Cemre Buğra Ün ile Evcilleştirme performansı üzerine

Sanatçı Cemre Buğra Ün, Saye Kolektif’in 2025 Aile Teması Sergisi kapsamında sahnelediği “Evcilleştirme/Taming” performansı ile izleyiciyi domestik nesnelerin doğayla, bireyin ise toplumsal komutlarla imtihan edildiği tekinsiz bir evrenle tanıştırıyor. Çimlenmiş bir lambaderden yeşeren bir halıya, çiya tohumlarıyla sarmalanmış telefonlardan kesici aletlerin sertliğine uzanan bu performans; ailenin koruyucu gölgesi ile “ehlileştirme” baskısı arasındaki ince çizgiyi sorguluyor. Ün’ün fiziksel bir sakatlıkla mücadelesinin de dahil olduğu bu üretim süreci; çocukluk savunmasızlığını, ev içi emeği ve kök salma arzusunu bitkisel bir metafor üzerinden yeniden inşa ediyor. 

muhabire.blogspot.com‘dan Pınar Arabacı, sanatçı Cemre Buğra Ün ile çimlendirilme aşamalarından ses yerleştirmesindeki buyurgan dile, İstanbul’daki kentsel dönüşüm korkusundan bir “direniş” olarak gördüğü aile tanımına kadar pek çok konuyu içeren bir söyleşi gerçekleştirdi.

PINAR ARABACI

“Evcilleştirme/Taming” performansını sahneledin. Bize biraz sürecin başlangıcından söz eder misin? Onlar mı senden bunu talep etti? Sen mi onlara gittin?

Bu proje zamansal bir denk geliş vesilesiyle doğdu, diyebilirim. Benim aklımda bir süredir dolanan bazı malzemeleri çimlendirme fikri vardı. Bunun için evde birtakım objeler ve nesleler biriktiriyordum. Planım bir ev teması üzerinden, kendi evimde bir video art denemesi yapmaktı. Yani bunları yetiştirmeyi bir süredir planlıyordum. Sadece uygun bir zaman bulmam gerekiyordu. Çünkü biliyorsun bu tohumları yeşillendirmek belli bir zaman alıyor. Onları bekletiyordum. Benim kafam buralarda dolaşırken Saye’nin açık çağrısını gördüm. Benim üzerine düşündüğüm ev temasıyla aile teması zaten çok paralel olduğu için çağrıyı gördüğümde buraya göre bir şey yapabilirim diye düşündüm. Vakit de epey azdı. Hızlıca bir dosya oluşturdum ve başvuruda bulundum.

Bu performansın tasarım sürecini baştan sona sen mi kurdun?

Mekânın seçilmesine birlikte karar verdik. Onun dışında bu projenin tüm aşamalarını baştan sona ben tasarladım diyebilirim. Elimde zaten bir telefon ve bir lambader vardı; bunları bir halıyla taçlandırmayı en başından beri düşünüyordum. Hatta yatak ve koltuk da ilk fikirlerimin içindeydi. Fakat hem Saye’nin alanları buna müsait olmadığı için hem de mevsimsel olarak biz işi dışarı taşıyamadığımız için yatak gibi büyük parçalar sonraki işime kaldı.

(Fotoğraflar: Görkem Çetinkaya)

Çiçekler; dökülmeden önce kesiyorum ki aslında daha verimli bir hale gelsin. Doğayla uyumlu bir şekilde üretme gayretindeyim. Kumaşlarda da öyle. Farklı kumaşları deniyorum, Doku daha nasıl iç içe geçer? Zıtlıkları birleştirerek nereye ulaşabilirim? Organik bir dil ya da buna özel bir dil nasıl oluşur?”

Seni tanıyan insanlar senin bitkilerle kurduğun ilişkiyi ve özellikle bir takım giysi ve eşyaları çimlendirmekten hoşlandığını biliyor. Biraz bitkilerle kurduğun ilişkiden ve nesneleri çimlendirmeye nasıl başladığından bahseder misin?
Aslında önce çiçekler ve yapraklarla başladı. Çiçeklerle, bitki parçalarıyla görsel bir dil oluşturabilir miyim? Bu nasıl olur, nereye gider soruları dönüyordu aklımda. Sonra nesneleri çimlendirme fikri gelişti. İkinci el ürünleri ya da işlevi kalmamış objeleri, kıyafetleri ve kumaşları kullanmayı tercih ediyorum. Herhangi bir şeyi bu tarz projeler için harcamak istemiyorum. Para verip almak istemiyorum. Ekolojik sanat yaptığımı iddia etmiyorum ama bir şekilde doğaya ucundan, köşesinden dokunduğum için mümkün olan en az zararla üretmek arzusundayım. Nesneyi çimlendirirken kullandığım su ya da o tohumları bu şekilde ziyan ediyorum fikri bile bir noktada bana kötü hissettiriyor. Yapraklarla da öyle. Tamamen budanması gereken yaprakları kullanıyorum. Çünkü bitkileri belli bir noktadan sonra budaman ona iyilik oluyor. Ya da çiçekler; dökülmeden önce kesiyorum ki aslında daha verimli bir hale gelsin. Özellikle gül mesela çok öyle bir bitkidir. Ne kadar budarsan o kadar fışkırır yerine. Ya da işte sarmaşık türevleri. Kökleri daha çok güçlenir kollarını budadık diye. Doğayla uyumlu bir şekilde üretme gayretindeyim. Kumaşlarda da öyle. Farklı kumaşları deniyorum, Doku daha nasıl iç içe geçer? Zıtlıkları birleştirerek nereye ulaşabilirim? Organik bir dil ya da buna özel bir dil nasıl oluşur? Araştırmalar yapıyorum. Tabii ki bunda Pinterest gibi platformlardan gördüğüm örneklerin çok etkisi var. Çünkü bunu ilk yapan ben değilim. Görsel olarak da bu konuda muhtemelen uyarıldım bir yerlerden. Ama gördüğüm şeyler daha çok yosunlandırılmış kıyafetti. Ben bunu nasıl yaparım? Gerçekten bir kumaşı yosunlandırmayı nasıl beceririm? Fakat bunu zor olduğunu düşündüğüm için hiç denemedim. Birkaç kere yosun kalıntılarını toplamayı denedim. Kuzguncuk, yani mahallem bunun için oldukça elverişli. Ama çok küçük tabii o kalıntılar. Herhangi bir proje üretmeye yetecek şeyler değillerdi. Sonra çiya tohumları ve çim üzerinden çalışmaya başladım. Çim her zaman benim evimde olan bir şeydi. Arapsaçı mesela çok severim. Farekulağı diye de geçer. Defalarca ektiğim, biçtiğim, baktığım, çocukluğumdan beri büyüttüğüm şeyler.

 

Böyle bir nesneyi daha önce başka bir projede kullandın mı? Ya da kendin bu nesnelerle çeşitli denemeler yaptın mı?
Levent Oğuz ile Alice Harikalar Diyarı’nda konseptli bir fotoğraf projesi yapmıştık. Orada mesela Alice’in kendi çimenini yetiştirmesi fikri bana çok heyecan verici gelmişti. Asıl çıkış noktası o oldu. Alice’in çimeni bana gerçekten çok ilham verdi. Kocaman bir etek çimlendirdiğim bu projenin çekimleri de bir otoparkta olmuştu. Bomboş, gri, son derece endüstriyel bir havalandırmanın önünde yerde oturan bir kız ve kendi yetiştirdiği çimenden eteğin üzerinde piknik yapıyor. Sonra fark ettim ki bu anlatı, bunu tasarlamak beni çok mutlu ediyor. Çünkü doğayı kendi üzerinde daha modüler bir hale getiriyorsun. Hareket edilebilir bir hale getiriyorsun. Alice projesi sayesinde ben bunu nasıl daha hareketli kılabilirim? Nasıl kendi sanatçı kimliğime yaklaştırabilirim? Oyuncu olarak, hareket eden oyuncu kimliğime nasıl yaklaştırabilirim dediğimde daha pratik nesnelerle, daha küçük kıyafetler, küçük parçalarla birleştirdim. Ve hareket eden bedenimle çimlendirilen nesne birleşmeye başladı. Biraz da hayatın seni yönlendiriyor böyle organik üretimlerde. Başına bir şey geliyor. Sen oradan başka bir fikirle çıkabiliyorsun. Mesela bir sakatlık yaşamıştım. O zaman çok fazla yakı, bandaj gibi çeşitli tıbbi malzemeler kullanmıştım ve onları biriktirmiştim. Onları yeşillendirip daha sonra kullandım. Bedene uyguladığım, dışarıdan bir maddeyi çimlendirip bedenimin üstünde taşıdığım ilk şey o olabilir harekete yönelik. Daha sonra objelerde denemeye başladım ki zaten objelerde gerçekten çok daha iyi verim alıyorsun. Özellikle düz yüzeylerde çiya tohumu mükemmel sonuç veriyor. Ve çimden çok daha kolay. Çimin kök uzunluğu daha fazla olduğu için bir yere tutunması gerekiyor. Çiya öyle değil. Yeter ki ona bir zemin ver ve sula. O kendi yolunu buluyor. Bu araştırmalar sayesinde hem nesneler hem de bitkiler hakkında yeni öğrenmelerim oldu ve sonunda Saye Kolektif’e hazırladığım projeye kadar gelmiş oldum.

 

Bir yönetmenin ya da dış bir gözün yokken, tamamen kendi araştırman ve sezginle kurduğun bir yapı bu. Oyun iki bölümden oluşuyor: İlk bölümde bitki familyalarını sayan bir ses ve buna eşlik eden kapı zilleri, telefon sesleri var; ikinci bölümde ise hiç bitmeyen, ne yapman gerektiğini söyleyen bir başka ses devreye giriyor. Bu iki ses yan yana geldiğinde, seyirci olarak bana hem Ophelia’yı — çiçekler, sayma, boğulma hâli — hem de Hırçın Kız’daki “terbiye” dilini çağrıştırdı. Bu çağrışımlar senin zihninde de var mıydı? Ophelia’ya ya da Shakespeare’in bu iki kadın figürüne bilinçli bir gönderme ya da oradan gelen bir ilham söz konusu mu?
Herhangi bir dramatik metinden ya da oyundan ilham almadım; benim için asıl çıkış noktası, bitkilerle—özellikle bir fideyle—insan çocuğunun, insan bebeğinin savunmasızlığının ne kadar paralel olduğuydu. Bitkilerin ayakları yok; yürüyemiyorlar. Bildiğimiz kadarıyla yer değiştirebilen, “yürüyebilen” tek bir tür var: Amazon Palmiyesi, yani Yürüyen Palmiye. Tripod gibi bir formu var; bir sürü köküyle, ışığını yeterli bulmadığı yerde yön değiştiriyor ve bunu eski köklerini kurutarak yapıyor. Burada elbette ev bitkilerinden söz ediyorum; doğadakiler zaten bir şekilde gidiyorlar, ölüyorlar ya da direnç gösterip başka bir şeye evriliyorlar.

İnsanlarda da benzer bir şey var: Biz bir eve doğuyoruz; belki orada ışık yok, su yok, sevgi yok, oksijen yeterli değil, belki biri sürekli sigara içiyor ve biz ondan etkileniyoruz. Belli bir yaşa kadar—hatta bazılarımız için belki hiçbir zaman—oradan gitmek mümkün olmuyor; bedenen gitsek bile zihnen, ruhen gitmek çok zor olabiliyor. Bedensel olarak gidiyoruz, belki başka bir ülkeye göç ediyoruz ama ruhen hâlâ o evin içinde kalmış olabiliyoruz. Bu düşünce bana çok etkileyici geliyor. Bitkilerin familya isimlerini aslında yapı olarak şöyle kullandım. Oyunun birinci kısmında kapı sürekli çalıyor. Ev zilleri… Çeşit çeşit ev zilleri. Mutlaka senin çocukluğunda da o zillerden biri seni bir ana götürmüştür. Tüylerin diken diken olur. Evde yalnızsındır. Görünmediğin bir evdesindir. Biraz da bu hisle ilgilenmek istedim. “Aile yılı” meselesinde özellikle çocukların bu ülkede ne kadar savunmasız olduğunu düşündüğüm için, sanırım bitkilerle bu bağı kurdum. Çünkü bitkiler de nereye koyulacağı söylenen varlıklar. “Camın kenarına koy” dersin, orada durur. “Şunu yapacaksın” denir, onu yapar. Yapmak zorunda kalır. Sulanmadığında su isteyemez; çünkü sulanması gerektiğini bilmez. Kendinin farkında değildir. Bu paralellik üzerinden düşününce, kendimi—aslında hepimizi—evin bir eşyası gibi hissetme fikri geldi. Lambaderi bu yüzden kafama entegre ettim. Bütün bedeni bir kanava gibi kurdum. Kendi kendini sulayan, ışığa dönen, bekleyen bir beden. Zil çalıyor. Telefon çalıyor. Telefonu da bu yüzden koydum. Dışarıdan gelen şeyler… Müdahaleler. Aileye, aile içinden çocuğa gelen baskılar. Bu düşünce böyle oturdu kafamda.

Tamamen toplum ve ailenin çocuğa söylediği şeyler var; yani onları da bir süre sonra bitki dünyasıyla birleştirdim. Dikkat ettiysen “topraklan”, “çiçeklen”, “yeşillen”, “dallan”… Hep bir emir kipi, hep bir buyurma var. Bir şey yapman gerektiği söyleniyor ya; o klişe üzerinden gittim biraz.”

İkinci bölümde bedene ne yapması gerektiğini söyleyen, hiç susmayan bu komut dili ve cinsiyetle kurulan ilişki senin için nasıl bir yerde duruyordu? Bitmeyen komutlardan oluşan bu metinle dramaturjik olarak ne amaçladın?

Herhangi bir cinsiyet düşünmedim aslında. Sadece birey, yani bu ülkede herhangi bir çocuk. Eşcinsel olabilir, kadın bedeninde olabilir, erkek bedeninde olabilir. Kadın bedeninde erkek biri olabilir, erkek bedeninde kadın biri olabilir. Hiç önemli değil. Sadece o evlerde mutsuz olan ya da gerçekten o evin sadece bir eşyası gibi davranılan ve hâlâ toplum tarafından da “daha fazla çocuk doğurun, daha fazla olsun bunlardan” denilen kişi olarak düşündüm aslında kanavayı. O şeyler de, eylemler de bitmek bilmeyen eylemler; gerçekten çok sinir bozucu. Dinlerken de öyleydi. O anda akış ne getirdiyse o oldu.

Hem fiziksel olarak bir sakatlığım vardı. Ayağım kırıldı. Henüz kırık olduğunu bilmiyordum. Onun el verdiği kadarıyla hem de yerdeki çimlerin, kafamdaki çimlerin elverdiği kadarıyla bir hareket dizgesi oluştu orada. O eylemlerde tamamen toplum ve ailenin çocuğa söylediği şeyler var; yani onları da bir süre sonra bitki dünyasıyla birleştirdim. Dikkat ettiysen “topraklan”, “çiçeklen”, “yeşillen”, “dallan”… Hep bir emir kipi, hep bir buyurma var. Bir şey yapman gerektiği söyleniyor ya; o klişe üzerinden gittim biraz.

 

Bu projenin üretim süreci senin için nasıl ilerledi? Performansta kullandığın objeleri—özellikle lambaderi ve halıyı—bulmak, çimlendirmek ve sahneye hazırlamak ne kadar zaman aldı?

Süreç aslında epey zamana yayıldı. Lambaderin yeşillenmesi yaklaşık on dört gün sürdü. Halı da aşağı yukarı on iki–on üç gün aldı. Halıyı bulmak başlı başına zordu; özellikle 80’ler ve 90’lardan, hepimizin evinde olan o yolluk görselini arıyordum. Uzun süre baktım ve sonunda Üsküdar’da bir eskicide buldum. Çimlenme süreci de sabır isteyen bir şeydi; ışık ve nemle sürekli ilgilenmek gerekiyordu. Teknik olarak, sahnede görünen nesneler kadar, onların öncesindeki bekleme ve tutup tutmayacağını izleme hâli de sürecin önemli bir parçasıydı.

 

 Seni izlerken en çok merak ettiğim şey çalışma disiplinin ve üretim rutinin. Performanslarında bedeni nasıl araştırdığını, hareketi nasıl bulduğunu ve o sürecin nasıl tamamlandığını merak ediyorum. Biraz bahsedebilir misin?

Sanırım bu biraz devised çalışmanın verdiği bir şey. Çünkü ben bütün objelerle yalnızca performans günü çalıştım; o anda çalıştım. Öncesinde hiç nesnelerle prova almadım, hep objesiz çalıştım. Zaten onlar yeşillenme sürecindeydi ve ıslak oldukları için sürekli bakım istiyorlardı. Her gün sıvı veriyorsun, sıvı gübre veriyorsun, ısı veriyorsun. Onların üzerine basmak, bozmak, ezmek çok ciddi bir hasar demekti. Gerçekten en kıymetli şeyim onlardı. Evde hayvanlarım var, biliyorsun; onlardan da korumam gerekti. Zor ancak çok keyifliydi. Bütün bu süreçte her şeyi kafamın içinde yaptım. Aslında tek baktığım şey lambaderi kafama nasıl entegre ederim ve lambaderle neler yapabilirimdi. Ama hiçbir şeyi önceden belli bir harekete oturtmamıştım. Zaten düşüp ayağımı kırmadan önce kafamda başka şeyler vardı.

Şöyle söyleyeyim: Performansa çıkacağımı ve açılışta hareket edeceğimi öğrendikten bir gün sonra düştüm ve ayağım kırılmış ama henüz kırık olduğunu bilmiyordum. Hazırlanmaya devam ettim. Tabii yapabileceklerim ister istemez sınırlandı. Aslında daha aktif, hareket olarak daha agresif bir şey düşünüyordum. Bir pufun üzerinde zıplayan daha sert bir formda bir çocuk, bir birey olmayı hayal ediyordum. Fiziksel durumum buna izin vermeyince, “Ne yaparım, ne ederim” diye hem lambaderle hem de ayağımla bir araştırma sürecine girdim. Ama yine de hiçbir hareketi önceden belirlemedim. Daha çok fiziksel anlatıya yakın bir yerden ilerledi. Oyuncu kimliğimden tamamen uzak durmaya çalışsam da, ister istemez oralara kaymış olabilir. Performans yapıyorsam, oyuncu kimliğimle arama biraz mesafe koymam gerektiğini düşünüyorum. İki kimlik arasında ama hareketin ortada, bir yerde kaldığı bir alan benim için ideal.

Objelere gelince; onlara zaten karar vermiştim. Telefon, lambader başı ve bir halı… Malzemelerimiz bunlardı. Ne ekleyebilirim diye düşündüm. Bir saç fırçası ekledim; dengelenmesi açısından bir kadın figürüne ihtiyaç hissettim. Çünkü tıraş bıçağı vardı, bahçe makası vardı, tıraş makinesi vardı. Bunlar bana biraz daha erkek kodlu geldiği için bir de fırça koydum.

Lambaderi performanstan bir gün önce aldım; kafaya entegre edilme sistemini de kendim diktiğim için buna bir-iki gün önceden karar vermem gerekiyordu. Çok ağırdı. Ayrıca kurumaması için nemli kalması gerekiyordu bu da nesnenin ağırlığını arttırdı. Halı da çok ağırdı. Öncelik malzemelerdi; çünkü onların yetişmesi gerekiyordu.”

Nesnelerle önceden çalışmadığını söyledin ama bedeni bu süreçte araştırmaya devam ettin. Sonra nasıl birleşti her şey?

Lambaderle ne yapabilirim, güvenliğim ne kadar, kafamda ne kadar ağırlık taşıyabilirim gibi sorulara baktım. Kullanacağım lambaderi performanstan bir gün önce aldım; kafaya entegre edilme sistemini de kendim diktiğim için buna bir-iki gün önceden karar vermem gerekiyordu. Çok ağırdı. Ayrıca kurumaması için nemli kalması gerekiyordu bu da nesnenin ağırlığını arttırdı. Halı da çok ağırdı. Pencerede duruyordu, çekiyorum ama gelmiyor. Kimse tutmuyor ama halı gelmiyor. O kadar ağır ki. Kuruydu ama üzerinde tohum vardı, ağırlık vardı. Öncelik malzemelerdi; çünkü onların yetişmesi gerekiyordu.

Sonrasında metin çalışmaları ve ses kayıtları başladı. Onlarca kez kayıt aldım, onlarca kez eylem yazdım. Ben o eylem listesini otobüste yazdım, gece yazdım, sabah yazdım. Her yerde o vardı kafamın içinde. Sonra ses kaydı aldım. Toplamda 300–400 eylem çıkardım. İçlerinden hangileri birbirine daha uygun, hangileri projeyi daha doğru yansıtıyor diye eleyerek ilerledim. Prova ses kayıtları yaptım, onları kafamda çalıştım ve en sonunda metni son haline getirdim.

 

Ses kaydında kendi sesini kullanman çok dikkat çekici. Çünkü o ses bir yandan da baskının sesi gibi duyuluyor; aileden, devletten, herhangi bir erkten gelen bir ses gibi. Bunu bilinçli bir tercih olarak mı düşündün? Bu sesi artık içselleştirmiş bir ses olarak mı okumalıyız, yoksa senin için başka bir yerden mi kuruluyor?

Aslında bunu düşündüm. Dışarıdan bir ses de tercih edilebilirdi; çok büyük bir fark yaratır mıydı, emin değilim. Ama kafamda şuraya takıldım: Ağzım yok. Maskem lambader olduğu için ifadem de o. Yalnızca bedenim ve ellerim var. Omuzdan yukarısı görünmediği için zaten bir ifade kaybı oluşuyor. Konuşamıyorum. O yüzden bu sesi bir “kafa sesi” gibi düşündüm. Hani insan kendi kendine sayıklar ya… Annenle yaşadığın bir kavganın cümleleri, bir öğretmenin sana söylediği bir şey, bir akrabanın, teyzenin eleştirisi kafanın içinde döner durur. Biraz öyle bir sayıklama hâli gibi. Kendimi orada bir fidandan çok da farklı görmedim.

Bitki ailelerini sayarken de böyle hissettim. Hepimizin bir ailesi var ama aynı zamanda tek başımıza var olmaya çalışıyoruz. O fide de öyle; bir annesi, tohumu var ama onu koruyacak, kollayacak bir şey yok. Orada bir birey olarak duruyor. Biz de öyleyiz. Ve çok savunmasızız. Üzerine basıldığı anda gidiyor; bunun geri dönüşü yok. Bu performans biraz da bir çocuğun en savunmasız olduğu zamanlara bakıyor diye düşünüyorum. Belki 9–10 yaş, belki 12, belki bugünün 14–15 yaşı… Daha sonrası değil. Elbette eylem listesinde cinsel kimliğe dair şeyler de var ama onlar daha çok genel kanavayı kurmak için orada. Sonuçta kaç yaşına kadar evin içindeyiz? Çocukken sokakta oynayan bir nesiliz ama üniversiteye kadar, hatta üniversiteyle birlikte evden çıkmaya başlıyoruz. Yani performans, evin içinde en uzun süre kaldığımız zamanları kapsıyor.

 

Performansın sonunda bir yapay zeka sesi duyuyoruz. Bu sesi nasıl yorumladın? Neden bu sesle bitirmeyi tercih ettin?

Şunu düşündüm: Bu devam edecek. Her koşulda. Bu aynı zamanda bugünün meselesi. Evet, sahnede 80’ler–90’lar halısı var, bir lambader başlığı var, biraz köhne duran bir ev telefonu var; kablolu, 2000’lerden kalma. Antika değil ama artık çok da kullanılmıyor. Buna rağmen anlattığı şey tamamen bugüne ait. Şu anda herhangi bir evde bir çocuk bunu yaşıyor ve bir süre sonra başka biçimlerde yine yaşayacak. Belki yapay zeka üzerinden konuşacak bunları, belki bir çiçek animasyonu üzerinden anlamlandıracak, belki bir bilgisayar oyunu içinde karşısına çıkacak. Ama aynı duygular devam edecek. Onu hissettirmek istedim. Biraz da küçük, espiritüel bir yerden düşündüm. Bir bitkinin otomatik büyüme sürecini kaç farklı şekilde anlatır yapay zeka? Kendi kendine devam eden bir şey. Başka türlü de anlatılabilirdi belki ama bu biçimde, kendiliğinden akan bir sona dönüştü.

 

Aile kavramını nasıl tanımlıyorsun ve ev senin için ne ifade ediyor? 2025 Türkiye’sinde, otuzlu yaşlarında bir sanatçı ve bir kadın olarak bu kavramlarla nasıl bir ilişki kuruyorsun? “Aile Yılı”, aile seminerleri, devletin bu yöndeki politikaları senin hayatında nasıl yankılanıyor?

Aile, kendi üretimlerim ve bireysel varoluşum açısından hayatımda olmazsa olmaz bir yerde durmuyor. Bir birey zaten belli bir özle bir yere geliyor; aileyle ya da ailesiz. Devletin bugün tarif ettiği aile kavramıyla benim anladığım aile kavramı ise kesinlikle bağdaşmıyor. Buradaki aile anlayışı kadını kısıtlayan, kapatan, üretkenliğini törpüleyen bir yerden kuruluyor. Benim için aile, tam tersine, kadının merkezde olduğu; anaçlığın – anne olmaktan bahsetmiyorum burada- dişi olanın, üretimin merkeze alındığı bir alan. Bir erkeğin varlığı ya da yokluğu bu tanımda belirleyici değil. Ne kadar ket vurmaya çalışsalar, kendi aile tanımlarını bize dayatsalar da biz kendi dört duvarımızın içinde kendi ailelerimizi kurabiliyoruz. Benim ailem yetiştirdiğim ağaçlar, bitkilerim ve hayvanlarım. Bu aile, devletin istediği biçimde kurulmuş bir aile değil. İki kedim, bir köpeğim ve kendimle kurduğum bir aile bu. Ve bu aileyi ayakta tutmak, 2026 İstanbul’unda yaşamak, üretmeye devam etmek neredeyse varoluş sebebimiz hâline geldi. Buna üzülüyor ve yoruluyorum. Ancak pes etmeye de niyetim yok Benim için aile; üretmeye alan tanıyan, güven veren, koruyan, kollayan, hataları tolere eden bir zemin. Yeşillenmeye izin veren bir alan. Zaman zaman zorlayabilir, seni ışıksız da bırakabilir ama köklerini yakmaz, üstüne kezzap dökmez. Sen köklendikçe köklenirsin, yeşillendikçe yeşillenirsin. Belki onların istediği gibi olmaz ama devam edersin. Ben bugün tam olarak bu hâlin içindeyim ve köklerimi alıp hiçbir yere gitmek istemiyorum. Burada direnmek istiyorum. Gelelim ev tanımına. Kendi hikâyemle ilgili olarak, benim için ev biraz farklı bir yerde konumlanıyor. Biliyorsun benim evim babamın elleriyle yaptığı, bana ondan kalan bir mekan. Öncelikle bunun için çok değerli. Orayı diri tutmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Dışarıdan bakınca “neden bu kadar çalışıyorsun?” diyenler oluyor ama hiçbir şey göründüğü gibi değil. Çünkü benim evim yaşıyor. Ses çıkarıyor, konuşuyor. Yağmurun sesi var, rüzgârda pencerelerin ötüşü var, geceleri parkelerin sesi var. Eski olduğu için çok bakım isteyen bir ev. Her şeyi ile tek tek ilgileniyorum. Babam vefat ettikten sonra oraya alışmak çok zaman aldı, korktum. Ancak zamanla bütünleştik. Benim çok önemli bir parçama dönüştü evim. Şimdi ise bambaşka korkularla karşı karşıyayım. Kentsel dönüşüm nedeniyle bana babamdan kalan bu evi kaybedebilirim. Bu korku beni durduruyor. Bahçeye bile eskisi gibi bir şey dikemiyorum. Ağaçları taşımak, kesilme ihtimalleri beni çok yaralıyor. Hepsine rağmen bu mekândan bağımsız bir Cemre düşünemiyorum. Ev mi bana dönüştü, ben mi eve dönüştüm bilmiyorum ama sanatımın büyük bir kısmı bu mekânla birlikte nefes alıyor. Giden insanlar oluyor ülkeden. Görüyorum. Gtime isteğini ve ihtiyacını çok iyi anlıyorum. Fakat ben kendi gerçekliğimin içinden köklerimi alıp hiçbir yere gitmek istemiyorum açıkçası. Burada direnmek istiyorum. Burada köklenmek istiyorum. Buradaki Cemre nasıl olacak diye düşünüp düşlemekten vazgeçmek istemiyorum.

 

Ayrıca Bakınız

Halıyı camdan dışarı sarkıtıyorsun; evin içinden çıkıp dışarı taşıyor. Bizde halıyı silkelemek, havalandırmak gibi çok tanıdık bir alışkanlık var. Bu hareket buraya mı referans veriyor, yoksa eve ait olanın dışarı taşması, halının ağızdan çıkan bir dil gibi dışarı sarkması mı var bu eylemde? Bir de halının altına girdiğin an var. Diz kapaklarını hareket ettirdiğinde sanki yerin altından bir şey geçiyormuş, toprak yarılıyormuş gibi bir yeraltı hissi oluşuyor. Bir noktada tamamen kapanıyorsun ve seni değil, sadece yeşillendirdiğin alanı görüyoruz. Sanki doğanın içinde kayboluyorsun. Bu hareketi sen nasıl kurdun, neyi çağrıştırmasını istedin?

Bu hareket halı silkeleme, halıyı havalandırma eyleminden geliyor. Açıkçası bunu bir “dil” olarak düşünmemiştim; o da güzel bir okuma olmuş. Benim çıkış noktam daha çok halının üzerindeki yeşilliği güneşe kavuşturmaktı, biraz ışık almasını sağlamak. Seyirciyi çağırırken Şimdi ışığımı alıyorum, şimdi besinimi alıyorum” der gibi bir yerden kurmuştum o anı. Halının altında kaybolmam ise hem evin bir parçası olmakla hem de evin, bireyin ve doğanın aslında aynı bütünün parçaları olduğunu göstermekle ilgiliydi. Çünkü sonuçta hepimiz doğanın parçasıyız. Sadece pencereleri, kapıları açmıyoruz; doğanın içeri girmesine izin vermiyoruz. Çok klişe ama gerçek: İnsan bir yüzyıl ortadan kaybolsa her yer yeniden yeşillenir. Biz doğanın parçasıyız; doğa bizim değil. Evler, tuğlalar, lambalar, ürettiğimiz her şey de onun parçası. Oradaki hareket, performansın dilini hızlıca kurmak ve seyirciyi içine almak için tasarladığım mekanik bir başlangıçtı. Halının bir örtüye, bir yorgana dönüşmesi ve o anın çağrıştırdıkları, birçok kişide senin hissettiklerinle benzer olmuş. Doğayla uyum içinde bir birey imgesi ortaya çıkıyor. Çünkü benim için mesele doğayı içeri almaktı. Halıyı üzerime aldığımda şu duygu çok net geliyor: Ev bir yandan güvenlidir ama bir yandan da birtakım sırları saklar. Her ailenin bir sırrı, tekinsiz bir tarafı vardır. Performans sırasında halının altındayken de bunu her seferinde çok güçlü hissettim. Halının altına girip yattığım an, halı altına süpürülmüş olmak hissi geliyor. O halı imgesi; bastırılmış, pis, ailenin kötü hissettiren taraflarını çağrıştırıyor. Çünkü evet, bir aile var; bir de “aile” var. Ben orada doğrudan o bu enerjiyi arıyorum. Zaten sonrasında eylemler başlıyor ve gerilim tırmanıyor.

 

Telefonu, aile çerçevesinin dışından bireyin üzerine yüklenen toplumsal baskıların bir unsuru olarak koydum. Ve bunun süreceğini düşündüm. Eğer sen bu seslere kulağını tıkamazsan, kendini sulamazsan, kendi ışığını aramazsan, kendi eyleminle köklerini yerinden oynatmazsan hiçbir yere gidemeyeceksin; orada kalacaksın. Hayatında hiçbir şey değişmeyecek. Ya da duymazdan gelerek yaşamaya devam edeceksin.”

 

Telefonun çimlendirilmesi benim için çok katmanlı bir imge. Bir yandan oyun kişisi bitkileri evcilleştiriyor mu, yoksa bitkiler onu vahşileştiriyor mu diye düşündüm. Bir yandan da iletişimin evcilleştirilmesi mi söz konusu, yoksa tam tersine iletişimin işlemez hâle gelmesi mi? Çünkü bir telefonun içinden çimen çıkması, artık işlevini yitirmiş, terk edilmiş bir dünyayı da çağrıştırıyor. Doğanın telefonu ele geçirmesi, senin onu çimlendirip sonra tıraş etmen… Bütün bunları nasıl okumalıyız?

Ben telefonu daha çok dışarıdan gelen bütün seslerin, çağrıların ve buyrukların temsili olarak düşündüm. Çalsın telefon, çalsın zil… O sesler hep var olacak. Gerçekten yüz yıl sonra da çalacak ve aynı şeyler söylenecek: Yap, et, yapma, etme. Bu toplumsal buyrukların çok uzun zamandır sürdüğünü göstermek istedim. Bir yandan da performansın ortak bir dili olsun istedim; telefon çok güçlü bir nesne, sesi var ve sürekli çalıyor. Çok sinir bozucu bir şey bu. Aile içinde çalan telefonları düşündüm hep. Evde gergin bir baba, gergin bir anne varsa o telefon çaldığında sanki herkes bir an durur, evin içindeki atmosfer gerilir. Ya da istenmeyen birinin araması, dedikoducu bir komşu… Dışarıdan gelen o kötü, rahatsız edici etkiler. Telefonu, aile çerçevesinin dışından bireyin üzerine yüklenen toplumsal baskıların bir unsuru olarak koydum. Ve bunun süreceğini düşündüm. Eğer sen bu seslere kulağını tıkamazsan, kendini sulamazsan, kendi ışığını aramazsan, kendi eyleminle köklerini yerinden oynatmazsan hiçbir yere gidemeyeceksin; orada kalacaksın. Hayatında hiçbir şey değişmeyecek. Ya da duymazdan gelerek yaşamaya devam edeceksin.

 

Kendini sulama ve kendini biçme eylemleri de bununla ilgili o zaman…

Kesinlikle. Hem bireyin kendisiyle ilgilenmek zorunda kalmasıyla ilgili hem de bir ikiliği barındırıyor. Çünkü çocukken hepimiz böyleydik. Ben dokuz yaşında yemek yapıyordum; yeri geldiğinde kendi kahvaltımızı hazırlıyor, kendi bakımımızı kendimiz üstleniyorduk. Bir şekilde kendi kendimizi büyüttük. Bu sadece fiziksel beslenme değil; özünde, ne olursa olsun kendine bakım vermesi gereken kişinin yine kendin olduğunu fark etmekle ilgili. Burada aileye tamamen sırt çeviren bir yerden de konuşmuyorum. Aksine, bunu biraz umut olarak koydum. Çünkü her şeye bu kadar karamsar bakarsak gerçekten yaşamak zorlaşır. Verimli bir ortamın ne kadar belirleyici olduğunu hepimiz biliyoruz. Telefonu tıraş etme meselesi de bu bağlamda okunabilir. Ben bunu bir çocuk bedeni üzerinden okudun ama ev içi emek üzerinden de okunabilir; zaten herhangi bir cinsiyet ya da yaş tanımı yok. Benim çıkış noktam “birey”di. Hepimiz bir şekilde ehlileştirilmeye çalışılıyoruz: “Öyle oturma, babanın yanında böyle yapılmaz, büyüklere ses çıkarılmaz…” Bu tekrarlar birikiyor, üzerimizde bir şeyler büyüyor. Birinde çim olur, bir başkasında kaktüs; diken çıkarabilir ya da kuruyabilir. Yeşil olan her zaman doğru ya da sana uygun olan olmayabilir. Kesici aletlerin çokluğu da tesadüf değil. Tıraş makinesi, jilet, bahçe makası… Hepsi farklı biçme, düzeltme, şekil verme araçları. Hem evcilleştiriliyoruz hem de o evcilleştirme araçlarıyla kendimizi biçmeye zorlanıyoruz. Ama aynı zamanda, bize sunulan bu ortamın içinden kendimizi yontma, dönüştürme imkânımız da var. Bu yüzden bu tasarı benim için umutlu bir yere açılıyor.

Benim üzerimde çim büyüyor olabilir, başkasında kaktüs büyür; biri diken çıkarır, biri kurur. Orada yeşil bir şey olmak zorunda da değil aslında. Dolayısıyla üzerimizde büyütülen şeylerin her zaman doğru ya da bize uygun olup olmadığını sorgulamak istedim.”

Bu işi bir domestik ve botanik distopya olarak mı okumalıyız, yoksa bir bireyin —kadın bedeni üzerinden de okunmaya çok açık olduğu için özellikle soruyorum— kendini yeniden ekip biçmesi olarak mı? Üzerine çimlendirilen yüzeylere müdahale etmen, onları kesmen ve biçmen; evcilleştirmeye bir itiraz mı, yoksa o evcilleştirmenin içinden bir çıkış denemesi mi? Bu ikilik senin için nasıl bir yerde duruyor?
Kadın ya da erkek hiç fark etmez; yeniden ekip biçmek mi, yoksa üzerine çimlendirilenlere şekil vermek mi, bunu izleyici nasıl okuyor bilmiyorum ama benim için mesele evcilleştirme ve ehlileştirme üzerinden işliyor. Hepimiz bir şekilde buna maruz kalıyoruz. Nasıl oturulacağı, nerede nasıl davranılacağı, kime nasıl seslenileceği… Bunların hepsi üzerimizde bir şeylerin büyümesine neden oluyor. Benim üzerimde çim büyüyor olabilir, başkasında kaktüs büyür; biri diken çıkarır, biri kurur. Orada yeşil bir şey olmak zorunda da değil aslında. Dolayısıyla üzerimizde büyütülen şeylerin her zaman doğru ya da bize uygun olup olmadığını sorgulamak istedim. Bu yüzden okuma kadın üzerinden de yapılabilir, erkek üzerinden de. Kadın bedeninde olduğum için böyle okunması çok doğal ama çıkış noktam cinsiyet değildi. Ev işi meselesi de buradan geliyor. Halı, lamba gibi nesneler üzerinden ev içi emeğe referanslar kurulabiliyor; bu da çok meşru bir okuma çünkü bu işler hâlâ kadınlara kodlanıyor. Fısfıslamak hem sulamayı hem de toz almayı çağrıştırıyor. Tıraş meselesi de öyle. Kadın bedeninin kılsızlaştırılması başlı başına bir tahakküm biçimi ve ben kendimi tıraş etmeye başlıyorum; üstelik erkeklikle kodlanmış aletlerle. Makasla, jiletle, bahçe makasıyla… Yeşillenmiş alanları sanki bir kumaş keser gibi kesiyorum. Kesici aletlerin girdiği yerle, söylenen emirlerin çakışması da bunu pekiştiriyor. Orada evcilleştirmeye dair bir eleştiri var ama aynı zamanda şunu da söylüyorum: Evet, evcilleştiriliyoruz ama bize sunulan ya da dayatılan ortamdan kendimizi yontma, biçme, dönüştürme imkânımız da var. O yüzden işin sonu benim için umutlu bir yere gidiyor. Halıdaki yeşil alanı kesip daha geleneksel halı motifini geride bırakmak, köklerden kopmak değil ama o köklerle birlikte başka bir yere gidebilme cesareti. Bu fiziksel olmak zorunda da değil; ruhen de olabilir. Benim için annemin evinden çıkmak, babamın evine yerleşmek bile çok zor bir süreçti. Üniversiteye gitmek de öyle. Bu toplumda evden ayrılmak hep bir suçluluk duygusuyla geliyor. Sanki terk ediyormuşsun gibi hissettiriliyor. Çünkü bu aile yapısı suçluluk üzerine kurulu. Ama doğduğumuz toprak, aldığımız su, gördüğümüz ışık bizi böyle bir birey yaptıysa, bunu dönüştürme ihtimalimiz de her zaman var. Üzerimizde yetiştirilen yanlış kalıpların, davranışların, inançların değişebileceğine inanıyorum. Bu işi oraya bağlamak istedim.

 

Son yıllarda ekolojik feminizm daha görünür bir kavram haline geldi. Kadının ezilmesiyle doğanın sömürülmesini birlikte okuyan bu yaklaşım hakkında ne düşünüyorsun? Bitkilerle ve doğayla bu kadar iç içe çalışan bir sanatçı olarak bu alana dair okumalar yapıyor musun, yoksa mesafeli mi duruyorsun?
Doğayı ve kadını birbirinden ayıramadığım için buna karşı bir yerde durmam mümkün değil ama çok yoğun teorik okumalar yaptığımı da söyleyemem. Belki bulunduğum noktadan oraya doğru giden işler yapabilirim, belki yapmam, bilmiyorum. Feminizm içinde yeni kollar açılmasını zararlı bulmuyorum. Zaten mikro parantezlerin açıldığı bir dünyadayız. Birilerinin doğa üzerinden feminizm düşünmesi ve üretmesi bence kıymetli. Ben işlerimi doğrudan oradan kurmadım ama kadın bedeni üzerinden okunmasının da çok doğal olduğunu kabul ediyorum. Aile yılı gibi bir bağlamda özellikle eşcinsel bireylerin ev içinde daha fazla yıpratıldığını düşündüğüm için bilinçli olarak cinsiyet tanımından kaçtım. Hatta bu yüzden daha feminen görünmemek adına pijama takımı gibi, bedeni belli etmeyen bir kostüm tercih ettim.

Judith Butler toplumsal cinsiyetin tekrar eden eylemlerle kurulduğunu söyler. Simone de Beauvoir da “kadın doğulmaz, olunur” der. Senin performansında da tekrara dayalı bir hareket dizgesi var. Bu hareketleri nasıl kurdun? Bu tekrar senin için neye denk geliyor?
Hareket dizgesini cinsiyet üzerinden kurmadım ama doğada toprağı işleme, ekme, yolma, kökten kavrama gibi eylemleri çocukken gördüğümüz jestlerle birleştirdim. Parmak sallamak, ampul çevirmek, deli işareti yapmak gibi gündelik jestlerle; hasat, meyve toplama, çapalama gibi doğa eylemleri birbirine karışıyor. Bunlar hem bir çocuk bedeninden, hem bir ebeveyn bedeninden, hem de doğayı işleyen bir insanın bedeninden okunabilecek hareketler. Gittikçe bu katmanlar birbirine çarpıyor ve doğa–insan paralelliği ortaya çıkıyor. Bu tekrarlar bana göre bir şiddet biçimi. Çünkü bunların hepsi bize dışarıdan öğretiliyor. Dokuz yaşında yemek yapmış olmam bile bunun bir parçası. Kadın ya da erkek ayrımından ziyade, bireyin maruz kaldığı tekrar eden ritimler, ev içi ve toplumsal eylemler benim için asıl mesele. Bunları içselleştirmek zorunda bırakılıyoruz ve performansta bunu görünür kılmak istedim.

 

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Saye Kolektif’e ve özellikle Eda’ya bana bu alanı açtıkları ve destekleri için , sana da bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

(İlk olarak muhabire.blogspot.com’da yayınlanmıştır.)


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik