Sermaye ve tiyatro birlikteliği: Satıcının Ölümü bize ne anlatıyor?
Öykü ve şiir ağırlıklı yeni dergi ArtAnlam, Mayıs-Haziran 2026 tarihli ilk sayısında sermaye-tiyatro ilişkisine dair bir dosya habere yer verdi. Zorlu PSM’de Rönesans Holding sponsorluğunda sahnelenen Satıcının Ölümü üzerinden hazırlanan haberde, Cihangir Atölye Sahnesi’nden Arzu Gamze Kılınç, SanatAtak’tan Ayşegül Sönmez, Bo Tiyatro’dan Ozan Elaltunterin ve Sahneden Kurucu Yayın Yönetmeni Mustafa Kara‘nın görüşleri yer aldı. Tuğçe Hitay‘ın haberini aynen yayınlıyoruz.
TUĞÇE HİTAY
Son zamanlarda tiyatro dünyası, sanatsal içerik ile üretim biçimleri arasındaki ekonomik çelişkileri her zamankinden daha yüksek sesle tartışıyor. Özellikle Satıcının Ölümü gibi sistem eleştirisi yapan metinlerin dev sermaye gruplarının desteğiyle ve yüksek bilet fiyatlarıyla sahnelenmesi, sanatın toplumsal erişilebilirliğini sorgulatıyor. Fahiş fiyatlar, tiyatroyu geniş kitleler için ulaşılabilir olmaktan çıkarıp belirli bir kesime sunulan sınıfsal bir lükse dönüştürüyor. Bu durum karşısında, tiyatronun kamusal alanı ve söylemi de elbette değişmiş, dönüşmüş oluyor.
Biz de bu dosyada Satıcının Ölümü ve bağımsız tiyatrolar odağında eleştirmenlerden, yazarlardan ve yönetmenlerden konuyla ilgili görüş aldık. Oyunun kapitalizm eleştirisiyle Zorlu Center’da bir sermaye grubunun teşvikiyle sahnelenmesi arasındaki çelişkiyi tartışmaya açtık. Aldığımız görüşlere göre bağımsız tiyatrolar, bir varoluş mücadelesi ve bu kavganın yarattığı öyküsüyle birlikte izleyiciyi düşünen bir “özne” olarak konumluyor.
Sanat eleştirmenleri, gazeteciler ve yönetmenler, tiyatronun kolektif bir pratikten tümüyle ticari bir etkinliğe indirgenmesinin, sanatın niteliğini de dönüştürdüğünü vurguluyor. Bu bağlamda alanında uzman kişilerin görüşleriyle birlikte genç tiyatro izleyicilerinin tercihlerine ve düşüncelerine de yer verdik.

Tiyatro ekosistemi hızlı bir dönüşüm sürecinde: Kolektif bir pratik olmaktan çıkarılıp tamamen ticari bir faaliyete indirgeniyor. Sanatın niteliği, politik metnin kendisinden değil artık; üretim biçiminden, bilet fiyatından, salonun kim için kurulduğundan süzülüyor. ‘Sermaye vermese bu oyunları nasıl izleyeceğiz?’ sorusunun hiçbir anlamı yok, çünkü tiyatro alanı sermaye para akıtmadan işlemeyecek hale bile isteye getiriliyor.
SERMAYENİN TİYATROSU, TİYATRONUN SERMAYESİ
Mustafa Kara – Tiyatro Eleştirmeni (Sahneden):
“Ezilenlerin tiyatrosunda önemli bir simge olan Satıcının Ölümü oyununun Zorlu PSM’de, Rönesans Holding’in katkılarıyla, 5 bin 500 liralık biletlerle sahneye çıktığı bir tablodan söz ediyoruz. Arthur Miller’ın Amerikan rüyası yalanının insanları nasıl öğüttüğünü berrak biçimde gösterdiği bu oyun; enerji ve gayrimenkul sektörlerinden kamu ihalelerine uzanan sermaye ağlarının parasıyla Halit Ergenç’e sahnede “apartman inşaatlarına karşı yasalar çıkartılmalı” dedirtiyor. Tablonun kendisi, oyundan daha karanlık bir dramaturji.
Mesele şu değil: Sermaye tiyatroya ilgi gösteremez mi? Gösterir elbette, gösteriyor da. Mesele şu: Kapitalizmin bireyi nasıl tükettiğini anlatan bir oyun, o sistemin en güçlü aktörlerinden birinin finansmanıyla sahnelenip tam da o bireyin erişemeyeceği bir kültürel lükse dönüşünce, eleştiri kendi tersine akmaz mı? Sermaye kendi itibarından mı vazgeçiyor, yoksa sanat kendi itibarını sermayenin itibarına feda mı ediyor? Kapitalizme yönelmiş eleştiri okları, bizzat sermayeyi aklayan bir “art-washing”e dönüşmüyor mu?
Sponsorluk kısmı öne çıksa da, yapımcı gerçeği daha kritik. Tiyatro ekosistemi hızlı bir dönüşüm sürecinde: sermaye eliyle kolektif bir pratik olmaktan çıkarılıp tamamen ticari bir faaliyete indirgeniyor. Sanatın niteliği, politik metnin kendisinden değil artık; üretim biçiminden, bilet fiyatından, salonun kim için kurulduğundan süzülüyor. Bu yapısal değişim içinde “Sermaye vermese bu oyunları nasıl izleyeceğiz?” sorusunun hiçbir anlamı yok, çünkü tiyatro alanı sermaye para akıtmadan işlemeyecek hale bile isteye getiriliyor.
İktidarın bu oyunun yapımcısına — o devasa PSM’yi yapmak da dahil — verdiği açık-gizli desteklerle bütün bir bağımsız tiyatro ekosistemine verdiği desteği karşılaştırdığımızda, asıl niyet ve fail de berraklaşıyor. Anladık sermayenin tiyatrosu böyle, peki ya tiyatronun sermayesi? Mesele o yüzden basit aslında: “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Düşüncemizin katlanması mı güzel, zalim kaderin yumruklarına, oklarına; yoksa diretip bela denizlerine karşı ‘Dur, yeter!’ demesi mi?”

Görünürlük uğruna kendi estetik ve politik duruşundan ödün vermektense, devlet-sermaye ilişkisine çanak tutmayı reddedip bağımsız olmayı tercih eden sanat üreticileri varlık yokluk savaşı içinde bırakılıyor. Bağımsız tiyatro toplulukları, küçük salonlar hâlâ direniyor, sermayenin değil, emeğin ve ortaklaşmanın tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışıyorlar.”
SATICININ ÖLÜMÜ: SİSTEMİN DİKİLMİŞ BAYRAĞI
Arzu Gamze Kılınç – Oyuncu, Yönetmen (Cihangir Atölye Sahnesi):
“Satıcının Ölümü (Eser)-Zorlu Center (Yapım)-Rönesans Gayrimenkul (Sponsor) sacayakları üzerinde inşa edilmiş bu ‘çelişkili proje’ buz dağının görünen kısmıdır aslında ve tek örnek değildir.
Willy Loman’ın trajedisi üzerinden kapitalist sistemin bireyi nasıl öğüttüğünü anlatan Satıcının Ölümü adlı oyun, kapitalizmin yabancılaşma, tüketim çılgınlığı, satış stratejileri, “Amerikan Rüyası” gibi meselelere temellenmişken tam da yerinde (!) Zorlu Center’da yıldız oyuncu ve yaratıcı kadrosuyla karşımıza çıkıyor. Sistem eleştirisi, sistemin en parlak ambalajlarıyla sunuluyor; yüksek ama çok yüksek bilet fiyatlarıyla hem de. Satıcının Ölümü, sistemin zaferinin sembolü, dikilmiş bayrağı gibi duruyor orada, gasp edilmiş deprem toplanma alanında. Bu ironi vahşi kapitalizmin ne kadar ileri gittiğini gösteriyor.
Devlet ve yerel yönetimler kamusal sorumluluklarını yerine getirmeyip tiyatro alanında devasa bir boşluk yaratıyor. Bu boşluğa hem fırsatçı organizatörler sızıyor hem de “artwashing” stratejisi ile toplumsal meşruiyet kazanma peşindeki sermaye grupları, sponsor sıfatıyla doluşuyor. Bağımsız tiyatro üreticileri kronik çaresizlik ve güvencesizlik içinde yaşamaya mahkûm ediliyor. Bu çaresizlik, tiyatroyu daha da metalaşmaya iten bir döngü yaratıyor. Görünürlük uğruna kendi estetik ve politik duruşundan ödün vermektense, devlet-sermaye ilişkisine çanak tutmayı reddedip bağımsız olmayı tercih eden sanat üreticileri varlık yokluk savaşı içinde bırakılıyor.
Bağımsız tiyatro toplulukları, küçük salonlar hâlâ direniyor, sermayenin değil, emeğin ve ortaklaşmanın tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışıyorlar.
Tiyatro, ezilenlerin sesi, toplumsal muhalefetin sözü ve kolektif bilincin inşası için var. Tiyatroyu özgürleştirmek, ancak devlet ve yerel yönetimlerin kamusal sorumluluklarını üstlenmesi, kültür politikalarının oluşturulması, bağımsız tiyatroların ve seyircilerin örgütlü mücadelesiyle mümkündür. Çünkü tiyatro bir direniş alanıdır.”

“Maden işleme tesislerine sahip bir holdingin işin içinde olmaması en azından böylesi bir eleştirel oyun için şart değil miydi? Willy Loman’a haksızlık oldu. Türkiye kültür sanat ortamı için düşünme vaktidir.”
SANAT POLİTİKTİR
Ayşegül Sönmez – Sanat Eleştirmeni (Sanatatak):
“Medici’lerle ne ilgisi var? 500 küsür yılda sponsorluk olsun, filantropi olsun çok sular aktı.
Bakın Tate Britain, toplum baskısı, kamuoyu protestoları nedeniyle BP ile çalışmayı bıraktı.
Böyle pek çok çağdaş örnek varken bizler de neden mesajın da içeriğin de mediumu etkilediğini, belirlediğini unutalım?
Unutmayalım. Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü oyunu sponsorsuz yapılamaz mıydı?
Maden işleme tesislerine sahip bir holding işin içinde olmaması en azından böylesi bir eleştirel oyun için şart değil miydi?
Willy Loman’a haksızlık oldu.
Türkiye kültür sanat ortamı için düşünme vaktidir.
Muhalefet bir moda, bir iklim, bir rüzgâr değildir.
Sanat muhaliftir ve politiktir.”

Seyirciye yönelttiği ‘Başarı nedir, kimin içindir?’ sorusu, bu kez sahnenin kendisine dönüyor: Bu hikâye gerçekten herkes için mi anlatılıyor, yoksa yalnızca belirli bir kesimin erişebildiği bir temsil deneyimine mi dönüşüyor?”
ASIL TARTIŞMA…
Ozan Elaltunterin – Oyuncu (Bo Tiyatro):
“Satıcının Ölümü, kapitalist sistemin bireyi nasıl öğüttüğünü, başarı miti üzerinden kurduğu baskıyı ve insanı nasıl değersizleştirdiğini anlatır. Bugün ise bu metnin, büyük sermaye yapıları içinde, yüksek prodüksiyon ve 1250 TL’den başlayıp 5500 TL’ye kadar çıkan bilet fiyatlarıyla sahnelenmesi, eleştirdiği düzenle kurduğu ilişkiyi tartışmalı hale getiriyor. Seyirciye yönelttiği ‘Başarı nedir, kimin içindir?’ sorusu, bu kez sahnenin kendisine dönüyor: Bu hikâye gerçekten herkes için mi anlatılıyor, yoksa yalnızca belirli bir kesimin erişebildiği bir temsil deneyimine mi dönüşüyor?
Öte yanda bağımsız bir ekip olarak bizim hikâyemiz var. Oyunumuzu 8 Aralık 2024’te sahneye koyduk ve Kasım 2025’e kadar, çoğu zaman ayda bir, bazen iki oyun oynayabildik. Yüksek sahne kiraları, sınırlı reklam bütçesi ve tekelleşmiş telif sistemi nedeniyle çoğu metne zaten erişemedik; erişebilsek bile gerçekten eşit koşullarda değerlendirilip değerlendirilmeyeceğimiz başlı başına bir soru olarak kaldı. Bu yüzden metnimizi kendimiz yazmak, oyunumuzu kendimiz yönetmek, dekoru, ışığı ve afişi kendi imkânlarımızla ya da dayanışmayla üretmek zorunda kaldık. Yeri geldi 500 TL’lik biletle 15 seyirciyi zor bulduk. Bir yanda sermaye destekli, geniş imkânlarla ve yüksek erişim eşiğiyle sahnelenen bir “eleştiri”, diğer yanda var olabilmek için her aşamasını kendi kurmak zorunda kalan bir üretim pratiği. Bu iki tablo yan yana konduğunda, asıl tartışma yalnızca sahnede ne söylendiği değil, o sözün hangi koşullarda üretildiği ve kime ulaşabildiği üzerine kuruluyor.”
İZLEYİCİLER TEPKİLİ
Günümüzde özellikle genç tiyatroseverler, sermaye destekli yapımlardaki fahiş bilet fiyatlarının sanatı ulaşılmaz bir lükse dönüştürerek izleyiciler arasında sınıfsal bir ayrım yarattığına dikkat çekiyor. Bağımsız sahnelerin sunduğu samimiyeti ve toplumsal sorunlara olan cesur yaklaşımı daha değerli bulan izleyiciler, kendilerini birer “müşteri” gibi hissettiren ticari prodüksiyonlardan uzaklaşmayı tercih ediyor. Tiyatro izleyicilerine göre tiyatro, herkes için erişilebilir, kamusal bir ifade alanı olarak kalmalı.
(Kaynak: ArtAnlam, Mayıs – Haziran 2026, Sayı 1)




