Şuan Okunan
Elektrikçiye lazım olmayan tiyatro, enerji şirketlerine niye lazım?

Elektrikçiye lazım olmayan tiyatro, enerji şirketlerine niye lazım?

Avatar fotoğrafı
Elektrikçiye lazım olmayan tiyatro, enerji şirketlerine niye lazım?
MUSTAFA KARA

Mesele bir elektrikçinin üniversitede mecburen dört yıl Şekspir okuyup okumaması değil. Türkiye’de elektrikçiye zorla Şekspir okutan bir fakülte zaten yok. Mesele, birilerinin kimin ne okuyacağına, ne izleyeceğine ve bütün bir ömrünü nasıl geçireceğine karar verme cüreti! Hele de bu kararı verirken gözettiği tek şey patronların kârlılığı, kapitalist sistemin sürekliliği olunca…

Nobel ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu, OksijenTV’ye verdiği röportajda “Bir elektrikçinin gidip 4 sene üniversitede Shakespeare okuması mı lazım?” dedi. Cümle kısa sürede kısa bir video olarak dolaşıma girdi, alkış aldığı da oldu, öfkeyle karşılandığı da. Baştan söyleyeyim, ben öfkeli taraftayım.

İlk kez de duymuyoruz bu teraneyi. Herkes üniversite okumak zorunda değil, bu elbette doğru. Ama bu cümleyi İşçinin çocuğu nasılsa işçi olacak, sadece elektrikçiliği öğrense yeter” bağlamında kullandığınızda alacağınız yanıt çok kibar olmayabilir. Diplomanın toplumsal statünün ana ölçüsü olmaması gerektiği de doğru. Yapana söyleyin onu da! Eğitimin kangren olmuş sorunları zaten hepimizin malumu. Ama bunların hiçbiri bizi sanat eğitiminin gereksizliğine götürmez, aksine artırılması, düzeltilmesi sonucuna vardırır. Krizin en yoğun yaşandığı mesleki eğitim alanının, sanat ve beşeri bilimler eğitimi ile karşı karşıya konması zaten ucuz bir propaganda.

Peki neden Şekspir?

Daron Acemoğlu “Bir elektrikçinin dört yıl integral çözmesi mi lazım?” diye sormadı. Aslında onu da şarkıcı Teoman söylemişti: “Kepçe operatörü olacaksa adam bu herife integral öğretmeye gerek yok. O başka bir şey yapsın, meslek lisesine gitsin.” Teoman integrali gerekli görmüyor, Daron Acemoğlu Şekspir’i. Ne ince düşünceler! Ama yeni değil. Ortak noktaları “meslek lisesi memleket meselesi” demeleri. Evet, bu ülkenin en büyük holdinginin eğitim sistemini yeniden düzenleme çağrısının, Milli Eğitim Bakanlığı ile yürüttüğü projenin sloganıydı bu. Cümlenin de, yaklaşımın da özeti 20 yıl önce yürütülen o kampanyada cisimleşiyor.

Şüphesiz Şekspir bir simge. Tiyatronun, sanatın, edebiyatın simgesi. Yani işçiye “gereksiz” olanın, “fazladan” olanın, emeğiyle geçinen “sıradan” insanlara “hiç gerekmeyen”in simgesi. Elektrikçi de simge. Giderek proleterleşen öğretmene, doktora, mühendise, bilgisayar programcısına, hatta iktisatçıya da lazım değil Şekspir! Ama örneği en aşağı gördüklerinden vereceksin ki, ikna edici olsun. “Okumuş adam” da sana hak versin, kendini ayrıcalıklı hissetsin. Tezgâha gelenler hak veriyorlar işte, görüyorsunuz.

Şunu söylemekten bile ar etmemiz lazım ama anlamıyorlar: Elektrikçi yalnızca elektrikçi değildir. Âşık olur, oy verir, çocuk büyütür, yas tutar, haksızlığa uğrar, kıskanır, özler… İnsani özelliklerin tümünü taşır. Şekspir’in konusu olan bütün hayat gaileleri onun da kapısını çalar. Anlatılan onun hikâyesidir, niye okuması gereksiz olsun! Daron Acemoğlu’nun hayat boyu eğitim vurgusu doğru, ama eğitim “meslek kursu”na indirgenemez ki! Hayata dair tüm ihtiyaçları kapsar, hayatın bilgisini verir. Eğitimden sanatı çıkardığınızda hangi dert çözülmüş olacak?

Rivayet odur ki, pek bilmiş bir Batılı, Afrikalı bir kadına “Ekmeğiniz yok, neyin özgürlüğü?” diye sormuş. Kadın net cevap vermiş: “Özgürlüğümüz olmazsa ekmeğimizi kimin çaldığını nasıl söyleyeceğiz?” Buradaki Şekspir tam da o metafor işte. Ekmeğin kimin tarafından çalındığını anlayabilmenin, anlatabilmenin dili.

MESLEKİ EĞİTİMDE NELER OLUYOR?

Türkiye’de eğitimin sorunları çok, meslek eğitiminin daha çok. Ancak bu tartışmayı soyut bir eğitim felsefesi tartışması gibi yapanlar, bugün bu ülkede yaşadığımız çok acı bir gerçeği görmezden geliyor. MESEM, yani Mesleki Eğitim Merkezleri programı; tam da dedikleri gibi; tam da propaganda ettikleri yerden “Çocuklar meslek öğrensin” diye kuruldu.

Gerçekte ne olduğunu İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi anlatıyor: Yüz binlerce çocuk haftanın bir günü okulda, dört günü işyerinde; uygulamada çalışma haftada beş-altı güne, günlük süre 10-12 saate kadar çıkabiliyor. Bu çocuklara asgari ücretin yaklaşık üçte biri ile yarısı arasında ödeme yapılıyor ve bu para İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor.

Tezgâha bak! İşçinin parasını, patrona peşkeş çekerken işçinin çocuğunun geleceğini gasp etmek! Mefisto’nun aklına gelmez! Adı da “mesleki eğitim” bunun.

Milli Eğitim Bakanlığı soru önergelerine rağmen çelişkili yanıtlar veriyor ama İSİG Meclisi’nin verisi net: 2025-2026 eğitim öğretim yılında en az 95 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. En az 95 çocuk! Bu rakamda MESEM’lerin payı hiç az değil. MEB 2025 ve 2026 yıllarında MESEM’lerde 37 çocuğun öldüğünü kabul ediyor. Mesela 15 yaşındaki bir MESEM öğrencisi, Hatay İskenderun’da çalıştırıldığı işyerinde 1 Mayıs 2026’da elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. İşçi Bayramı’nda, resmi tatilde işe çağrılan bir çocuk. Siirt Pervari’de 17 yaşındaki Fırat Üzüm de staj yaptığı işletmeyle gittiği çalışma sahasında elektrik akımına kapılarak öldü.

Evet, MESEM’lerde ölen çocuklara Şekspir dayatılmamasını savunmak çok doğru sahiden! Resmi tatilde çalışmayı, 12 saatlik mesaiyi dayatmak serbest. Ne Daron Acemoğlu’ndan, ne de ondan aldıkları gazla “eğitim felsefesi uzmanlığı”na soyunanlardan bu konularda bir söz duymuyoruz nedense. Bunlar bugünkü eğitim sisteminin ve kapitalizmin sorunları değil mi? Uzayda mı yaşanıyor?

ŞEKSPİR’İN SAHNESİ HOLDİNGLERİN NE İŞİNE YARAR?

Şimdi Şekspir’in asıl evine, tiyatroya gelelim. Bu ülkede yıllarcameslek lisesi memleket meselesi” kampanyası yürütüldü. Fikrin kaynağı Koç Holding. Yoksul çocuğun kurtuluşunun meslek lisesinde, ara elemanlıkta, erkenden işe girmekte olduğu anlatıldı sürekli. “Herkesin üniversite okumak zorunda olmadığı” süslü cümleleriyle anlatılan yaklaşım tam olarak bu. Hani Şekspir’i elektrikçiler için gereksiz bulan yaklaşım…

Aynı Koç Holding, İstanbul’un en prestijli tiyatro festivalinin afişinde ana sponsor olarak duruyor: “İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali 30. kez perdelerini açmaya hazırlanıyor.”

Festivalin açılış oyunu da işçilere dair, Lacrima. Oyun, İngiliz kraliyet ailesi için hazırlanan bir gelinliğin üretim sürecinden hareketle sahne arkasındaki görünmeyen emeğe odaklanıyor. O gelinliğin nakışlarını işleyen Hindistanlı işçilerin, bedenlerini tüketen emeğin hikâyesi. Lacrima gözyaşı demek, izleme şansı bulursak Mumbai’deki nakış işçileri için gözyaşı dökeceğiz. İskenderun’da 1 Mayıs’ta işe çağrılıp elektrik çarpan pastacı çırağı ve onun gibiler bu oyunun hedef kitlesi değil. İzleyicisi değil yani, konusu!

Sormayalım mı şimdi: İşçilere gerekmeyen tiyatro, Koç’un fosil yakıt ticareti yapan enerji şirketlerinin nesine gerekiyor da festivale sponsor oluyorlar? Aygaz’ı, Opet’i, Tüpraş’ı, yanında ENKA’sı, Zorlu’su kim bilir kaç milyon lirayı, işçilerin sömürülmesine dair bir oyunu taa Fransa’lardan getirmek için neden harcıyorlar? Ne işlerine yarayacak bu? Zorlu PSM’nin dev salonlarında 4500 lira bilet bedeli vererek izleyenlerin hangi ihtiyacına denk düşüyor? Fransız devletinin finanse ettiği bir ulusal tiyatronun “görünmeyen işçi emeği üzerine” ortak yapım olarak sahnelediği oyun, enerji ve inşaat şirketlerine fayda sağlıyor?

Bu sorular retorik, aman ha “Dünyanın her yerinde böyle”, “Şekspir dönemi de böyleydi, onu da Kraliçe finanse ediyordu” diye gelmeyin yine, Şekspir’i biletlerini alarak en önde izleyenlerin hangi “ayak takımı” olduğunu anlatmayalım. Ha bir de, “dünyada işlerin nasıl yürüdüğü” konusu hiç açılmasa daha iyi olur; malum, İngiltere’de 2019’da “fosil yakıt kaynaklı bir takım sponsorluk tatsızlıkları” yaşandı: Şekspir’in adını taşıyan Royal Shakespeare Company, gençlerin ve sanatçıların baskısıyla BP’yi kapıdan çevirdi; sonra National Theatre da Shell’le yollarını ayırdı. Belli mi olur, Türkiye’de de fosil yakıt şirketlerinin tiyatro sponsorlukları tartışan çıkar, “artwashingfalan diyen olur, hafazanallah!

LÜKS EKONOMİK DEĞİL SİYASİ BİR KATEGORİDİR

Elbette bu tartışmanın boşlukta dönmediğinin farkındayız. Bir süredir bize sistemli biçimde “lüküs hayat” dersi veriliyor. Tiyatronun dillerden düşmeyen şarkısıyla bize anlattığı üzere, eskiden Şişli’de bir apartman, nikel-kübik mobilyalar, biri açık iki otomobil, aşçı, uşak, hizmetçi gibi kriterleri vardı Lüküs Hayat’ın. Şimdi bir fincan kahveye kadar geriledik çok şükür. Kişisel finans köşelerinde “latte etkisi” anlatılıyor; günde bir kahveyi kessek yılda ne kadar biriktireceğimiz hesaplanıyor. Kafelerde bir fincan kahvenin artık bir yevmiyeyle yarıştığı konuşuluyor. Ekonomi yazarları buna “erişilebilir lüks” diyor: Ev, otomobil ve tatil gibi ihtiyaçlar bırakın lüks olmayı, tamamen erişilemez hâle geldikçe, kahve “lüks tüketim” olarak algımıza yerleştiriliyor. Bu lüks kahveyi bırakıp bir ömür tasarruf etsek, yine de Şişli’de bir daire alıp nikel-kübik mobilyalarla döşeyemiyoruz! Kahvenin lüks sayıldığı yerde tiyatro biletlerinin esamesi okunmaz zaten. Evet, boşlukta dönmüyor bu tartışma; kahve lüks, Şekspir gereksiz.

İşçiye, elektrikçiye Şekspir ne gerek, öyle mi?

Vaziyeti doğru telhis edelim hele: Lüks ekonomik değil, siyasi bir kategoridir. Neyin lüks olduğuna karar veren, neyin hak olduğuna da karar verir. Kahve lüks, tiyatro lüks, Şekspir lüks, merak lüks. Geriye ne kalıyor? Çalışmak, yemek, uyumak, ertesi gün yine çalışmak. Yani makine gibi bir ömür. Şairin “Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı karun etmek hürriyetiyle hürsün!” dediği yer. Biz bir ömür çalışacağız; onlar yiyecek, içecek, okuyacak, izleyecek, yaşayacak.

Öyle mi alay komutanı?

Küçücük çocukları “eller” ve “kafalar” diye ikiye ayıran, bir kısmını üniversiteye, öbür kısmını dört gün fabrikaya, asgari ücretin üçte birine ve sigortasız mesaiye yollayan bir düzene itiraz etmeyip, “herkes de üniversite okumasın canım” goygoyu mu yapacağız sahiden? Bu ülkede düzgün bir resim, felsefe, müzik eğitimi lise müfredatlarından kovulalı çok oldu. Türkiye’de zaten İngiliz Dili ve Edebiyatı ya da tiyatro okumuyorsan üniversitede Şekspir’le neredeyse hiç karşılaşmıyorsun. Yani aslında tartışılan şey, var olmayan bir “lüks”ün kaldırılması.

ÇÜRÜYEN BİR ŞEYLER VAR!

Mesele basit: Hiçbir çocuk “eğitim” adı altında ölümüne çalıştırılmasın. MESEM’deki çocuk işçiliği son bulsun. Meslek eğitimi insanca, güvenli, gerçekten eğitim olarak yapılsın ve o eğitimin içinde edebiyat da, tiyatro da, müzik de olsun. Çalışan insanın ücreti, kahvesine, kitabına, tiyatro biletine yetsin. Kültür, “meslek lisesi memleket meselesi” diyen holdinglerin sponsorluk afişlerinin gölgesinde bir ayrıcalık değil, kamusal ve ücretsiz bir hak olsun. İnsanlık bunların her insanın doğuştan gelen hakları olduğunu kabul edeli çok oldu zaten.

Evet, bu dünyada çürüyen bir şeyler var; ama bu ne elektrikçide, ne Şekspir’de. Çürüyen şey, küçücük çocukları meslek eğitimi diye ölüme gönderen bir sistem. Varsa cesaretiniz onu konuşalım.

Son olarak, sahiden 4 sene Şekspir okuyanları da unutmayalım. Onların elektrikçilik, garsonluk, amelelik yapmak zorunda kalmadığı, sanatını insani koşullarda yapabildiği bir düzeni de konuşacak mıyız peki? Garanti edecek misiniz onu? Hem belki MESEM’lerde ölen çocukları anlatan bir “Gözyaşı” oyunu da onlar yapar, gelecek sene festivalin açılışında izler, birlikte ağlarız!

Bitirirken soru havada kalmasın: Sahi elektrikçiye lazım olmayan tiyatro, enerji şirketlerine niye lazım? Hem de dördünden üçü fosil yakıt şirketi olan Koç’un enerji grubuna? Bunu da konuşmak ister misiniz; hazır Antalya’da toplanan dünya iklim krizi zirvesi COP31 ile İstanbul Tiyatro Festivali’nin tarihleri denk gelmişken…

Ez cümle, elektrikçinin Şekspir’iyle uğraşmayın!

 

Kreosus yazı sonu görseller (2)


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik