Babamın Sesine Uyandım: Uyan artık entelektüel, uykudan uyan!
MUSTAFA KARA
Ferdi Çetin’in kaleminden çıkan ve İstinaf Protokolü tarafından sahneye taşınan Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım Babamın Sesine Uyandım, sadece uzun ismiyle değil, sahne üzerinde yarattığı o ağır ve derin yüzleşme atmosferiyle de farkını ortaya koyuyor. “Tarlada uyuyanların, tavuklarla birlikte büyütülen çocukların, Behramkale’nin hatırası babanın belleğiyle birlikte silinip giderken sanatçı yaratmalı mı yoksa yaşamalı mıdır?” sorusu izleyeceğimiz sert var oluş tartışmasının özeti. Nişantaşı’nın steril vitrinleri ile Behramkale’nin çamurlu tarlaları arasındaki o kadim ve sınıfsal uçurum kadar, ideallerden ve sınıftan kopuşa dair verili söylemin dışına çıkarak bugüne bakabilen cesur bir çıkış.
Oyun, bir üçlemenin ikinci halkası. İlk oyunda, yani Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı’daki anne kız yüzleşmesinin yerini bu kez baba oğul hikâyesi alıyor. Üçleminin sonuncusunda ise bu kez bir kardeş hikayesi izleyecekmişiz. Belli ki Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” kitap adındaki vurgunun ilk iki unsuru görünür biçimde oyun adlarında, “devletin kökeni” kısmını da izleyici bulsun! Belki de manifesto gibi oyun adlarının üçüncüsünde belirgin biçimde altını çizer Ferdi Çetin. Kim bilir?

ENTELEKTÜELİN SIĞINAĞI, BELLEĞİN YIKINTILARI
Evet, oyunun merkezinde, akademiyi terk etmiş, eşinin ailesinin maddi olanaklarına yaslanarak Nişantaşı’nda bir stüdyoya sığınmış ve köksüzlüğün sancılarını çeken bir entelektüel var. Onur Dikmen’in hayat verdiği bu karakteri tanırsınız. Etrafınızda zaten çok vardır da, biraz da hiç yakıştıramasanız da nüvelerini kendinizden bilirsiniz. Hayır, kriz sadece sanatsal tıkanıklık değil, o kolay çözülür. Derin bir sınıfsal kopuşun ve köksüzlüğün sancısı zor. Engels’e atıfla “özel mülkiyetin kökeni” üzerine kafa yoran ama bunu televizyon karşısındaki konforlu koltuğunda yaptığı için uyuya kalan bir köksüzlük bu. Uyandıran ses ise emeğin gerçek sahibi, sınıfı simgeleyen baba figürü. Üstelik belleği adım adım silinirken ve kendi ayakları üzerinde durma yetisini kaybederken yapıyor bunu.
Murat Karasu’nun büyük bir ustalıkla sahnede can verdiği babanın demans yaşaması tıbbi bir mesele değil, aksine tüm unsurlar gibi sınıfsal. Tarihsel bilgi, tarlada uyuyanların ve tavuklarla büyütülen çocukların tanıklığı unutulmakta. Aralarında bir korelasyon var mı, yorumu izleyiciye kalmış, ancak babanın belleğinin yitip gitmesi ile entelektüelin bastığı zeminin yok oluşu eş zamanlı gerçekleşiyor. “O dönemlerde kafası çalışan herkes solcuydu, ben bilmiyor muyum neyin ne olduğunu” diyerek kendiliğinden bilincini açık eden baba ile “Akademiye gömülen küçük tanrılardan olmak istemiyorum, sanatçıyım ben” isyanını sahici bir kopuş ile birleştiremeyen oğulun birbirine yaklaştığı bir tarihsel andayız, babanın sesine uyanılan anda.
BAŞTAN ALMA, YENİDEN BAŞLAMA, KOPUŞ!
İstinaf Protokolü’nün üçlüsü Ferdi Çetin, Görkem Şarkan ve Noyan Ayturan, sırasıyla yazar, yönetmen ve dramaturg olarak topluluğun ilk oyununun omurgasını kuruyor. “İstinaf” diğer sözlüklerde hep yargıdaki anlamı öne çıksa da, Nişanyan Sözlük net biçimde “yeniden başlama, baştan alma” diyor. Bunu uzlaşma, sözleşme anlamındaki “Protokol” ile birleştirince zaten topluluk manifestosu belirginleştiriyor. Yeni oyunlarını gördükçe manifesto daha da keskinleşecektir.
Hayat, sanat, tiyatro, hangisi olursa olsun, “baştan alma”, “yeniden başlama” basit bir karar, kolay bir eylem değil. Kişisel ve ironik olarak oyunu izlediğimde oyun metninde tarif edilen stüdyo dairenin bir benzerindeki son günlerimdi. Ana karakterin evsiz kalma, sığınağı yitirme korkusunu epey yakıcı biçimde hissettim elbette. Yerin birkaç kat altında tariflenen “kot altı” dairenin, hem yaşam hem üretim alanı olma halinin, bu daireye sığınmak zorunda kalmış olmanın benzerliği bir yana, yıllar önce yitirdiğim babamın değil ama bu dönemde demans olan tütün işçisi annemin sesine de uyanmış olabilirim. Nişantaşı yüzleşmesini ise 33 yıl önce taşradan İstanbul’a üniversiteye okumaya geldiğimde, şimdilerde Nişantaşı Koru adı ve havuzlu balkonlarıyla meşhur rezidansların olduğu alanda bulunan canım fakültemde yaşadığımı da not düşeyim. Fon arama kısmını ise hiç üzerime alınmıyorum(!) Yine de somut benzerliklerin sarsıcılığını “yeniden başlama” haliyle genişletme, “tıkanıklık”, “kendini sorgulama”, “hayat üzerine düşünme” ve hatta “kopuş” gibi benzer tartışmalara değinerek mevzuyu dağıtacak değilim. Bu yazıyı şimdi sur içinde içinden tren geçen bir emekçi mahallesinden yazdığımı belirtip, oyuna döneyim.

NİŞANTAŞI’NIN STÜDYOLARI, VİTRİNLERİ VE KÖPEKLERİ
Oyunda babanın kritik ifadelerinden biri olan “Nişantaşı’nda çok köpek var. Herkes köpek gezdiriyor, hiç aklıma gelmezdi” sözleri, baba oğulun hayatlarındaki farklılaşmayı not ediyor. Nişantaşı’nda lüks bir apartmanın eksi 3. katındaki stüdyo daireyi hem üretim, hem yaşam alanı olmasına karşın karakterin hem üretimde, hem hayatta ciddi bir kriz yaşıyor. Zihni giderek bulanan babasıyla kurduğu diyalog bir anlamda, eski devrimci günleriyle kurmaya çalıştığı bağın bir simgesi. Zoom’da aksanlı bir İngilizce ile derdini anlatıp kaynak yaratmaya çalışırken yeni bir “üretim alanı oluşturma zorunluluğu”ndan dem vuracak kadar alçalmasıyla, babası üzerinden bağ kurduğu gençlik günlerinin çelişkisi temel açmazı. Öyle ki, mülteci meselelerine yönelmek bile bir kaçış onun için, hatta “residency” programı ile kelimenin gerçek anlamıyla kaçış ve “başını sokacak sığınak bulma” ümidi. Kendi toplumundan uzaklaşması ise bu işin kaymaklı kısmı. Asıl bomba olansa projenin adı: “Boşluğu doldurmak!” Burada kastettiği boşluğun kendi varoluşsal boşluğu mu yoksa başını sokacak bir “üretim alanı” ya da “nakit” eksiği mi olduğu ise muamma!
Gönül işleri ise zaten çoktan sarpa sarmış durumda. Ona maddi konfor sağlayan eski aşkı ile ruhunun açlığını gideren genç aşkı arasında salınıp duran tatminsizlik, politik pozisyonunun yansıması gibi. Neslihan Arslan ve Doğa Kahvecioğlu’nun performansları da bir adamın aşık olarak enkazını belirginleştiriyor. Kadın karakterler arzularının peşinden gitmek ile öğrenilebilen modern bir çaresizlik arasında salınıyor.
Görkem Şarkan’ın rejisi, bu kaotik ve iç hesaplaşmalarla dolu metnin anlaşılır olmasına hizmet ediyor, akışın zorlu ve parçalı yapısını izlenir bir hale getiriyor. Merve Yörük’ün dekor tasarımında farklı zaman ve mekanları belirginleştiren unsurlar öne çıkıyor. Hikâyeyle uyumlu biçimde eskinin ve yenini bir arada olduğu, ring ışığı ile transistörlü radyonun buluştuğu bir mekan tasarımı var. Yükseltiler ve katlar kadar sahnenin farklı boşluklarını da kullanabilen bir tasarım söz konusu. Ayşe Sedef Ayter’in ışık tasarımı da sahne tasarımıyla uyumlu biçimde geniş ve işlevsel bir kullanım alanı sağlıyor. Vehbi Can Uyaroğlu’nun ses tasarımı hem özgün müzikleri, hem efektleriyle kritik rolde.

YIKINTILAR ARASINDA UYANMAK
Babanın sesine uyanmak; aslında köklerinden ve ideallerinden kopuştan, entelektüel uyuşukluktan uyanmak, konforlu alanları terk etmek demek. Yazar Ferdi Çetin bu durumu uzunca bir cümleyle şöyle özetliyor: “Geriye yaslanıp baktığımda oyunun ekseninde duran ‘adam’ karakterinin köklerinden geri dönemeyecek kadar koptuğu ve geçmişine yabancılaştığı bir noktadan ileriye doğru hareket etmek için bir motivasyon kurmaya çalıştığını görüyorum ama tam da bu noktadaki bocalaması ve sürekli geriye düşmesi onu günümüz gerçekliği açısından sahici kılıyor benim gözümde.”
Evet, maalesef babanın sesiyle uyanmak bir huzur ve ferahlık vadetmiyor, aksine “sağcılıkla kafayı bozmuş bir dünyada” gözlerini yüzleşilmesi gereken devasa bir yıkıntıya açmak anlamına geliyor. Geçmiş kadar yarının da insanı zora koştuğu bir dünya burası. Ferdi Çetin’in günümüz gerçekliğine ilişkin tespiti yerinde, çözüm önerisi ise henüz o kadar belirgin değil. Parçalar var ama belki de herkesin farklı formlarla birleştireceği parçalardır bunlar. Yine de önce kendi gerçeğimizden kalkarak üzerine düşüneceğimiz iyi bir zemin var ortada.
Ya siz? “Yeni bir öyküye ihtiyaç var” deyip uyanmaya hazır mısınız?
* “Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım Babamın Sesine Uyandım”ı 11 Mart Çarşamba günü saat 20.30’da Alan Kadıköy’de izleyebilirsiniz.

“Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım Babamın Sesine Uyandım”
Yazan: Ferdi Çetin
Yöneten: Görkem Şarkan
Dramaturg: Noyan Ayturan
Dekor Tasarımı: Merve Yörük
Kostüm Tasarımı: İrem Dilaver
Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Ses Tasarımı: Vehbi Can Uyaroğlu
Video Tasarımı: Bahadır Canberk
Afiş Fotoğrafı: Noyan Ayturan
Afiş Tasarımı: Ahmet Söğütlüoğlu
Sanat Ekibi: Aslı Namal, İrem Dilaver
Yönetmen Yardımcısı: Doğa Kahvecioğlu
Sahne Amiri: Kamil Furkan Güder
Prodüksiyon Asistanı: Seray Kahveci
Yürütücü Yapımcı: Evren Ercan
Oyuncular: Onur Dikmen, Neslihan Arslan, Doğa Kahvecioğlu, Murat Karasu

