Şuan Okunan
Gözbağcı: Kendinden vazgeçmek mi, yoktan var etmek mi?

Gözbağcı: Kendinden vazgeçmek mi, yoktan var etmek mi?

Ben ona sihir yapıyom çok şaşırıyor düşündüğü gibi değilmişim ona öğrettikleri gibi yani o yüzden seviyormuş beni her şey çok güzel! Fazla güzel.”

MUSTAFA KARA

Kübra’nın hayatının özetini ve sığındığı felsefeyi sunan bir cümle “Sihirbaz yok eden değil, yoktan var edendir.” Kübra kim mi? Ankara’nın bozkırında, Keçiören’deki bir yetimhanede başlayan, muhafazakâr bir aileye evlatlık verilmesiyle süren ve nihayetinde bir sihire, daha doğrusu illüsyona, yani gözbağcılığa tutunan bir yaşam öyküsünün başkahramanı.

Animus Tiyatro’nun Gözbağcı oyununda sahnede kendi elcağızıyla -hem karakter hem sahne tasarımcısı kastediliyor burada- boyadığı bir tezgah var, üstünde reklam sloganı yazıyor. Mis gibi slogan: “Her türlü nişan kına sünnet düğün doğum günlerinizde yanınızdayız. Siz isteyin biz yok edelim!” Bu arada, “sihirbaz”, “illüzyonist” ya da biraz negatif çağrışımlı “hokkabaz” yerine daha az kullanılan Türkçe karşılığı “Gözbağcı”nın tercih edilmesini önce yadırgasam da metne uygun tercih olmuş.

Sertaç Sayın’ın metni belli ki çıkış noktası olarak güçlü yaşanmışlıklar ve sonrasında da yoğun çaba ve emek içeriyor. Çocukluğunun kahramanı “Mete abi”nin hikâyesini anlatmak için bu yolu seçmiş Sertaç Sayın, ama doğrudan onu anlatmak yerine onun dokunduğu ve kalıcı izler bıraktığı çocuğu anlatmayı yeğlemiş. Zaten oyunda da geçiyor “Mete abi”; küçük yetimden yetişkin Mete’ye dönüşürken büyük kavgalar veren, sihirbazlık gösterileri yasaklanınca gizlice yetimhaneye girip kardeşlerine oyunlar kuran, kimliği, yönelimi, hayatı, var oluşuyla dahi ötekileştirilmiş biri. “Mete abi”nin bu trajik hikâyesini yansıtmak üzere Türkiye gibi kutuplaşmanın zirvelerinde gezinen bir ülkede sihirbaz bir tesettürlü genç kadın hikâyesi kurmak oldukça cesur bir karar. Eril üstencilik yanlışına düşmemek, kutuplaşmayı yeniden üretmemek için ciddi bir anlama çabasını gerektiriyor. Metnin başarısı, Sertaç Sayın’ın bu emeğinin güçlü desteklerle ilerlediğini hissettiriyor. Bu sayede mesele ayrıksı olanın değil, hepimizin meselesi haline de geliyor.

KENDİNDEN NE KADAR VAZGEÇERSİN?

Gözbağcı’nın ortaya koyduğu soru aslında basit ama yanıtını hayata geçirmek oldukça güç: “Bir yere ait olabilmek için kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz?” Zamane insanının bitmek bilmez onay arayışının tek cümlelik özeti. Kendinden vazgeçmek ne getirir bu oyunda yok, Kübra hiç vazgeçmiyor çünkü. Yalnız kalıyor, terk ediliyor, sürekli yeniden başlamak, mücadele etmek zorunda kalıyor. Böyle sıralayınca, “yetimhane” ve “evlatlık” gibi hüzünlü sözcüklerle de birleşince gözünüzü korkutmasın. Ne yetim olmanın, ne evlatlık olmanın trajedisinin altı çizilmiyor. Asıl sorun olan sevgisizliğin kaynakları burada değil, başka yerlerde aranıyor.

Daha yerinize oturmadan başlayan bir “neşe” var sahnede. Boş, kof bir neşe değil bu üstelik. Seyirciyi de dahil eden, onunla temas kurmaktan korkmayan, sık sık doğaçlamaya başvuran, sadece sormayan yanıt da isteyen etkileşimli bir neşe. Hikâye acıklı değil, belki biraz hüzünlü. O hüznün içinde dahi neşelenmeyi bilen, yaşadıklarından öğrenirken bunu oyun haline getirebilen bir karakter Kübra. Ne yetimhane yönetimini, ne evlatlık verildiği aileyi, ne sevgililerini suçluyor Kübra, yargılamıyor bile. Anlamaya çalışıyor ve aslolarak kendine odaklanıyor. Neşesi buradan. Sihiri “yok etmek” ile değil “yoktan var etmek”le açıklayan Kübra’nın en büyük numarası kendini yoktan var etme çabası, becerisi belki de! Onu fantastik bir masal evreninde büyümeyi reddeden Peter Pan’dan farklı kılan nokta da burası, Peter Pan kendi “düşler ülkesi”ni inşa ederken, Kübra çocuksu neşesini gri ve sert gerçeklerin dünyasının içinde korumayı başarıyor. Evet haklısınız biraz sihir var ama Peter Pan’ınki gibi değil. Sahici bir gözbağcılık!

İZLEYİCİYLE BİRLİKTE OYNANAN BİR OYUN

Animus Tiyatro’nun kurucusu Deniz Ekinci sahnede tek başına ancak seyirciyi doğrudan oyuna kattığı, soru sorduğu, yanıt aldığı, bir şeyler yapmalarını talep ettiği bölümlerle hep birlikte oynadığımız bir oyun kurguluyor. Bu bir sihirbazlık gösterisi çünkü. Bu gösterinin içinde hikâyeyi en başından, ilk ağızdan dinliyoruz. Çocuksu hallerini sihirbazlıktaki ustalığıyla birleştirirken de, kırılgan bir yetişkin olarak beceremediği sihir numaralarıyla yüzleşirken de bu geçişkenliği ve eşzamanlılığı hissediyoruz. Çocukluğunu, ilk gençliğini ve yetişkinliğini bir sihirbazlık gösterisi olarak “oynuyor” Kübra; Deniz Ekinci de hepsini oynuyor. Yeri gelmişken işin sihirbazlık kısmında eğitmen sihirbaz olarak Özgür Kapmaz’ın öğreticiliğinin katkısını da not düşelim.

Sertaç Sayın ve Melih Salgır’ın rejisi bu çok katmanlı yapıyı anlaşılır ve görünür kılacak biçimde gösterişten uzak, ancak bir o kadar da berrak. Oyunu bir sihirbazlık gösterisi olarak kurgulama buluşunun seyirciyi de “Kübra’nın sihirbazlık gösterisine gelmiş insanlar” rolüne sokması daha ilk dakikadan duvarları yıkıyor, oturacağı yeri arayan izleyiciyi “ben nereye düştüm” hissiyle tanıştırıyor. Neşet Ertaş’ın müziğiyle bozkır hüznünü yüklenip hüzünlenmeye hazırlanırken, ters köşelerle izleyiciyi oradan oraya taşıyor. Etkileşim arada laf olsun diye izleyiciye yönelen sözlerden ibaret değil, yanıt istiyor, eylem istiyor Kübra, alıyor da istediğini.

Esin Nazlı Çınar’ın sahne ve kostüm tasarımları, üç beş parça el emeği dekor nesnesinin sahneye dağılımıyla karakterin yapısına eşsiz bir uyum yakalıyor. Eren Uğurhan’ın atmosfer kuran ışıkları ise Kübra’nın dünyasını tamamlayan gizli kahramanlar olarak öne çıkıyor. Müzik tercihleri de oyunun ruhunu yakalamada ve değişimi anlatmada oldukça başarılı, başlarda sadece Neşet Ertaş çalıyormuş, yeni sezon eklenen güncel ve farklı şarkılarla neşe daha da artmış.

DÜZENE UYMAYI DA ÖTEKİ OLMAYI DA REDDETMEK!

Gözbağcı, bugünün her alanda kutuplaşmış Türkiye’sinde “onay almak için düzene uyma” fikrini reddeden bir yerde olmakla kalmıyor, “öteki” olmayı da reddediyor. Evet, biraz çelişik görünse de esası bu meselenin. “Öteki” olmayı kabullenmek de düzene uyma formu çünkü. Yetimhanenin ardından evlatlık verildiği muhafazakar ailenin “kötülüğü” değil, “bilmemesi” sorun. Nasıl anne baba olunacağını bilememeleri. Bunu fark edince yüzleşmek kolaylaşıyor. Farklı toplumsal kesimlerden sevgilileri ve sevgililerinin aileleri için de durum çok farklı değil.

Hiç anlamadığı kimlik ve kimliğe uygun davranma dayatmaları arasında “büyümeyen çocuk olma” tercihi yapıyor Kübra. Bir yönüyle güçlü bir direniş hikâyesi bu. Bağırmayan, çağırmayan, slogan atmayan ve daha önemlisi çatışmayan bir direniş. Nasıl mı olur? Oluyor işte. Dedik ya baştan sihirbaz yoktan var edendir, bu var edişi izliyoruz işte. “Yok etme/var etme” metaforunu “ait olamama/kendi olma” olarak da okuyabiliriz. Kübra’nın seçimi kendi olmak.

Bunu “büyük bir şey yapıyormuş” hissiyle göstere göstere yapmıyor üstelik. Bizim gündelik hayatta “ilginç, tuhaf, şaşırtıcı” bulduğumuz pek çok şeye şaşırmıyor, çocuksu bir doğallıkla yaşıyor, öğreniyor ve deneyimlerini kendini inşanın bilgisine dönüşüyor. Solcu sevgilisini anlatırken “ilginç” bir şey anlatmıyor, görücü usulü evlenmeyi “şaşırarak” karşılamıyor. Bir bebeğin yeni bir nesneyle tanışması gibi. Yaşıyor, deneyimliyor, öğreniyor. Oyunun hissi de öyle, en dramatik olaylar, en kabul edilemez durumlar bile doğal seyrinde akıyor. Kabullenme değil bu, aksine hiçbirini kabul etmeyerek ilerliyor aslında. Bu diyalektik ilişkiden doğuyor Kübra.

Kübra’nın 5 kilometrelik dar hayat çemberinden taşan hikâyesi, çıkışta seyircinin yüzünde bir gülümseme bırakıyor. Yoktan var edilenlerden biri de bu umut işte. Bu yönüyle hepimizin bildiği, yaşadığı, çoğu kez itiraf etmekten kaçındığı “ait olamama” sorununa dair yanıt bu oyun. Doğru olmak zorunda değil, herkes için geçerli olmak zorunda hiç değil, uygulanabilir olması bile gerekmiyor. Ama bir yanıt!

Soruyu hatırlayalım; “Bir yere ait olabilmek için kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz?” Mesela “herkesin biraz sevdiği ama kimsenin tam olarak istemediği” Kübra aramış taramış tesettürlü, genç, kadın ve sihirbaz olarak yolunu ve amacını bulmuş. Sahi sizin yanıtınız ne? Olabildiniz mi ait? Bulabildiniz mi bir yol? Ben Kübra kadar usta değilim bu kendini inşa işinde, daha uğraşmam lazım.

* Gözbağcı, 2 Nisan’da Alan Kadıköy, 18 Nisan ve 2 Mayıs’ta Sahne Pulcherie ve 28 Nisan ve 6 Mayıs’ta Pax Sahne’de izlenebilir.

“Gözbağcı”

Yazan: Sertaç Sayın

Yöneten: Melih Salgır, Sertaç Sayın

Oynayan: Deniz Ekinci

Sahne ve Kostüm Tasarımı: Esin Nazlı Çınar

Işık Tasarımı: Eren Uğurhan

Sihirbazlık Eğitmeni: Özgür Kapmaz

Reji Asistanı: Eylül Öztekin

Asistan: Metehan Ertan

Fotoğraf & Afiş Tasarımı: Meltem Satıloğlu


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik