Sanki Yaşamışız Gibi: Sahiden buna “yaşamak” denebilir mi?
Yaşamanın en zor yanı da ne biliyor musun Ferda? Hep yaşamak zorunda olmak!”
BEYZA YILDIRIM
İnsan, hayatı boyunca bazen dışarıdan ona atfedildiği için bazense kendi isteğiyle gönüllü olarak birçok rolü üstlenmek zorunda kalır. Bu roller doğrultusunda doğru ya da yanlış pek çok eylemde bulunur ve eylemlerinin sonuçlarının sorumluluğunu üstlenir. Peki, insan tüm bu rolleri benimseyip eylemlerini gerçekleştirirken ne kadar özgür bir iradeye sahiptir? Bu sorunun cevabı çoğu zaman muğlaktır. Çünkü bazen kendi isteğimizle yaptığımız seçimlerin arka planında bile gizli yönlendirmeler, zorunluluklar ya da ilk bakışta fark edemediğimiz büyük manipülasyonlar olabilir. İnsan bunu kimi zaman ömrü boyunca fark edemez; kimi zamansa küçük bir farkındalık anı, içinde bulunduğu ve durmaksızın işleyen mekanizmanın en küçük ve en kolay harcanabilir parçası olduğunu anlamasını sağlar. Bu farkındalık anının ne getirdiği ve neyi götürdüğü ise büyük bir muammadır. Belki de bu muamma, illüzyon aynasının kırıldığı anda, insanın önündeki gerçekliğe gözünü dikip hem onunla hem de kendi yaşamıyla hesaplaşmasıyla çözülür—ya da çözülemez.
Yazar Fulden Aytaç’ın kaleminden çıkan Tiyatrobu.’nun yeni oyunu Sanki Yaşamışız Gibi, insanın içine düştüğü illüzyon aynasının kırılmasıyla gerçeklikle baş başa kaldığı anda yaşadığı dönüşümü bütün yönleriyle gözler önüne seriyor. Bir nalbur dükkânında geçen oyun, devlet–mafya ilişkisini ve bu ilişki üzerinden kurulan eril şiddet düzeninin etkilerini iki kadın karakter —Melahat ve Ferda— üzerinden ele alarak görünür kılıyor.
Sıradan bir mahallede, sıradan bir nalbur dükkânı işleten Melahat’in oldukça olağan seyreden bir günü, Ferda’nın gelişiyle altüst olur. Bu durumu, Ferda’nın özünde zaten altüst olan gerçekliği görünür kılan bir rol üstlenmesi olarak da okumak mümkündür. Henüz 20’li yaşlarında olan Ferda, kendisini takip eden birileri olduğunu söyleyerek aniden dükkâna sığınır. Melahat, gecenin bu geç saatinde gerçekleşen bu beklenmedik ziyaretten hoşnut olmasa da, bir yandan Ferda’ya acıdığı, diğer yandan durumu belli etmemek istediği için bir süre ona göz kulak olur. Ancak Ferda’nın dükkâna geliş amacı, hem Melahat’ın hem de Ferda’nın içinde bulundukları durumu daha da karmaşık bir hâle getirir.
Melahat, oyun boyunca Kerem adında biriyle sürekli iletişim hâlindedir. O saatte dükkânda bulunmaması gereken Ferda’nın varlığı, Melahat için büyük bir gerilim yaratır. Durumu Kerem’e bildiren Melahat, bir yandan da Ferda’yı kontrol altında tutmaya çalışır. Ferda ise Melahat’ın kendisini başından savdığı her an küçük nalbur dükkânında bir arayışa girer. O da zaman zaman telefonda—sonradan abisi olduğunu öğreneceğimiz—Fatih adında biriyle konuşarak durumu ona aktarır. Oyun ilerledikçe Melahat ile Ferda arasındaki gerilim giderek tırmanır. Melahat, Ferda’yı dükkândan göndermek için çırpınırken; Ferda ise orada kalabilmek için elinden geleni yapar.
Oyunun bu noktasında, iki kadının çabasının arka planındaki hikâye açığa çıkar: Kerem, nüfuzlu bir dernekte söz sahibi olan bir başkan yardımcısıdır. Fatih ise aynı konuma gözünü dikmiş bir başka kişidir. Görünüşte masum bir kuruluş olan bu derneğin çatısı altında, silah ticareti gibi büyük ve yasa dışı bir faaliyet yürütülmektedir. Bu ticaretin getirileri de tahmin edilenden çok daha büyüktür. Bunun farkında olan Fatih, bu ticaretin merkezi olarak seçilen, sıradan bir nalbur dükkânı olan Melahat’ın dükkânına, silahların yerini tespit etmesi için Ferda’yı gönderir. Amacı, burada saklanan teçhizata el koyarak Kerem’in yerine geçmektir.
Oyunun çatışmasının görünür hâle geldiği bu noktada, yazar perspektifi bilinçli bir şekilde bu eril şiddet tahakkümünün baskısı altındaki iki kadına çevirir. Melahat, çok küçük yaşta ailesini kaybetmiş, kimsesiz bir kadındır. Daha önce kocasının işlettiği nalbur dükkânının yönetimi, dernek üyeleri tarafından infaz edilen kocasının ölümünden sonra ona kalır. Yasa dışı düzenin aksamaması için adeta bir muhafız rolü yüklenen Melahat, aynı zamanda geçimini bu dükkân sayesinde sağladığı için onun varlığına tutunmak zorunda kalır. Ferda ise annesini küçük yaşta kaybetmiş; babası ve abisi Fatih’in ilgisizliğiyle büyümüş, eksiklik duygusuyla şekillenmiş bir kadındır. Bu iki kadını aynı noktada buluşturan şey, birbirleri aracılığıyla içinde bulundukları durumun farkındalığına varabilmeleridir.

Devlet yapılanmaları, ataerkil şiddet tahakkümünün en görünür alanlarından biridir. Bu tahakküm biçimi, kendi gücünü meşrulaştırabilmek ve sürdürebilmek için ataerkiyi merkezine alır; böylece karşısında duran ya da yönetimi altında bulunan herkese ve her duruma karşı zor kullanmayı meşru hâle getirir. Hem legal hem de illegal unsurları bünyesinde barındıran bu yapıdaki ikilik, tarafların birbirini meşrulaştırmasına hizmet eder ve zamanla birbirinden ayrılamaz bir bütün hâline gelir. Oyunda, “dernek” adı altında kurulan ve dışarıdan bakıldığında yasal görünen bu yapı, aslında büyük bir mafya mekanizmasının arkasına gizlendiği bir maske işlevi görür. Dernek kimliği sayesinde faaliyetlerini dikkat çekmeden sürdürebilen bu oluşum, devletin de dolaylı olarak çıkar sağladığı büyük ve yasa dışı bir iş olan silah ticaretini, yönetilenler arasındaki en savunmasız ve en zayıf halka üzerinden yürütmeye çalışır. “Hata kabul etmeyen” bu düzende meydana gelen en küçük aksaklıkta bile bedeli en zayıf olan öder. Çünkü bu sistemde küçük taşlar gelip geçici görülür; yaşamlarının bir değeri yoktur. Oyun ise onların gözünde sürmeli, her koşulda devam etmelidir.
Oyunun iki ana öznesi olan Melahat ve Ferda’nın bu düzen içinde birer piyon hâline gelmelerinin temelde iki motivasyonu vardır: Melahat’in kimsesizliği ve Ferda’nın, kız arkadaşıyla birlikte Fatih ve babasından uzakta yeni bir yaşam kurma isteği. Ancak meselenin derinine indiğimizde, her iki motivasyonun da özünde ekonomik yoksunluğa dayandığı görülür. Bu kirli düzenin “büyük taşları” kazancın asıl payını alırken, Melahat yıllarca bu işi “vatan, millet, Sakarya” gibi yüzeysel bir söyleme inandırılarak sürdürmesine rağmen, kalp ameliyatı için gerekli parayı bile bir araya getirememiştir. Ferda’nın ise bu iş karşılığında Fatih’ten talep ettiği miktar yalnızca 100.000 TL gibi görece düşük bir rakamdır. Tüm bu kirli mekanizmanın ve yarattığı etkilerin, yaşanabilir ve kendilerine ait bir hayat kurma arzusu taşıyan iki kadın üzerinden görünür kılınması, oyunun en çarpıcı yönlerinden biri olarak öne çıkar. İki kadının bu farkındalık anındaki kırılma, üstlendikleri rollerin ne için olduğunu sorgulamalarını sağlayan bir çözülme anını da beraberinde getirir.
Yönetmenliğini yine Fulden Aytaç’ın üstlendiği oyunda Melahat’e Şirin Öten, Ferda’ya ise Pelin Fahracı hayat veriyor. Şirin Öten, beden dili ve jestleri aracılığıyla, yaşadığı acı deneyimlerin ardından bir ömrü geride bırakmış ve kabuk tutmak zorunda kalmış Melahat’i başarılı bir biçimde canlandırırken; Pelin Fahracı ise Ferda’nın yolun henüz başında oluşunu ve toyluğunu, Melahat’in aksine hayata hâlâ umutla bakabilen yönünü yine beden dili ve jestleri üzerinden etkili bir biçimde kuruyor. İkilinin uyumlu performansı üzerinden inşa edilen gerilim ve bunu zaman zaman kırarak rahatlatan mizah unsurları dengeli bir biçimde kullanılıyor. Bu denge hâli, oyunun daha doğal bir anlatı yapısına kavuşmasına katkı sağlıyor ve oyunun izleğine olumlu yönde hizmet ediyor.
Uzam olarak bir nalbur dükkânında geçen oyunun dekor realizasyonu Şizen Sabahyıldızı tarafından tam da bu yapıya uygun bir biçimde gerçekleştirilmiş. Seyirci salona girdiğinde, her detayı ayrı ve incelikle düşünülmüş bir nalbur dükkânı ile karşılaşıyor. Oyun içindeki kullanım amaçlarına göre değiştirilebilen işlevsel dekor, farklı anlara hizmet eden ve yeniden anlam üreten bir noktada konumlanıyor. Oyuncular performanslarını bu alanda gerçekleştiriyorlar. Işık tasarımında Ayşe Sedef Ayter’in yer aldığı oyunda ışık da yine uzamın varlığına katkıda bulunmak üzere etkin bir şekilde kullanılıyor.
Oyunun akışına katkı sağlayan en önemli unsurlardan biri de ses ve efekt tasarımıdır. Güneş Bozkır’ın gerçekleştirdiği ses ve efekt tasarımı, oyunun giderek yükselen ritmine olumlu yönde etki ederken oldukça işlevsel bir noktada konumlanıyor. Rejide yapılan bir tercih doğrultusunda, Bozkır’ın tasarımıyla oyun boyunca adını duyduğumuz Kerem, Fatih ve çevresindeki karakterler bedensel olarak sahnede yer almak yerine yalnızca ses aracılığıyla, kapının dışında varlık gösteriyor. Aynı şekilde silah sesleri gibi üretilen efektler de bir yandan gerilimi belirli bir düzeyde tutarken, seyirciyi sahnenin dışında işleyen mekanizma üzerine düşünmeye sevk ediyor. Diğer yandan bu tercih, oyunun merkezinde yer alan iki özne Melahat ve Ferda’dan odağın kopmamasını sağlıyor ve dramaturjik açıdan metinle güçlü bir uyum içinde bütünleşiyor.
Hep yaşamak zorunda olmanın ağırlığını üzerinde hisseden ve sanki yaşamış gibi davranmak zorunda bırakılan herkesin trajedisi olan “Sanki Yaşamışız Gibi” 27 Nisan’da Bahçe Galata, 12 Mayıs’ta ise Pax Sahne’de.

“Sanki Yaşamışız Gibi”
Yazar/Yönetmen: Fulden Aytaç
Yönetmen Yardımcısı: Yusufcan Piyade
Oyuncular: Şirin Öten, Pelin Fahracı
Dekor/Kostüm/Afiş Tasarımı: Şizen Sabahyıldızı
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Hareket Tasarımı: Salih Usta
Ses/Efekt Tasarımı: Güneş Bozkır
Yapım Koordinatörü: Gamze Bayraktaroğlu
İletişim Danışmanı : Nazlı Eda Piyade
Asistan: Türker Özbuğutu, Dilara Deniz Doğan


