nin kısıtlı olanaklarıyla yaratılan eşsiz ışık tasarımı bu üçlünün altını belirgin çizgilerle çiziyor. Üç ayrı var olma hali bu, İpek Taşdan bunu “insanın kendi içinde çoğalması” olarak isimlendiriyor. Kendi içinde çoğalmak; ne büyük beceri, ne büyük ihtiyaç!

Burdayım, yani ben… evet, geliyorum

Lambayı söndürmesinler, geliyorum

Siz bütün lambaları yakın, evet

Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim?

Hayır, Yakup

Bazan karıştırıyorum.”

TAŞLAR, IŞIK, ZAMAN, AY VE GÜNEŞ

İpek Taşdan’ın sahnede 12 taşla kurduğu çember, bir zaman vurgusu değil, aksine bir zamansızlık manifestosu, kadim inanışlara bir gönderme gibi görünüyor. 12 taş olması da, şiirdeki Yusuf’a gönderme de boşuna değil. Bilirsiniz, Yusuf, Yakup’un 12 oğlundan biridir, en sevdiğidir. Kur’an’da der ki; “Bir gün Yûsuf, babasına (Yakup’a) demişti ki: Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm.” Temel ışık kaynağı Güneş, Yakup’tur bu bahiste; diğer ışık kaynağı Ay da Yusuf’un annesi. Yusuf’u kuyuya gönderen hikaye de, İsrailoğullarının 12 boyu da burada gizli. Kardeşleri simgeleyen 12 sayısının başka nerelerde, ne anlamlar taşıdığı zaten malumunuz.

İşte sahnedeki o taşlar, Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım” diyen Yakup’un zamanda ileri geri yolculuklarının simgesi. Sıklıkla anlam değiştiriyor, kendini yeniliyor. Şiirin akışı içinde yeni mekanlar kuruyor bu taşlar, tıpkı ışık gibi. 

Oyunun daha hemen başında, izleyici salona girerken bir köşede “duruyor” Yakup. Göz teması kuruyor, gözlüyor bir süre. Oyun sessizlikle başlıyor gibi görünse de “bekleme ve gözleme hali” izleyiciye durup düşünme fırsatı veriyor. Yakup da bizi görüyor. Sahne tasarımı da Yakup’un sıkışmışlığını besleyen bir unsur olarak kurgulanmış. Işığın sınırlı ve etkili kullanımı hem sahneye yeni boyutlar kazandırıyor, genişletiyor, ufku daha uzağa taşıyor, hem de ışıkla kurulan gelgitli ilişki Yakup’un oyun alanına dönüşüyor. Işık da, gölge de bir oyuncu gibi sahnede yerini alıyor. Klostrofobik bir sıkışmışlık hissini de, ufkun sonsuzluğunu da aynı küçük sahnede hissedebiliyoruz.

Ayrıca Bakınız

İpek Taşdan, Edip Cansever’in derinlik külliyatındaki ışıltılı bir taşı çıkarıp, sahnede yeniden parlatmayı başarmış. Şiir sahnelemelerine mesafeli duranları ya da daha ileri giderek bunu manasız bulanları dahi ikna edebilecek bir oyun Çağrılmayan Yakup. İzleyicinin kucağınaSiz en son ne zaman kendinizi bir yere ait hissetmediniz?” sorusunu bırakıp gidiyor.

80 yaşında da Çağrılmayan Yakup’u oynamak istediğini söylüyor İpek Taşdan. Yakup olmak bir “hal, bir var oluş” olduğuna göre her seferinde yeniden yeniden öğrenerek izlemek de büyük keyif olur sahiden. Yakup da bizi görür; “Tanrının ayak izleri!” diye bağırırız hem.

 

“Çağrılmayan Yakup”

Yazar: Edip Cansever

Yönetmen: Selim Can Yalçın

Hareket Tasarımı: Candaş Baş

Fotoğraf: Murat Dürüm

Oynayan: İpek Taşdan

Duende Tiyatro


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik