Şuan Okunan
Hortlak Kızın Hikâyesi: Gölgeden çıkmanın bedeli

Hortlak Kızın Hikâyesi: Gölgeden çıkmanın bedeli

MUSTAFA KARA

Önce arka duvara, sonra yan duvarlara yansıyan devasa gölgeler. Beden olma niteliğini yitirmenin arifesindeki bir varlık, farklı açılardan gelen ışıklarla aydınlanıyor ve duvarlara yansıyan izdüşümleriyle görünür oluyor. Sanki DasDas’ın Açık Sahnesi’nde Platon’un 2400 yıllık mağara alegorisi yeniden kuruluyor: Zincirlenmiş bilinç, artık geride kalmış gerçeğin kendisini değil, duvara vuran gölgesini seyrediyor. Mağaranın tutsağı ölememiş bir genç kadın. İnsanların görmediği, sadece sesini duyabildiği bir hortlak. İzleyici olarak bize düşen hem Cazu adlı bu genç kadını, hem de gölgelerini görmek. Bedenlerini görmeyip sadece seslerini duyduklarımız ise “gerçek” hayattakiler, yani yaşayanlar. Buyrun alegoriye!

Derem Çıray’ın yazdığı, Işık Kaya’nın yönettiği Hortlak Kızın Hikâyesi‘nin inceliği tam da burada gizli. Işık ve ses tasarımı rejinin odağında. Oyunun farklı anlarında konum değiştiren ışık, oyuncu Iraz Akçam’ın bedenini sürekli bir “arada kalmışlık” içine hapsediyor. Ölüm nedenini bilmediği için “öteki dünya”nın kapısında kalan ve öteye geçemeyen Cazu, bu sırrı çözmek için geriye dönüyor. Arafta kalmış bu gölge varlık, esin kaynağını Anadolu mitolojisinde “cadı”, “cazu”, “cinli”, “albastı” gibi sözlerle yaftalanan kadınlardan alıyor. Adının Cazu olması bu yüzden rastlantı değil, daha doğmadan yazgısına işlenmiş bir yafta bu. Oyuncu Iraz Akçam’a göre oyun “kadınların kuşaklar boyu taşıdığı suskunluk ve dirençle yüzleşme alanı” ve Cazu’nun hikâyesi de “bir son değil yeni bir direnişin başlangıcı”.

(Fotoğraflar: Derin Küpeli)

GÖLGELERİ GERÇEK SANAN TUTSAKLAR KİM?

Cazu öte tarafa geçemiyor, çünkü nasıl öldüğünü bilmiyor; öte dünyanın eşiğinde asılı kalmasının nedeni bu yarım kalmış hesap. Geri dönüşü başıboş bir dolaşma ya da hatıralar arasında gezinti değil, bir arayış. Kendi ölümünün gerçeğini bulmak için hayatındaki insanların arasında tek tek dolaşıyor, her birine öldüğü güne dair sorular soruyor, bildiklerini söküp alıyor, hatırlamadıklarını hatırlamaya çalışıyor. Sahnede duyduğumuz o sesler işte bu yüzden var. Her biri, Cazu’nun aradığı gerçeğe bir parça daha ekleyen birer tanık.

Bedeni toprağın altında çürümeye başlamış, dünyadan kopmaya hazır olmayan ruhu ise kimseye dokunamadan, görünemeden “gerçek” dünyada dolanan Cazu, Platon’un mağarasındaki tutsakların aksine gölgeleri gerçek sanan tutsaklardan biri değil aslında. O, gölgenin bizzat kendisi. “Yaşayan” insanlar da zaten sadece sesleriyle varlar, ne kendileri ne gölgeleri sahnede.
Öyleyse gölgeleri gerçek sanan tutsaklar kim?

Toprağın altından çıkıp gerçeği arayan bedeni de, bu bedenin oluşturduğu dev gölgeleri de gören biziz, yani seyirci. Seyirciyi mağaranın içine konumlandıran bu yorumda, gerçek olanın Cazu’nun büyütülmüş gölgesi mi yoksa sahnede dolaşan bedeni mi olduğu ise belirsiz.

Işıkla kurulan bu felsefi derinlik, oyunun algıyı ikiye bölen dramaturjik buluşunun görsel karşılığı. Aynı yarık hikâyenin içinde de hâkim: Cazu’yu yalnızca ses olarak algılayan insanlar, seyirci için yalnızca sesten ibaretler. Gerçeklik algısı karışıyor, farklı hortlak tasvirleri üst üste biniyor, bir anlamda hortlaklık el değiştiriyor. Ses tasarımını geri dönük olarak haklı çıkaran bu kurgu, ses ve ışığı bir atmosfer hilesi değil, anlamın taşıyıcısı bir form olarak şekillendiriyor. Platon’un mağara alegorisindeki “Hangisi gerçek?” sorusu zihinde yeniden canlanıyor; ama bu kez alegoriden kritik bir sapmayla. Mağaranın tutsakları aldanır, gölgeyi gerçek sanırlar; Hortlak Kızın Hikâyesi’nin seyircileri aldanmıyorlar. Hem bedeni hem gölgeyi aynı anda görüyor, ikisini birbirine karıştırmıyorlar. Hangisinin daha gerçek olduğuna karar vermekte biraz güçlük yaşıyor olabilirler ama. Yani oyun bizi yanılgıya değil, yanılgının imkânsızlığına, belirsizliğin bilincine düşürüyor. Bu yüzden sahnenin yaptığı, alegorinin özünde bulunan o aldanmayı yeniden üretmek değil; Platon’un imgesini ödünç alıp onu tutsaklıktan tefekküre çevirmek. “Hangisi gerçek?” sorusu da böylece kapanmıyor; yer değiştirmeler eşliğinde kimin gerçek kimin gölge olduğunu sorgulayan bir hayat tartışmasına dönüşüyor.

Iraz Akçam’ın beden kullanımı, metnin metaforlarını ete kemiğe büründürüyor; özellikle hortlama anının ilk kasılmalarında sahici bir yeniden doğuş kuruyor. Sonrasında çürümenin hem fikrini hem pratiğini görüyoruz. Anlatının kendisi biraz da bu zaten: Ölüm, diriliş ve ikinci kez ölüm…

Bu akış içinde “arada kalma” hâlini sahnede elle tutulur kılansa bütün bir tasarım ekibi. Gülfem Özdoğan’ın dekoru, oyunu baştan sona eşik nesneleri üzerine kuruyor: ne tam merdiven ne tam zemin olan eğik bir ahşap rampa, soğuk metal iskeletler ve bunların ortasında, içine girilip çıkılan, mezarı imleyen bir açıklık. İzleyici salona girdiğinde Cazu’nun beklediği yer burası. Yani biz yerimize oturduğumuzda ölüm çoktan olup bitmiştir, oyun toprağa verilmiş bir cesedin başında başlar.

Melis İçtener’in (kostüm asistanı Haejin Lee) kostüm tasarımı ise çürümeyi giyilebilir kılıyor. Siyah bir üst, toprak tonlarında haki bir pantolon ve bileklerden, belden lif lif sarkan ipler: Kefenin çözülen iplikleri mi, bedeni toprağa bağlayan kökler mi belli değil; belki ikisi birden. Tene işlenmiş morluklar ve bere izleri, çürüme takviminin işaretleri. Paz Koloman Kaiba ile Mustafa Karakoyun’un ışık tasarımı da bütün bu kurguyu mağaranın diline çeviriyor: Kâh soğuk maviye kâh sıcak kehribara dönen renk geçişleri iki dünyayı birbirinden ayırıyor; arkaya ve yanlara taşan o devasa gölgeler ise oyunun daha açılışta kurduğu Platoncu evreni görünür kılıyor.

Hatta ilk anlarda ışık arkadan, doğrudan seyircinin yüzüne doğru vuruyor; bizi de aynı aydınlığın içine alarak mağaranın tutsakları arasına katıyor. O anlarda Cazu bir gölge düşürmüyor, bedeni bir silüete dönüşüyor. Gölge ile beden arasında bir form bu, tam da hortlağın asılı kaldığı o eşikte duran bir form.

Hortlak Kızın Hikâyesi‘nin asıl ustalığı, Platon’u hem çağırması hem de tersine çevirmesinde. Hani mağarada özgürleşen tutsak, gölgelerden yüzünü çevirip ışığa, daha gerçek ve daha canlı olana doğru çıkar ya; Cazu’nun yolculuğu bunun tam tersi. O da ışığa, yani kendi gerçeğine doğru yürüyor, ama bu yürüyüş onu yaşama değil, dünyadan çıkışa, yani sahici bir ölüme götürüyor. Gölgeye dönüşmüş haldeyken aradığı ise dünyada bıraktığı izin ne olduğu. Bir tür ters mağara alegorisi: Batı düşüncesinin gerçeğe-yükseliş imgesi alınıp ölüme doğru aşağı akıtılıyor. Ya da belki ölüme doğru yukarı, kim bilir?

Geriye şu soru kalıyor: Cazu duvarlara yansıyan gölgelerinden çıkıp gerçeğine ulaştığında sonsuz huzura kavuşuyorsa, karanlıkta oturan seyirci kendi mağarasından çıkmak için nereye yürüyecek?

“Hortlak Kızın Hikâyesi”

Yazan: Derem Çıray

Yöneten: Işık Kaya

Oynayan: Iraz Akçam

Dekor Tasarım: Gülfem Özdoğan

Kostüm Tasarım: Melis İçtener

Kostüm Asistanı: Haejin Lee

Işık Tasarım: Paz Koloman Kaiba, Mustafa Karakoyun

Orijinal Müzik ve Ses Tasarımı: Can Aydınoğlu

Hareket Tasarım: Iraz Akçam

Yardımcı Yönetmen: Nil Üzer

Yürütücü Yapımcı: Dilek Tora

Uygulayıcı Yapımcı: Öykü Kalkan

Teknik Yapımcı: Erdi Güçlü

Yapım Koordinatörü: Nil Üzer

Prodüksiyon Asistanı: Aslı Kaplan

Afiş Tasarım: Aroa Fuentes

Fotoğraf & Video: Derin Küpeli, Kadir Arıcı

Tür: Deneysel, Kara Mizah

Süre: 60’ – Tek perde

Yaş sınırı: +16

Yapım: Aesthetics of Hope and Other Nonsense Collective & Aşina Kolektif

Yapımcı: Işık Kaya & Derem Çıray & Iraz Akçam


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik