Lygos Kuyusu: Melun bir çembere sirayet ettik!
Hera gazabını kılıç gibi çekti ve vurdu mühürünü toprağa; ‘Bu şehrin iki yakası bir araya gelmeyecek! Yakıl, yıkıl, yeniden doğ… Ama asla bir bütün olma!”
MUSTAFA KARA
İstanbul tek bir taşına cümle Acem mülkü feda edilmiş bir devasa sahne. Hazal Kalfa Sevin’in yazdığı ve yönettiği Lygos Kuyusu, kente dair görkemli destanları elinin tersiyle itip, kentin altındaki dehlizlere, sarnıçlara ve dipten gelen seslere uzanıyor. Lanetli, karanlık bir kent masalı bu. Tam da Tevfik Fikret’in Sis şiirinde “Te’sîs olunurken daha, bir dest-i hiyânet / Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!” diye anlattığı İstanbul olmalı burası.
Daha oyunun açılışında İstanbul’un tarih boyunca büründüğü isimlerin bir ayin formunda sayıklandığı tekinsiz bir atmosfer ile yüzleşiyor seyirci. Lygos, bir mitolojik bir figür olarak değil yerin altına itilmiş olsa da, diplerden gelen bir vicdani ses, kentin sesi olarak yükseliyor. Metnin ana izleğini oluşturan “Bu şehrin iki yakası bir araya gelmeyecek” laneti coğrafi bir kopuştan fazlasını ifade ediyor. Kültürel, sınıfsal, zamansal ne çok ayrılış var! Bu lanetli izlek içinde kara veba salgınlarından kenti yakıp geçen yangınlara, büyük depremlerden ilk Ayasofya’yı yakıp yıkan ve yenisinin inşasına yol açan Nika İsyanı’na ne çok vakanın izi var.
Lygos Kuyusu’nun tanıtım cümleleri tam da bu akışın işaret fişeği gibi: “Binlerce yıldır bu kentte bitmek bilmeyen felaketlerin kaynağı, Tanrıça Hera’nın kıskançlık krizlerinden biri esnasında ağzından köpükler saçarak şehrin üstüne koyduğu lanettir. Bu lanetin adı kıyım, nüvesi insandır. Hera bununla kalmaz , acının her damlasını duyumsamak ister ve şehrin kendi imzasını taşıyan felaketleri dinleyeceği geceler düzenler. Bu gecelerde büyü ve gerçek arasındaki perde incelir, karanlık bir kent masalı gözler önüne serilir.”

Zamanın ilk günlerinden kalma melun bir çembere sirayet ettik. Sonunu kimsenin göremediği, gizini bir gün bile göze dökmeyen, toprağımda kök tutmuş, her bir ruha bulaşan, arsız, hayasız lanet!”
“VEBAYI SOKTUK, DEVASINI SATACAĞIZ!”
Yakıla yakıla, yıkıla yıkıla yeniden doğan kentin hikâyesinde sadece geçmiş yok. Hatta aslında “zaman” yok! Zamanın döngüselliğini aşan bir inşaat-yıkım ekseni sunuyor, modern zamanlar eleştirisi yapıyor mesela. İstanbul’u sarsan veba salgınlarını anlatırken bu eleştirisini daha da somutlaştırıyor. Kaptan Hernan ve Delibaş arasında yaşanan çatışmada insan hayatları üzerinde dönen iktidar oyunlarının ve doyumsuz kâr hırsının “zamansız” bir tasvirini görüyoruz. “Önce hastalığı sokup sonra devasını satma” kurgusu o kadar yanı başımızda ki, hem kapitalist çarkların acımasızlığını, hem Hera’nın lanetini aynı cümlede hissediyoruz. Bu ticaretin, tin-i mahtum, yani mühürlü toprak üzerinden dönmesi zaten mühürlenmiş vicdanlara net bir gönderme: “Biz vebayı soktuk şehre, şimdi devasını satacağız. Tin-i mahtum (mühürlü toprak) derler buna. Altından kıymetlidir bu toz. Hastalık baki, ticaret ebedidir.”
Ya da deprem sancısı yer altına sıkışıp kalmış ruhlarda ifadesini bulurken, Hipodrom’un sütunlarının çöküşü ile bir medeniyetin çöküşü arasında bir paralellik kurulması… Oyunda“Şehir sadece binalardan ibaret değil Zabinna. Şehir, altında yatan ölülerin çığlıklarıdır. Hipodrom yıkıldı ama uğultusu geçmedi” diyor baki kalan uğultunun bekçileri. Çığlıkları duyulan ölülerden biri de duvar ustası bir babadır ve oğlundan dinliyoruz onun hikâyesini: “Nika ayaklanmasına babam da katıldı. Kendinden çok bu kentte ötelenmiş herkesin hakkını ararken öldürüldü. Hem de gururu ayaklar altına alınarak. Hipodromda herkesin gözü önünde at arabalarına bağlanıp sürüklendi. Küfür ve lanetler eşliğinde son nefesini verdi. O güzel adam daha iyi bir ölüm hakediyordu.” Sonrası sürgündür yine, yeni acılardır; kentin kadim kültürü ve elbette dini böyle böyle değişir, yeni ve kudretli Ayasofya bir imparatorluk katedrali olarak bu yıkıntılar üzerinde yükselir.

Ben Hasan’dan olma Fahriye’den doğma Naadiye’yim. Bu şehir benden tüm sevdiklerimi kopardı. Benliğimi aldı. Ben de ondan öcümü aldım. Safi öcümü. Yaktım! Ben bu şehrin yüzünü yaktım…”
“ANNEME SARIL, BU ŞEHRİ YAK!”
Metnin duygusal zirvelerinden biri olan “Hasan’dan olma, Fahriye’den doğma Naadiye”n hikâyesi kadının yok sayılışı, mülk sayılışı ve tüm bunlara itiraz etmek ile ilgili çarpıcı bir kesit. Naadiye’nin Kadı’ya “Ben bu şehrin yüzünü yaktım!” diye haykırması ile bugün İstanbul’un feminist gece yürüyüşlerinde taşınan “Eğer sıradaki bensem, anneme sarıl, bu şehri yak!” çığlığı arasında nasıl da dolaysız bir bağ var! Şehri yakmak ile şehrin egemen ilişkilerini simgeleyen yüzü yakmak arasında salınan kadim bir bağ. Naadiye’nin Obruk Ağa ile olan çatışması izleyiciye mülkiyet, aidiyet ve özgürlük kavramlarını da düşündürüyor üstüne.
Efsaneler, yaşanmış/yaşanmamış hikâyeler, karanlık masallar… Hera’nın laneti ile eş tutulan Lygos adından bugüne uzanan İstanbul’lar içinde hangisi daha karanlık? Hera’nın felaketleri dinlediceği gecelerden birinde miyiz? Bitmeyen lanet döngüsüne şahitlik eden kargayı mı dinliyoruz?
Hazal Kalfa Sevin’in metni, ağır, edebi ve her anında göndermeler içeren zorlu bir metin. Sahnelemesi de, izlemesi de, anlaması da. Biraz bilgi sahibi olmakta, gitmeden Tiyatro Lygos’nu sosyal medyasını karıştırmakta, kafaya takılan kişiler ve olaylara biraz derinlemesine bakmakta fayda var.
Nüansların, detayların, zamanı aşan benzerliklerin at koşturduğu; belli belirsiz fısıltıların ve güçlü çığlıkların buluştuğu bir kent sahnesi var orta yerde. Diplerden gelen karanlık bir masalın oyun alanını oluşturan sahne, Mine Kaleli’nin dekor tasarımı, Buğra Alkan’ın ışık tasarımı, Hilal Polat’ın kostüm tasarımı ile bütünleniyor. Ege Topoyan’ın ses ve efekt tasarımı verilmek istenen o derin etkiyle uyumlu. Lygos Kuyusu’nun güçlü oyuncusu Yavuz Topoyan’ın ilk sahnede kentin isimlerini sayarken, Didem Oygur, Görkem Yankın ve Ozan Sevin bedenlerinde binlerce yıllardır yaşanan lanetin görünür kılıyorlar. Başta çok kısa süre içinde oluyor bu ve hepsi Lygos’un çocukları olan karakterleri hem farkları, hem ortaklıklarıyla sergilerken de, bu çizgiyi ustaca sürdürüyorlar.
Metnin arkaik seslenişleri çağrıştıran, derinlikli dili; sahnede ritüeli çağrıştıran güçlü bir reji tercihiyle birleşiyor. Masalın karanlığı daha da güçleniyor böylece.
Hiç umut yok mu?
Tüm bu toplam içinde lanetin nasıl kırılacağı muamma, beylik ifadeyle “yüzleşme” falan denir en fazla ama ne ifade eder bilmem.
Çünkü çok açık ki;
“Zamanın
ilk
günlerinden
kalma,
melun
bir
çembere
sirayet ettik.”
Ve hatta bu karanlık böyle iyi, aferin Hera’ya!
* Lygos Kuyusu 26 Şubat ve 6 Mart’ta kentin eski delhizlerinden biri olan Tünel’in üstündeki Metrohan’da olacak. Biletler Tiyatrolar’da.

“Lygos Kuyusu”
Yazar/Yönetmen: Hazal Kalfa Sevin
Yardımcı Yönetmen/Dramaturg: Cem Sarp
Kostüm Tasarımı: Hilal Polat
Dekor Tasarımı: Mine Kaleli
Işık Tasarımı: Buğra Alkan
Ses&Efekt Tasarımı: Ege Topoyan
Afiş Tasarımı: Alişan Kalfa
Asistan: Gizem Sevin
Oyuncular: Didem Oygur, Görkem Yankın, Ozan Sevin, Yavuz Topoyan

