Şuan Okunan
Değişim Zamanı: Dağılan hayat mı, yeniden başlama cesareti mi?

Değişim Zamanı: Dağılan hayat mı, yeniden başlama cesareti mi?

Bir radyo programında terk edilmek… Utanç mı, yoksa yeniden başlamak için bir fırsat mı? Sharon M. Peterson’ın Değişim Zamanı romanı, kırılma anlarının aslında nasıl dönüşüm kapısı olabileceğini hatırlatıyor ve “Hayat, parmak sallayanların değil, kendi sesimizin rehberliğinde anlam kazanıyor” dedirtiyor.
ÖZGE Ç. DENİZCİ
ozgedenizci@gmail.com
Susan M. Peterson

Kitabı elime aldığımda hikayenin tanıdıklığıydı/tanıklığıydı beni içine çeken. Tam da bu sebeple belki de elimden bırakamadım. Hepimizin hayatında ansızın gelen kırılma anları oluyor. Bazen küçük bir tartışma, bazen bir yolculuk, bazen hiç hazırlıklı olmadığımız bir kayıp. Sharon M. Peterson’ın Değişim Zamanı o anların önemini yeniden düşünmemi sağladı.

Romanın kahramanı Perci, sevgilisi tarafından tüm şehre duyurulan bir radyo yayınıyla terk edildiğinde, dünya başına yıkılıyor, ya da Percy öyle sanıyor… Radyo programında konuşan ses Percy’nin sıkıcı bir insan olmasından şikayet ediyor ve bunu kamusal bir alanda yapıyor. Percy’nin sınırları ihlal ediliyor, özel hayatı bir anda ortalığa saçılıyor. Beraberinde gelen utanç, kırılma, öfke, sorgulama ve hüzün…

O sahneyi okurken hayatlarımızı aslında ne kadar da dışa dönük yaşadığımızı ana akım medyanın da aslında buna nasıl çanak tuttuğunu düşünmeden edemedim. Bir yandan da içim burkuldu çünkü bizler için hayat olağan rutininde akıyorken her şey bir anda değişiveriyor. Bir anda darmadağın oluveriyoruz. Sonrasında ise hiçbir şey aynı kalmıyor. O an farkında varmıyoruz belki ama eskilerin dediği gibi “Her şey olacağına varıyor” ya da son yıllarda geliştirdiğim söylem gibi “Olan iyi ki oluyor”.

Romanın en güçlü yanlarından biri, Perci’nin yanında duran büyükannesi Mimi. Her genç kadının yanına lazım denilebilecek bir kadın figür, bir yol gösterici, bir mentor. Dobra sözleri, hayata dair keskin gözlemleri, kendisiyle barışık oluşu, torununa sürekli aktardığı mottolarıyla Mimi kitabın benim için en özel karakterilerinden. Onun ağzından dökülen cümleler okura ince ince dokunuyor. “Önce değerinizi bilin, sonra üzerine vergi ekleyin.” Mimi’nin mizahı, kahkahası ve hayata karşı direnci, Perci’nin yeniden ayağa kalkmasına yardım ediyor. Mimi aracılığıyla kitap kuşaklararası dayanışmayı, bu aralar oldukça ihtiyaç duyduğumuz kadınların birbirine aktardığı görünmez gücü de hatırlatıyor.

Bu kitapta asıl mesele sadece bir aşkın bitişi değil, başkalarının beklentileriyle, aile baskısıyla, toplumsal kalıplarla şekillenen bir hayatın nereye kadar taşınabileceği. Perci’nin hikâyesinde hepimizin tanıdık bulabileceği yanlar var. Annesinin gölgesinde kalmış çocukluk hatta gençlik sürekli beklentide olunan bir yetişkinlik (dolayısıyla anneden kaçma eğilimi), başkalarını memnun etme çabasıyla tükenen bir ruh ve sonra gelen kırılma.

Hepimizin kırılma noktaları ister istemez oluyor. Tam da bu kırılmaları yaşadığım bir dönemde kitap ruhuma dokunup beni içine alıverdi. Küçücük görünen, ama yönümü değiştiren anlar yeniden canlandı gözümün önünde. Bazen bir söz, bazen bir karşılaşma, bazen de yıkıcı ya da yakıcı hatta kavurucu gelen bir kayıp. Başlangıçta felaket gibi duran şeyler, zamanla en büyük hediyeyi getiriveriyor. Bu da başka bir cesaretin ortaya çıkmasını, kendimizle yüzleşme cesaretini daha da anlamlı kılıyor.

Perci’nin utancı, onun özgürlüğe giden yolda emin adımlarla yürümesine vesile oluyor. Çoğumuzun yaşadığı başkaca sarsıntılar gibi… –Gerçi gündemden sarsıntısız geçen tek günümüz yok gibi ama neyse bu başka bir yazının konusu-. Yine de şunları söylemeden geçmenin haksızlık olacağı duygusuyla demek isterim ki, mesele yalnızca bireysel değil. Çünkü bazen sabah kalktığımızda ve aynaya baktığımızda bize ait olduğunu sandığımız şeylerin çoğunluğu aslında bize ait değil. Emek, gelecek, umut kelimeleri anlamlarını yitirmeye başlayabiliyorlar. Mesela okuduğumuz okulları bir anda hiç okumamış sayılabiliyoruz. Girdiğimiz bir sınavda sorular çalınmış olabiliyor. Çalıştığımız iş yerinde bir anda dengeler değişmiş bile olabiliyor. Arkadaşlarımızdan biri sevgilisi tarafından dövülmüş, bir diğeri öğretmeni tarafından taciz edilmiş olabiliyor. Oysa bunların hiçbiri ne bizim yüzümüzden ne de bizimle ilgili değil mi? O an anlıyoruz ki aslında en büyük kırılma anlarımız sadece kişisel değil; hepimizi içine alan, toplumsal yarıklarla da örülü.

İşte bu yüzden Perci’nin bireysel dönüşümü, okur için çok daha geniş bir çağrışım alanı açıyor. En azından benim için öyle oldu.

Peterson’ın dili mizahi ve akıcı. İtiraf etmeliyim ki en sevdiğim üsluplardan. Çevirmen Melike Çetiner, bu akışı ve mizahı Türkçeye başarıyla taşımış. Mizahi repliklerde gündelik Türkçe’nin doğallığını yakalamış olması okumayı oldukça kolaylaştırıyor. Kitabın okurla kurduğu bağ tam da bu samimiyet üzerinden ilerliyor. Çevirinin bu noktadaki rolünü ayrıca anmak gerek.

Kitabı kapattığımda içimde var olan ama yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyduğum “hayatı başkalarının gözleriyle yaşamak, kendimize yapılacak en büyük haksızlık” duygusu yeniden perçinlendi. Başkalarının yargılarıyla var olmaya çalışmak (anne, baba, çocuk, arkadaş, sevgili, komşu ya da dış kapının mandalı ve bazen bir siyasetçi, vb.) hiç bitmeyen bir sınavı yeniden yeniden vermeye benziyor. Oysa asıl mesele, kendi iç sesimizi duymak, kendimizle barışmak. İçimizde parmak sallayanların daha az seslerinin çıkmasını sağlamak kendimizle her daim gurur duyan (“Bugün de hayattayız çok şükür”, “Bugünü de iyi bir insan olarak tamamlayabildim” demek bile mucize olabiliyor bazen) sesimizi yükseltmek.

Bir sabah uyandığımızda başımıza gelen şey felaket gibi görünebilir. Hatta felaketin kendisi bile olabilir. Zamanın ise hem en büyük dost hem de en büyük düşman olduğunu fark ederek geçiyor hayatımız ve zaman geçtikçe fark ediyor ki insan yaşanan tüm o felaketler aslında başka bir yere taşımış bizi. İlk anda kötü görünen, sonradan “iyi ki olmuş” dediğimiz şeylere dönüşüyor. Peterson’ın romanı da tam bunu anlatıyor: Değişim çoğu zaman bir yıkımın içinden doğuyor.

Bu kitap kişisel gelişim kitabı değil. Tam da hayatın içinden olması gerekeni anlatan bir yapıt. Bana geçen his ise bir tür tefekkür. Her şeyi olduğu gibi kabul etmek. Direndiğimiz kadar da teslim olabilmek. Şükretmek; başımıza gelenlerin bize açtığı yolları görebilmek. Değişimden korkmamak, çünkü değişim zaten çoktan başlamış oluyor. Belki de en önemlisi diyebilmek. Gelmekte olandan korkmamak, gelecek olanı göğüslemek, yılmamak, tükenmemek, mücadele etmek ama “olan neyse, iyi ki oluyor” da diyebilmek.

Ayrıca Bakınız

“Değişim Zamanı”

Sharon M. Peterson

Çev. Melike Çetiner

Yabancı Yayınları

Temmuz 2025


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik