Target-12’den: Kırılganlık ve direnme arzusu
İçimizde bir yerde hâla canlı kalan o tarafa mı kulak vermeliyiz, yoksa kabuğumuza geri mi çekilmeliyiz?”
BEYZA YILDIRIM
Çıkışsız kaldığımızı düşündüğümüz ya da bile isteye çıkışsız bırakıldığımız anlar… Zaman zaman öyle çoğalıyorlar ki insan bu anlarla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Çareyi çoğunlukla kendine tutunmakta buluyor fakat sadece kendine tutunmak başlı başına yeterli mi? İnsan kendisi için bulduğu bir çıkış kapısını bir başkası için de aralayabilir mi? Bu arayışta bireyselliği mi ön planda tutmalıyız yoksa çıkış yolunu kolektif olarak mı aramalıyız? Kapıyı ararken içine çekildiğimiz adeta bir savunma mekanizması işlevi gören sert kabuğun ardından gördüğümüz dünya ise çoğunlukla bir yanılsamadan ibaret kalıyor. Oysa sanıyorum ki asıl çıkış o kabuğu kırma cesaretini gösterip ötekinin elini tuttuğumuzda, yani bir arada, birlikte var olduğumuzda başlıyor.
Yönetmenliğini ve tasarımını Deniz Atlı’nın üstlendiği Platform Dance Theater’ın yeni işi Target-12’den, insanın kendi kabuğunu zorlayarak ötekinin elinden tutma arayışını bedenselleştiren sarsıcı bir fiziksel tiyatro ve performans eseri olarak sahnelerdeki yerini alıyor. Deniz Atlı ve Yağmur Demir’in performansçı olarak yer aldığı bu eserde iki bedenin karşılaşması üzerinden iktidarın, gücün ve korkunun doğası, kırılganlık ile direnme hali gibi kavramlar etrafında güçlü bir anlatı dili inşa ediliyor. Anlatının görünür kıldığı bu ikilik halleri insanın içine sürüklendiği karmaşanın gerilimini aktarırken, performansın o tekinsiz ve dinamik atmosferini oluşturmada da kilit bir işlev görüyor. Öyle ki dış etkenler tarafından içine itildiğimiz bu ikilemli çıkışsızlık hali büyük bir gerilimi açığa çıkarıyor ve insan iki performansçının bedenleriyle ürettiği o bedensel anlamın izinde kendi iyicil ve kötücül taraflarıyla baş başa kalıyor. Tam da bu noktada performans seyircinin zihninde şu sorunun kapılarını aralıyor: “İçimizde bir yerde hâla canlı kalan o tarafa mı kulak vermeliyiz, yoksa kabuğumuza geri mi çekilmeliyiz?”

Performans seyircilerin kapıda karşılanıp kısa bir video çekiminden geçmesiyle başlıyor. Tek tek içeri alınan izleyiciler yerlerine yerleşirken sahnede ilk göze çarpan bir masanın başında karşılıklı oturmuş, büyük bir konsantrasyonla mikado oynayan iki performansçı oluyor. Performansçılardan birinin ısrarla gizlemeye çalıştığı gizemli bir kese mikado masasında zaten başlamış olan o örtük çekişmeyi harlıyor ve diğerinin bu kesenin içinde ne olduğunu merak etmesiyle birlikte aralarındaki gerilim bir üst seviyeye taşınıyor. Tam bu saniyede sahnedeki gerilimi tırmandıran mikado aslında sadece bir oyun olmanın ötesine geçiyor.
İnce çubukların masaya rastgele bırakılmasıyla başlayan ve dağılan çubukların birbirine değmeden, biri diğerini hareket ettirmeyecek şekilde toplanmasını gerektiren bu oyunun performans içindeki yeri oldukça büyük. İçinde bulunduğumuz hayatın kaotikliği insanın sürekli bir taraftan diğerine savrulması ve kırılganlığı, sahnede sembolik olarak bu oyunla özdeşleşiyor. Bu kaosun içinde hepimiz görünmez bağlarla bağlanarak birbirimize göre konumlanıyoruz. Birimizin hamlesi bir diğerimizin varlığını doğrudan etkiliyor. Tıpkı hayatlarımızın egemen karar mekanizmalarının ağzından çıkacak tek bir cümleyle aniden ters yüz olabilmesi gibi… İşte tam da bu yüzden oyun önemli olanın o kaosun içinde dengeyi yeniden yaratabilmek ve bir arada yürünebilecek bir yol çizebilmek olduğunu sembolik bir düzlem üzerinden izleyiciye aktarıyor.
Performans boyunca oyuncuların bedenleri mikado ile başlayan o gerilimi adım adım tırmandıran ve sürekli yeni anlamlar üreten bir merkezde konumlanıyor. Beden sahnedeki birincil anlatım öğesi olarak işliyor. Deniz Atlı ve Yağmur Demir, gerilimi ve kaosu aktarmanın yolunu Erika Fischer-Lichte’nin performans estetiğinde en temel noktalardan biri olduğunu sık sık vurguladığı “Verleiblichung” (Vücuda getirme) yönteminde buluyorlar. Bu sayede tüm o ikilikleri ve çatışmaları doğrudan kendi bedenlerinde görünür kılıyorlar. Performans sanatçılarının birbirlerine attıkları tekinsiz bir bakış, birbirlerine karşı ya da bedensel anlamda tek bir bütün olarak verdiği savaşlar korkunun, sevincin, acımaszlığın ya da merhametin nasıl açığa çıktığını gözlemlememizi sağlıyor.
Bu bedensel varoluş hali performansın ilerleyen kısımlarında sarsıcı bir interaktif katılımla seyirciyi de içine alan bir bütün haline geliyor. İki performansçının izleyicilere boya kalemleri dağıtarak kendi bedenleri üzerinde işaretlemeler ya da çizimler yapılmasını istediği an ile oyunda artarak devam eden gerilimin kırılması sağlanıyor. Seyircinin performansa bu şekilde doğrudan katılımı ve yabancı bir bedene temas edebilme hali salonda bir çeşit katarsis işlevi görüyor. Kurulan bu temas hali sayesinde seyirci oyuncunun mahrem alanına sızarak kendi hisleri ile performansçının duygu durumu arasında doğrudan bir kanal açıyor. Fiziksel temasla birlikte gerçeklik ile kurgu, kamusal alan ile mahremiyet arasındaki sınırlar tamamen muğlak bir tona bürünüyor.
Bu noktada Fischer-Lichte’nin sahnedeki eylemin politik ve estetik gücünü açıklar nitelikte olan şu tespitine değinmeden geçmek olanaksız hale geliyor: “Seyircinin katılımı sadece ikilikli özne/nesne ilişkisini değil, aynı zamanda sanatsal/teatral olay ile sosyal olay arasındaki karşıtlığı daha dinamik bir hale getirmiştir. (…) Sahnelemede önemli olan -ne kadar gizlenmiş olsa bile- konumların ve ilişkilerin yeniden belirlenip müzakere edilmesidir, yani iktidar ilişkileridir. Sahnelemede estetik, sosyal ve politik olan birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdırlar.” Nitekim eline boya kalemini alan seyirci sahnede o ana kadar kurulmuş olan tüm hiyerarşinin bir parçası olduğunun farkına vararak estetik olana sosyal bir müdahalede bulunuyor bu bilinçli “bir arada olma” hali ise performansın bütünlüğüne büyük ölçüde katkı sağlıyor.
Performansın hedeflediği bu “bir aradalık” ve ortaklık hissi prömiyerin gerçekleştirildiği Atlas Sineması’nın fuaye uzamında da kendine fiziksel bir karşılık buluyor. Alanın oldukça etkin kullanıldığı sahnelemede fuayenin sağ ve sol tarafına yerleştirilen koltuklar sürece dahil olan seyircilerin tüm performansı eksiksiz görebileceği bir düzen sunuyor. Bu mekânsal kurgu hem izleyicinin katılımını organik olarak kolaylaştırıyor hem de oyunun dert edindiği kolektif arayışı mekân üzerinden somutlaştırıyor.
Öte yandan performansa eklemlenen dijital unsurlar ve görsel tasarımlar (visualization), bu mekânsal deneyimi daha tekinsiz bir boyuta taşıyor. Tavandan sarkıtılan iki aynadaki kameralar aracılığıyla seyircilerin anlık olarak ekrana yansıtılması oyunun felsefi omurgasında yer alan “tanık olma ve izlenme” ikiliğini sarsıcı bir biçimde yüzeye çıkarıyor. Kendisine çevrilen aynada ani bir karşılaşma ile baş başa kalan seyirci kamera yardımıyla ekrana yansıtılınca sadece bir katılımcı değil aynı zamanda gözetlenen de bir özne olarak konumlanıyor. Ancak performansın henüz girişindeki o ilk karşılaşma anındaki video çekimi, Atlas Sineması fuayesinin giriş kısmındaki darlıktan ötürü lojistik bir aksamaya uğradığını belirtmekte fayda var. Mekânın fiziksel sınırları nedeniyle tüm seyircilerin bu çekime dahil edilememesi, içeri girildiğinde ekranda beliren videonun neye hizmet ettiğini algılanmasına zorluk yaratıyor. İzleyicilerin bir kısmının ne olduğunu anlamakta güçlük çektiği bu açılış sekansının kavramsal olarak ne kadar güçlü olsa da uygulama noktasında çok daha titiz ve mekâna göre esneyebilen bir planlamaya ihtiyaç duyduğu kanaatindeyim. Tüm bu atmosferi mühürleyen ise gerilimle eş zamanlı olarak bükülen işlevsel ışık tasarımı oluyor. Sarı ışığın sıcak ve yoğun tonu yer yer devreye giren karanlıkla harmanlanarak sahnede tekinsizliğin estetiğini inşa ediyor.
Bütün sahne unsurlarıyla Target-12’den -isminden de hareketle- hedefe giden yolda yaşadığımız çelişkileri ve açmazları çarpıcı bir şekilde ele alıyor. 26 Haziran Cuma günü saat 20.30’da Craft Tiyatro’da, 28 Haziran Pazar günü saat 17.00’de ise Atlas Sineması’nda izleyenlerle buluşacak. Biletler Tiyatrolar‘da.

“Target-12’den”
Yönetmen, Konsept, Koreograf, Sahne Tasarımı, Işık Tasarımı : Deniz Atlı
Yardımcı Yönetmen : Naz Göktan
Performans Sanatçıları : Yağmur Demir, Deniz Atlı
Video/Animasyon : Umut Kanbak
Fotoğrafçı/Yapımcı : Volkan Aykaç
İletişim Danışmanı : Huri Gonca Gümüşayak
Asistanlar : Berna Özcan, Şilan Canpolat
Tek Perde, 50 dakika




