Bir Sonraki Durak: Sarı çizginin gerisinde, hayatın berisinde
On yıl duracağımı düşünmemiştim ama. Şimdi bakıyorum adım atmayı unutmuşum.”
MUSTAFA KARA
Metronun her peronunda sarı bir çizgi vardır. Anons şöyle der: “Lütfen dikkat! Can güvenliğiniz için peronlarda bulunan sarı çizgiyi geçmeyiniz.” Önce bir koruma talimatıdır, sonra bir alışkanlığa döner. Aslında geride kalmak her zaman korunmak değildir; bazen hayatın bir türlü başlamayan tarafında beklemektir. Hayatın berisinde beklemektir, çoğu zaman da gelmeyecek olan bir şeyleri… Gizem Alukan’ın yazıp Yasemin Çolak’ın sahneye koyduğu Bir Sonraki Durak, tam bu iki geride kalma halinin birbirine karıştığı yerde duruyor.
ART’ık Sahne’nin ilk yapımı olarak sahneye konan oyun, yerin altındaki bir metro istasyonunda iki nöbetçiyle, Ali ve Nazlı’yla tanıştırıyor bizi. Yer altındaki metro istasyonunun günlük rutini daha seyirci salona girerken kendini hissettiriyor, oyunun ilk dakikaları rahatsız edici düzeyde tekrarlarla geçiyor. Evet, bizi rahatsız eden bu tekrar metroda çalışan güvenlik görevlilerinin rutini. Aynı yolcu soruları, aynı anonslar, benzer ve sıkıcı muhabbetler. Zamanı yeniden düşündürüyor bu hal, metronun zamanı, vardiyanın zamanı, uykusuzluğun zamanı. İnsanı köşeye sıkışmış hissettiren bu döngü, herkesin bir yerlere gittiği metro istasyonunda sabit kalan iki insanı daha görünür kılıyor.
Bir Sonraki Durak, rutinin boğuculuğunu iki imgeyle bozuyor. İlk Hamlet’in o meşhur “Olmak ya da olmamak” tiradı: “Ölmek, uyumak sadece!”. Çünkü Ali oyuncu, pek çok genç oyuncu gibi hayalleri ve arzuları ile hayatın gerçeklerinin çatıştığı yerde hayata tutunmaya çalışıyor. Oyunun tanıtımındaki “Tüm oyuncuların dikkatine; mesleğini icra etmeye çalışan bir hayal mağduruysanız, oyun tetikleyici unsurlar barındırabilir” notu bu yüzden. Diğer sürpriz Çehov’un meşhur silahı. Tiyatro sanatına dair bu iki önemli referans da, oyunun iskeletinde mühim bir yerde duruyor. Bu tiratları yaşadıkları anları da görüyor, anlıyoruz. Patlayan tek şey silah da değil. Metnin becerisi, tüm bu göndermeleri M5, yani Üsküdar-Samandıra hattında bir istasyonda, iki emekçinin hayatlarının orta yerinde kurması.
OLMAMIŞLIK, BİTMEMİŞLİK, YAŞANMAMIŞLIK
Ahmet Turan Gaygısız’ın tasarladığı ve hazırladığı güvenlik görevlisi üniformaları oyuna esaslı bir katman koyuyor. Gerçek bir güvenlik üniforması değil de, beyaz konturlarla bir taslak, bir eskiz görüyoruz. Cepler, düğmeler, kemerler, hatta “Güvenlik” yazısı bile tebeşirle çizilmiş bu eskizin parçası. Oyunun kritik rollerinden birini üstlenen silah bile öyle. Karakterlerle meslekleri arasındaki olmamışlık halinin gerçek bir özeti. Herkesin geçip gittiği bu istasyonda bir yere gidememekten şikayetçi iki insan, sahiplenemedikleri bir kimlikle tasvir ediliyor. Bir yanı süper kahraman kostümü gibi çocukluğa gönderme, diğer yanı olmamışlık, bitmemişlik, yaşanmamışlık. Tüm bu eskiz dünya içinde sahici olan şeyin bir mandalina, bir poğaça olması da oldukça manidar.
Üniforma giyen iki emekçinin hem gözcü, hem gözetlenen olması da dikkate değer bir açılım. Otorite gibi görünenin aslında bir başka otoritenin sureti olması. Her yeri gören kameraların devre dışı kaldığı anlarda, boğazı sıkan kravatlar gevşiyor, saçı boğan tokalar çıkıyor. Eskiz halindeki üniformalardaki birazcık gevşeme bile altındaki insanı hatırlatıyor. Furkan Anıl Akbey’in tasarladığı ışık, metro beyazlığının net bir temsili. Bu floresan aydınlık, karakterlerin kendinden büyük gölgeleri ve çocukluk hatıralarının sıcak tonu arasındaki geçişlerle duygusal bir zemin yakalıyor, ışık değişimleriyle karakterlerin zaman akışı görünür kılınıyor. Zeynep Moğultay’ın dekor tasarımı da bu beyaz ve aydınlık metro istasyonu kurgusunu destekler bütünlükte. Dekorun iki parçalı simetrisi, birbirlerinin alanlarına pek girmeyen iki farklı karakterin daha görünür olmasına olanak sağlıyor. Sahnenin tam ortasında yükselen beyaz üçgen platform, bu simetriyi kıran tek eleman. İki ayrı dünyanın kısa süreliğine üst üste bindiği bir ada. İçten mavi bir ışıkla aydınlatılan platform zeminden yükseltildiği için bir vitrin etkisi de yaratıyor, Ali ve Nazlı oraya çıktıklarında birbirlerine temas edebiliyor ve daha görünür oluyorlar. Sahnenin ön kenarında boydan boya uzanan sarı çizgi ise tasarımın belki en cesur müdahalesi. Peronun sarı çizgisini seyirci koltuklarının tam önüne taşıyınca, salonun fiziği oyunun içine çekiliyor; biz de çizginin berisinden geçip giden silüetlere, Ali’nin parmağıyla yön gösterdiği isimsiz kalabalığa dönüşüyoruz.

SARI ÇİZGİYİ GEÇMEK YA DA GEÇMEMEK
İki karakterin bir metro istasyonunda tasvir edilen sıkışmışlığı, “silahın gözetleme kameralarına çevrilmesi” ya da “sarı çizginin geçilmesi” gibi dramatik jestlerle yeni bir evreye geçiyor. Herkesin hareket halinde olduğu metro istasyonunun sabit figürleri, yeni yüzleşmelere ve yeni hareketlere yönelirken, bekleyişle geçen hayatlarını sorgulamayı ihmal etmiyorlar. Oyun, sadece iki güvenlik görevlisinin hikâyesi değil. İşsiz kalan ya da istemediği işlerde çalışan milyonlarca gencin, onları başka diyarlara götürecek bir vize beklentisiyle hayatını askıda tutan insanların da hikâyesi. Biz istasyonda sıkışmış iki karakteri görüyoruz ama istasyondan geçip giden milyonların durumu da çok farklı değil. Bu doğallık Ali ve Nazlı’nın ne kurban, ne mazlum olduğu sahici bir evren kurguluyor. Uykusuzluk çeken, karar vermekte zorlanan, her gece nöbet tutmaya devam eden, görülmeyen, görülemeyen iki insan. Orta yere bırakılan “Niye yaşıyoruz ki o zaman?” sorusunun yanıtına dair küçük ipuçları bırakılsa da, asıl yanıt izleyicide.
Sarı çizginin gerisinde duran, hayatın berisindeki bekleyişini anlamlandırmaya çalışanlar için biraz durup, kendini dinleme fırsatı veren bir durak burası. Kendi gerçeğini kabul edip, yanı başındaki mutlulukları fark etmek, umarsız bekleyişlerin yerini alacak ilk adım olabilir belki. Değiştirmeye de buradan başlanabilir.
Not düşmeden geçmeyeyim: Benim izlediğim temsilde sahne önündeki kafede dolaşıp kendini sevdiren, oyun boyunca izleyicinin önünde ve sarı çizginin tam üzerinde yatarak sessiz ama önemli bir mesaj veren, oyunun en civcivli anında güçlü havlamaları ve uyarı hareketleriyle hikâyenin akışına dramatik biçimde dahil olan köpek arkadaş da bir hayli başarılıydı. Posthuman tiyatro adına umut veren bu arkadaşın anlaşması umarım tek seferlik değildir; yevmiyesini de almıştır.
* Ümraniye’de yeni kurulan ART’ık Sahne’nin ilk yapımı olan “Bir Sonraki Durak”, 18 Nisan Cumartesi saat 20.30’da kendi sahnesinde izleyici ile buluşacak.

“Bir Sonraki Durak”
Yazar: Gizem Alukan
Yönetmen: Yasemin Çolak
Yönetmen Yardımcısı: Zeynep Moğultay
Oyuncular: Şaban Emre Kuş, Elif Gülhan
Kostüm Tasarım / Uygulama: Ahmet Turan Gaygısız
Dekor Tasarım: Zeynep Moğultay
Dekor Realizasyon: Murat Çolak
Afiş Tasarım: Emir Can Dural
Reji Asistanı: Hava Öbey
Fotoğraf / Video: Ata Koylan
Yapım: ART’ık Sahne



