Şuan Okunan
Deniz Göktaş: Son dil bükücü

Deniz Göktaş: Son dil bükücü

Avatar fotoğrafı
Ölü Deniz’de gölgeyi tutuklamak: Şaka bitti mi?
TAMER YILMAZ

Deniz Göktaş’ı ODTÜ’deki ilk gösterilerinden beri takip ediyorum. ODTÜ Oyuncuları’nın tiyatro şenliğinde gecenin ilerleyen saatlerinde sahneye çıkardı. Aradan geçen yıllarda çok şey değişti. Benim onda ilk zamanlardan beri gördüğüm ve bugün daha iyi adlandırabildiğim bir özellik ise değişmedi: Dil.

Bir gece gösterisinden sonra yanına gidip “İzlediğim en sıradışı dil kurabilen komedyensin,” demiştim. Tiyatrocu olduğumu bildiği için dikkatle dinlemiş ve mütevazı bir biçimde teşekkür etmişti. O zaman neden böyle söylediğimi bugünkü kadar açık ifade edemezdim. Şimdi biraz daha edebiliyorum.

Deniz Göktaş’ın stand-up’ında beni ilgilendiren yalnızca ne anlattığı değil, cümleyi nasıl kurduğu. Bir kelimeyi alışılmış yerinden çıkarıyor. Bir düşünceyi kendi mantığı içinde biraz fazla ileri götürüyor. Cümlenin beklediğimiz yere gideceğini düşündüğümüz anda yönünü değiştiriyor. Bazen komik olan anlattığı şeyden çok, onu anlatmak için kurduğu cümlenin kendisi oluyor.

Ben buna dili bükmek diyorum.

TAKLİT ETMEMEK

Stand-up’ın sık başvurduğu araçlardan biri taklit. Sesler, hayvanlar, ünlüler, politikacılar… Seyirci tanıdığı bir sesi ya da kişiyi duyduğu anda oyuna katılıyor. Hızlı çalışan, karşılığını hemen veren bir komedi biçimi. Deniz Göktaş sanki özellikle bu yola girmemeye çalışıyor. Hatta yaptığı taklitlerle de dalga geçebiliyor. Kılıçdaroğlu taklidinde olduğu gibi, taklidin kendisini bile mizahın konusu haline getirebiliyor. Bu bana önemli geliyor. Çünkü Göktaş, seyircinin zaten tanıdığı bir kişiyi yeniden üretmek yerine kendi metninin içinde yeni bir şey kurmayı tercih ediyor.

Bununla ilişkili başka bir özelliği de doğaçlama meselesi. Benim izlediğim gösterilerde doğaçlama oldukça sınırlı. Yeni gösterisinde sahneye çıkan kedi bunun güzel bir istisnasıydı. Kedi ortaya çıktığında yapılan doğaçlama, gösterinin geri kalanındaki sıkı metin duygusu nedeniyle daha da görünür hale geldi. Bana kalırsa bu, onun önemli güçlerinden biri. Doğaçlama yapmamak bir tercih. Cümleyi önceden buluyor. Yazıyor, bozuyor, yeniden yazıyor, çalışıyor ve sahneye çıktığında bize sanki o anda bulmuş gibi teslim ediyor.

Seyirci beklenmedik olanı sever. Ayağına gelen topu beklenmedik bir röveşatayla ağlara gönderen futbolcuyu sevdiğimiz gibi. Beklenmedik olan hem komiği getirir hem de zekâ göstergesi olarak algılanır. Ama Deniz Göktaş’ın zekâsını çoğu zaman o anda yaptığı bir numarada değil, o numaranın çok önceden yazılmış olmasında görüyoruz. Röveşata masada atılıyor.

Screenshot

İRONİ

İroniyi yalnızca “söylediğinin tersini söylemek” olarak görmek bana fazla basit geliyor. Tiyatro kuramıyla uğraşan biri olarak ironiye daha çok bir mesafe meselesi olarak bakıyorum: Söylenenle kastedilen arasındaki, görünenle gerçek arasındaki ya da bir düşüncenin kendisiyle o düşünceye dışarıdan bakabilmemiz arasındaki mesafe. Göktaş’ın mizahında bu mesafenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bizi bir düşüncenin içine sokuyor, sonra küçük bir hareketle o düşünceye dışarıdan bakmamızı sağlıyor. Kahkaha orada geliyor. Ama iyi ironinin asıl marifeti bazen kahkahadan sonra ortaya çıkıyor: “Ben buna neden güldüm?” İnsan bir süre sonra kendi gülüşüne bakmaya başlıyor.

Antik Yunan komedisindeki parabasis kavramını bu nedenle düşünüyorum. Aristophanes’in komedilerinde koronun dramatik akıştan bir süreliğine çıkarak doğrudan seyirciye yönelmesi, oyunun kendi kurduğu dünyayla seyirci arasındaki sınırı görünür hale getirir.

Friedrich Schlegel’in ironiyi düşünürken kullandığı ünlü cümle bu noktada akla geliyor: “İroni sürekli bir parabasis’tir.”

Deniz Göktaş’ın yaptığını doğrudan Antik Yunan’daki parabasis’e eşitlemek gibi bir iddiam yok. Fakat Schlegel’in bu düşüncesi, Göktaş’ın ironisini anlamak için bana verimli bir imkân sunuyor.

Kurulan düşüncenin içine giriyoruz; sonra bir kelime, bir cümle ya da düşüncenin yön değiştirmesi bizi o düşüncenin dışına çıkarıyor. Biraz sonra yeniden içine giriyoruz. Bir anlam oluşuyor, ardından kendi zemini sarsılıyor. Bir şakaya gülüyoruz; sonra şakanın nasıl kurulduğunu fark ediyoruz. Bu nedenle parabasis’i burada ironinin kendi kuruluşunu görünür kılması anlamında düşünmek daha doğru geliyor bana. Belki de Göktaş’ın dilindeki zekânın önemli bir bölümü burada: Cümleyi kuruyor ama cümlenin içinde kaybolmuyor.

PODCASTTEN TİYATRO OYUNUNA

Bunun benim için yalnızca kuramsal bir mesele olmadığını da söylemeliyim. Deniz Göktaş’ın podcastlerinden biri beni öylesine etkilemişti ki üzerine bir yazı kaleme aldım. Sonra bu etki bir tiyatro metnine dönüştü: Sıkça Sorulan Sorular. Göktaş’ın aynı isimli podcastinden ilhamla ortaya çıkan oyunun metnini kendisine de gönderdim.

Sanatın dönüştürücü gücü üzerine büyük cümleler kurmak kolay. Benim elimde ise daha küçük ama gerçek bir örnek var. Bir sanatçının ürettiği şey başka bir sanatçının zihnine giriyor, orada biçim değiştiriyor; bir yazıya, sonra bir tiyatro oyununa dönüşüyor. Belki sanatın değiştirici gücü çoğu zaman böyle çalışıyor. Bir eser başka bir eserin başlangıcı oluyor.

SON DİL BÜKÜCÜ

Deniz Göktaş’ın yaptığı şeyi her şakaya ayrı bir bölüm ayırarak dramaturjik açıdan incelemek isterdim. Şakanın nerede başladığını, beklentinin nasıl kurulduğunu, dilin hangi noktada büküldüğünü, ironinin ne zaman devreye girdiğini ve kahkahanın arkasında ne kaldığını tek tek ele almak mümkün. Ama bunun için başka bir yazı gerekir. Ben burada yalnızca bir kapı aralamak istedim. Çünkü bana göre mesele artık “Deniz Göktaş komik mi?” sorusu değil. Nasıl komik oluyor? Neden bazı cümleleri kahkahadan daha uzun süre bizimle kalıyor?

“Son Dil Bükücü” derken bir gelenekten söz ediyorum. Dili yalnızca anlatım aracı olarak değil, başlı başına bir oyun alanı olarak görenlerden… Kelimelerin yerini değiştiren, cümlelerin mantığını eğip büken, anlamla oynayanlardan.

Ferhan Şensoy geliyor aklıma. Deniz Göktaş’ın da etkisini dile getirdiği Şensoy, Türkçeyle kurduğu ilişkiyi sahnede kendine özgü bir oyuna dönüştürüyordu. Kelimeler yalnızca söylenmiyor, eğilip bükülüyor; dil, başlı başına bir gösteriye dönüşüyordu. Bir de Boris Vian. Başka bir coğrafyanın, başka bir dilin insanı ama benzer bir cesaretin sahibi. Kelimeleri alışıldıkları yerden çıkaran, dilin mantığını bozarak başka bir gerçeklik kuran, absürt olanı dilin içinden üreten bir yazar.

İkisi de artık aramızda değil. Ama dilleri hâlâ yaşıyor; kitaplarda, kayıtlarda, sahnelerde ve hafızalarda. Bugün Deniz Göktaş’ı izlerken bu geleneğin izlerini düşünmeden edemiyorum. Elbette onu birilerinin devamı olarak tanımlamak, kendi özgünlüğünü gözden kaçırmak olur. Mesele bir ustanın yerini almak değil; dili yeni baştan kurabilmek.

Belki “son” sözcüğü de bu yüzden biraz hüzünlü. Bir geleneğin son temsilcisini ilan etmekten çok, bu dil oyununu sürdüren yaşayan bir sanatçıya seslenmek istiyorum. Yaşayan son dil bükücü mü? Bilmiyorum. Ama bugün için, sevgili Deniz Göktaş, bu başlık sana yakışıyor.

Not: Deniz Göktaş bu yazıyı kaleme aldığım günlerde henüz kuyu tipi bir koğuşta tutuluyordu. Şimdi dışarıda. Umarım yeniden sahneye çıkar. Mikrofonu eline alır. Bir cümle kurar. Sonra o cümleyi yine bildiği gibi büker. Biz güleriz. Sonra biraz düşünürüz. Çünkü sanatçıların yeri gerçekten de kuyu tipi koğuşlar değil, sahnelerdir.

Kreosus yazı sonu genel


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik