Şuan Okunan
BlueScat: O elmayı yeriz ya da zor oyunu bozar

BlueScat: O elmayı yeriz ya da zor oyunu bozar

MUSTAFA KARA

En eski ve etkili tuzaklardan biridir, küçük kapalı mekân. İki yabancı dar alanda sıkışır; bir mağara, bir enkaz, bir oda, bir kompartıman, bir asansör. Çıkış bulunmaz, konuşmak zorundadırlar. Zaman ilerledikçe maskeler düşer, bu mecburi yüzleşme dışarıdaki hayatın ipuçlarını verir. Sahnede izleyicinin gözünü boyamak da zordur hem. Metin ve oyuncu öne çıkar. Koffi Kwahulé’nin BlueScat‘i bile isteye bu tanıdık tuzağa giriyor ve onu adım adım içten çürütüyor. Üstelik bu yüzleşmede diyalog yok, oyun monologlarla ilerliyor ve birbirlerine teğet geçtikleri yerde başlıyor ve duyulmayan, karşılık görmeyen sözlerle ilerliyor hikâye.

Moda Sahnesi’nin Bira Fabrikası, Dıkşın ve Ağaçların Kokusu’nun ardından gelen dördüncü Kwahulé’si BlueScat’ten söz ediyoruz. Elbette bu oyunun 2018’de Arıza adıyla kısa süreli sahnelenişini saymazsak. O versiyonu izleyememiştim ama BlueScat’in farkının çeviri, koreografi, kadın oyuncu gibi somut değişimlerin yanında biraz daha anlamaya yaklaşmak olduğunu tahmin ediyorum.

Müzikolog Gilles Mouëllic’in “Kwahulé’nin bütün tiyatrosu, arızalı bir asansöre benzettiği dünyada yeniden yaşamayı öğrenme çağrısıdır” ifadesini metafor olmaktan çıkarıp sahneye getiren bir oyun BlueScat. Evet, o iki kişilik durmuş asansör tarihi ve coğrafyayı aşan bir etkiyle, insana sert bir eleştiri getiriyor, gösterdiği finalden başka seçenekleri de düşündürecek sorular bırakıyor.

AYNI MEKANDA, EŞ ZAMANLI AMA BAĞIMSIZ TINILAR

BlueScat’in çıkış noktası çok karmaşık değil aslında. Bir kadın, bir erkek, bir asansör ve bir arıza. Bu zorunlu ve yakın bir araya geliş iki paralel monolog halinde akıyor. Biz ikisini de duyuyoruz, onlar birbirini duymuyor. Gerçek anlamda görmüyorlar da. Gerilim, “iki insanı kapalı bir yere koyarsan kıvılcım çıkar” yaklaşımının ve elbette “diyalog”un reddinden besleniyor. Kritik olan, burada insanın ilk refleksinden, en doğal olandan vazgeçen Kwahulé kıvılcımlar ve diyalog yerine ne koyduğu. Müzik tam da burada devreye giriyor. Blues ve Scat… BlueScat, bir “caz insanı” olan yazarın, Afrika müziğinin sömürgeci-köleci Amerika topraklarında yeniden doğan versiyonunu ve bu müziğin sözün yerini anlamsız hecelere bırakarak sesi bir enstrümana dönüştüren formu üzerine kurguladığı bir oyun. Oyun, bu kayıplar ve yeniden doğuşlar hikâyesi ile Afrika’nın köle sahillerinden bakıp “modern Batı”ya salvolar savururken, aynı dertten doğan müziği içselleştiriyor. Medeniyet denen canavarın sömürgeci, köleci iğrenç yüzünden doğan müziği, sesi ve ritmi birer anlam taşıyıcısı olarak sahneye taşıyor. Bunu kadın ve erkeğin farklı yönlerini vurgulayan araçlar olarak okumak mümkün. Blues’un akışkan ezgisi kadının sesi olurken, erkek “anlamsız hecelerin ritmi” toplamı olarak kesik kesik tınılar sunuyor. Her durumda iki farklı tını aynı dar mekanda, eş zamanlı ama birbirinden bağımsız tınlıyor.

Erkeğin kafasının içi “beyaz yakalılar için çifrit çarşısı” gibi. Ritim, tekrarlar, değişken motifler, sessizlikler, hatta nefes alıp vermeler. İstatistikler, sayılar, vergi oranları, öğrenilmiş görevler, kuru söylevler, kendini “akıllı” diğerlerini “koyun” sayan bomboş bir kibir. Bedene ve sesin ezgisiz, kesik kesik tınlamasına da yansıyor bu. İç çatışmalar yaşasa da aslında kadının talep ettiği dünyaya adım atamayan bir erkek. Kadının gelgitleri ise beden üzerine: Görünür olmak istiyor, arzulanmak istiyor; ama görünmezliğe de meylediyor ya da ihtiyaç duyuyor. Arzularıyla konuşuyor, travmalarıyla susuyor. Arzularını sahiplenemiyor ama susturamıyor da. Kadının ruhunda yaşanan bu gelgitleri, Ezgi Çelik’in başarılı oyunculuğu ve değişken beden hareketlerinde görüyor, hissediyor ve anlıyoruz. Söz ile bedenin farklı şeyler söylediği anlarda da belirginleşiyor bu ustalık. Arzunun dile gelişi ve bastırılışı, sıcak bir çatışma olarak insan bedeninde görünür oluyor.

Yeri gelmişken, samimi bir itiraf yapmak gerekirse, haklarındaki ilk izlenimimi ana akım dizilerde edindiğim oyunculara istemsiz bir ön yargı oluşuyor bende. Kendini tekrar ediyor demiyorum, kastım o orası değil. Bana dair bir sorun olarak, kerteriz noktası kayıyor daha çok. Caner Cindoruk için bu ön yargımın net biçimde yıkıldığı oyunun BlueScat olduğunu açıklıkla söyleyebilirim. Eril dangalaklığı “haşin, sert erkek pozları”yla görünür kıldığı televizyon işlerindeki halinin tabii ki çok uzağında, erkekliğin içindeki asıl çürümeyi dışa vuran, beyaz yaka samimiyetsizliğini ve erkekliğin o içten çürüme halini yüzünde ve bedeninde simgeleştiren bir yorum var.

BEDENDEN TAŞAN ARZULAR

Küçücük bir alanda sahnelenen ve üstelik metni güçlü felsefi, tarihsel derinlik sunan oyun, Ezgi Çelik ve Caner Cindoruk’un uyumlu ve çatışmalı oyunculuklarıyla keyifli, daha anlaşılır ve sarsıcı bir noktaya taşınıyor. Bağımsız akan monologların içindeki gerilim belirginleşiyor, çoklu çatışmalar arasından sahiplenilemeyen arzuların bedenden taştığı bir ana varıyoruz. Tarihin denklem bozucu, değiştirici gücü “şiddet” tam da o anda ışıltısıyla sahnede yerini alıyor.

Dilan Yoğun’un koreografisi müziğin ve ritmin odakta olduğu bir oyun için, ama özellikle neredeyse tamamı küçücük bir asansör içinde geçen bir oyun için kritik önemde. Sözle hiç karşılaşmayan, gerçek anlamda birbirini görmeyen, birbirine dokunmayan iki insan, Amerikan sineması göndermeli bir dans sahnesi ile bir hayalde buluşuyor. Tutkulu bir buluşmaya aşkı keşfeder gibi değil, kameraya dans eder gibiler ama. Gerçek hayatta yapamadıklarının, içlerindeki bastırılmış arzuların Hollywood diliyle imaja dönüşmesi bu: What a wonderful world!

Moda Sahnesi’nin Kwahulé sevdasının boşa olmadığını anladığımız bir oyun daha izliyoruz BlueScat’le. Dünyadaki bazı yorumlanışlardan farklı olarak, Kemal Aydoğan yorumunda kadın ve erkek arasında sınıfsal, etnik, coğrafi vs. bir ayrım yok. Aynı Batı esintili yaşayışın, kentli orta sınıf kültürün temsilcisi iki insan görüyoruz. Dünyayı yüksek katlardan görmeye alışmış, kendilerini hiyerarşik merdivenlerin en tepesinde olmasa da, üst katlarında gören plaza ve rezidans insanları. Oyun boyunca arka duvara yansıtılan projeksiyondan izlediğimiz kentin, kendini ayrıcalıklı sayan beyaz yakalıları işte. Bu yorum, Kwahulé’nin sömürgeci medeniyete yönelttiği eleştiri oklarını alıyor, kentli orta sınıflar üzerinden bugünün kapitalist vahşiliğinin kalbine yöneltiyor. Seyirciden anlamı bulup çıkarmasını talep eden, kendi içindeki çatışmalı halleri ve bunun dış dünyayla bağını sorgulamaya iten ve tüm bunları bu dünyanın lanet olası bugününe yukarıdan bakan bir rezidans asansöründe yapmasını bekleyen bir yaklaşım bu. Öyle ya, insanı tartışmadan sistemi nasıl göreceğiz? Ya da aynı anlama gelmemek üzere sistemi görmeden, insanı nasıl tartışacağız?

Adem ile Havva’nın zamane temsillerini izliyor olsak da, kapitalizmin dünyaya yukarıdan baktığımız rezidansları bizim cennetimiz değil. Cennette baş başa ve özgür bırakılmış ruhlar zaten değiliz.

Ve evet, o elmayı yeriz ya da kanlı bir final için zor oyunu bozar.

*BlueScat, 15 Haziran Pazartesi ve 16 Haziran Salı saat 20.30’da Moda Sahnesi’nde izlenebilir.

 

 

“BluesCat”

Yazan: Koffi Kwahule

Çeviren: Cemile Özyakan

Yöneten: Kemal Aydoğan

Sahne Tasarımı: Bengi Günay

Işık Tasarımı: İrfan Varlı

Kostüm Tasarımı: pcfg

Koreografi: Dilan Yoğun

Görsel Tasarım: Cansu Köksal, Osman Kürşad Tuncer

Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan

Fotoğraflar: Orçun Kaya

moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse

Asistanlar: Mesut Karakulak, Öykü Eraslan, Yaren Esin

Koreografi Asistanı: Ece Çamlı

Oynayanlar: Ezgi Çelik, Caner Cindoruk

Oyun Süresi : 60′, +18

 

 


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik