Pınar Çekirge: Benim için önemli olan, yarına bir belge bırakmak
31 kitabın yazarı, 61 sezonluk tiyatro izleyicisi Pınar Çekirge, Elif Doruk’un hazırladığı Bir Hayat, Bin Melodram yayımlanmadan önce Sertaç Çelik’e konuştu: Birsen Kaplangı’ya hiç söyleyemediği teşekkürü, Filiz Akın’la altmış yıllık bağını, Dilek Türker için “kaçarak” yazdığı oyunu ve değişen seyirciyi anlattı.
SERTAÇ ÇELİK
Tiyatro tarihine ilişkin tanıklıkları kayıt altına alan, farklı türlerdeki kitaplarıyla yıllardır edebiyat ve kültür dünyasına katkıda bulunan Pınar Çekirge, bu kez kendi yaşamını anlatıyor. 1991’de yayımlanan ilk kitabı Yalnızlık Adasının Erkekleri’nden bu yana inceleme, deneme, hikâye, biyografi, röportaj, anı ve söyleşi türlerinde 31 kitap kaleme aldı. Arusyag Papazyan, Ömür Göksel, Filiz Akın ve Hakan Altıner gibi isimler üzerine yaptığı çalışmalarla tiyatrodan müziğe, sahne sanatlarından kişisel yaşam öykülerine kadar geniş bir alanı ele aldı. Bu birikimde araştırma, arşiv oluşturma ve tanıklıkları geleceğe taşıma isteği belirgin bir yer tutuyor. Elif Doruk’un hazırladığı Bir Hayat, Bin Melodram adlı nehir söyleşi kitabında Çekirge, çocukluğundan bugüne yaşamını, yazarlığa adım atışını, dostluklarını ve yıllar içinde biriktirdiği tanıklıkları anlatıyor. Geçmişe dönüp bakarken anıların yanıltıcılığını da göz ardı etmeyen Çekirge’yle tiyatronun değişen dünyasını, unutulan isimleri hatırlama çabasını, araştırmacılığın sorumluluğunu ve kendi hikâyesini anlatmanın onda yarattığı duyguları konuştuk.
Pınar Çekirge kimdir? Okurlarımızın sizi daha yakından tanımasını isterim. Çocukluğunuzdan, yazarlığa ve araştırmacılığa uzanan yolculuğunuzdan söz eder misiniz?
15 Ekim 1960’ta İstanbul’da dünyaya geldim. İlkokula başlamadan önce şöyle ilginç bir olay yaşanıyor: Eve gelen misafirler şaşırıyor, çünkü ben kitap okuyorum ama aslında okumayı bilmiyorum. O dönemde Ayşegül kitapları vardı. Kitapları genelde anneaneme okutup, o an belleğime kaydediyordum. İyi bir ezber kabiliyetim var. Hâlâ da var. Kitabın sayfasını, nerede ne yazdığını biliyor, sayfaları çeviriyordum. Gelenler gerçekten beş yaşında kitap okuyabildiğimi sanıyorlardı ama öyle bir şey yoktu.
Bütün hayatımı yönlendiren aslında iki olay var. İlki, 1965 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda bir çocuk oyunu izlememdi. Dans Eden Eşek oyununda Birsen Kaplangı’yı gördüm. O gün tiyatro hayatıma girdi. Bir yıl sonra, 1966’da, anneannemle birlikte Şan Sineması’na gittik. Filmin adı Günahkâr Kadın’dı. Perdede sarı saçlı, ela gözlü, kalkık burunlu bir kadınla karşılaştım: Filiz Akın’la… O tarihten bugüne, tam altmış yıldır, Filiz Akın hayatımın hep başrolünde oldu.
Tek çocuk olarak büyüdüm, biraz şımartıldım. Çok kitap okudum. Bütün çocuk klasiklerini okuduğumu söyleyebilirim. Ama annemin kitaplığından Madam Bovary ve Anna Karenina gibi kitapları da çekip okurdum. Beni en çok etkileyen kitap ise Hıçkırık olmuştu. Filmini de izlemiştim; o dönemde Hülya Koçyiğit’in oynadığı Hıçkırık beni çok etkilemişti. Melodram hikâyelerine ilgim böyle başladı.
Zaman içinde, Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken, yüksek lisans tezi hazırlarken hep araştırmak, bir şeyleri bulup ortaya çıkarmak istedim. Benim için önemli olan, yarına bir belge bırakmak, geleceğe bir şey aktarabilmekti. Belki ben çok küçük bir yol kat ediyorum ama gelecekte o yolu okuyacak, oradan ilerleyecek insanlar olacak. Belki küçük bir basamak oluşturuyorum; başkaları da o basamağın üzerine yeni şeyler inşa edecek. Hayatım boyunca düşündüğüm şey buydu. Bu yüzden kendimi hiçbir zaman çok iddialı görmedim. Örneğin, Arusyag Papazyan üzerine, Burak Süme ile beraber çalışırken kaynaklarım çok kısıtlıydı. “Ben şimdilik bu kadarını yazayım,” dedim. Beş yıl ya da elli yıl sonra başka biri bu çalışmayı temel alıp ilerletebilirdi. Nitekim aradan bir yıl geçtikten sonra Dr. Barkev Balımyan, Arusyag Papazyan üzerine bir çalışma yaptı. Çok hoşuma gitti. Ardından Arusyag Papazyan’ın hayatı oyun metnine dönüştü; oyun yazarı Mustafa Aslantaş onu sahneye taşımak üzere oyunlaştırdı. Bir şeyle başlıyorsun, sonra onun üzerine yeni basamaklar ekleniyor. Bunu görmek bile güzel.
Araştırmacılığa uzanan yolculuğumun temelinde, yarına belge bırakma isteği var. Bir de unutulmaktan çok korkan bir insanım. Hep bir şeyleri hatırlatmak istedim. Yıllar önce yaşamış, unutulmuş çok büyük değerler var. Dünyada da böyle ama bizde insanlar ve değerler çok çabuk unutuluyor. Bir sanatçı hayatını kaybediyor, o sırada büyük bir gündem oluşuyor ama ertesi yıl onu hatırlayan bile kalmayabiliyor. Ben de o insanları hatırlatmaya, gelecek kuşaklara taşımaya çalıştım. Cahit Irgat’tan Ulvi Uraz’a kadar pek çok isim üzerine yazdım. Onların gelecek kuşaklar tarafından da hatırlanmasını istedim. Çünkü gelecekte insanlar araştırma yapmak isteyecekler ve belki benim kitaplarım onlar için bir kaynak olacak. Sen de biliyorsun Sertaç, kaynak bulmakta çok zorlanıyoruz; bazen de birbiriyle çelişen bilgilerle karşılaşıyoruz.
Filiz Akın üzerine çalıştığım dönemde beni rahatsız eden konulardan biri de buydu. Örneğin, internette onun adının “Suna” olduğu yazılıyordu. Oysa böyle bir şey yok; adı Filiz Akın. Babasının bu adı, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’den esinlenerek verdiğini anlatmıştı. Yine internette babaannesinin Atatürk’ün kıyafetlerini diktiğine ilişkin bir bilgi vardı. Filiz Akın, bunun doğru olmadığını söylemişti. Atatürk gibi dünyayı ve çağını yakından takip eden bir insanın kıyafetlerini babaannesinin seçmiş olmasının mümkün olmayacağını söylüyordu. Buna benzer eksik ya da yanlış bilgilerle karşılaşıyoruz. Bütün bu eksikleri nasıl tamamlayabiliriz, yanlışları nasıl düzeltebiliriz diye kafa yoran biriyim.
Pınar ismi, özellikle sizin doğduğunuz yıllar düşünüldüğünde, bir erkek için pek alışılmış bir isim değil. Adınızın size nasıl verildiğini hiç merak ettiniz mi? Bir hikâyesi var mı?
İsimler bazen uniseks olabiliyor, bazen de kesinlikle tek bir cinsiyetle özdeşleşiyor. Pınar ismini düşündüğümüzde aklımıza taşkın su, kaynak suyu geliyor. Bu ismin bana neden verildiğini, hikâyesini gerçekten çok net bilmiyorum. Ama düşün, 1960’larda Pınar ismini bir erkek çocuğuna koymak oldukça iddialı bir şey. “İddialı” diyorum, çünkü o dönemde pek alışılmış bir isim değil. Annemle babamın ortak fikriydi diye düşünüyorum. Bunu onlara sorma fırsatım hiç olmadı. Şimdi de birinci derece akrabalarım hayatta olmadığı için işin doğrusunu öğrenme imkânım yok.

BOĞAZİÇİ’NDEN DERGİ SAYFALARINA
Eğitim hayatınızdan da söz edelim. İlkokuldan üniversiteye uzanan eğitim yolculuğunuz nasıl geçti?
İlkokulu iki ayrı okulda okudum: Fatih Hırka-i Şerif İlkokulu ve Kaptanpaşa İlkokulu. Ortaokul ve lise eğitimimi Arnavutköy’deki Özel Eseniş Lisesi’nde tamamladım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’nden mezun oldum. Yüksek lisansımı ise Boğaziçi Üniversitesi’nde, Eğitim Bilimleri Bölümü’nün Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık alanında yaptım.
Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eğitiminiz araştırmacılığa yönelmenizde nasıl bir rol oynadı?
Araştırmaya yönelmemi ve kafamdaki düşüncelerin şekillenmesini sağlayan yer, hiç kuşkusuz Boğaziçi Üniversitesi’ydi. Kendimi bu açıdan çok şanslı görüyorum. Duygu Asena, Tuna Serim ve Tülay Bilginer gibi isimlerin yanı sıra Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Güzver Yıldıran’ın da bulunduğu bir çevrede yetişme fırsatım oldu. Duygu Asena ve Tuna Serim’in genel yayın yönetmenliğini yaptığı dergilerde yazmama imkân tanıdılar. O zamanlar 24-25 yaşlarındaydım. Bir anda kendini çok önemli biri sanabiliyorsun ama aynı zamanda bu süreç bir eğitim gibi de oluyor. Dergilerde yazmak benim için böyle bir deneyimdi.
Yüksek lisans tezimi hazırlarken Türkiye’de ilk kez bir grup eşcinsel erkeğe Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri uygulandı. Tez çalışmalarım devam ederken Duygu Asena’ya gittim ve böyle bir araştırma yaptığımı anlattım. Bunun üzerine benimle Kadınca dergisi için bir röportaj yaptı. Daha sonra benden yazı da istedi ve yazım Kadınca da yayımlandı. Böylece kendimi yazar (!) olarak görmeye başladım.
Tuna Serim’le yaklaşık dört yıl Kadın dergisinde katkıda bulunan yazar olarak çalıştım. Ardından Tülay Bilginer’le bir yıl kadar Rapsodi in Blue dergisinde çalıştım. Sonrasında başka dergilerde de yazmayı sürdürdüm. Bugün bu yayınların birçoğu dijital ortamda varlığını sürdürüyor.
61 YILLIK TİYATRO TANIKLIĞI
Tiyatro ile beş yaşında tanıştığınızı anlatmıştınız. 61 yılı aşan tiyatro izleyiciliğiniz boyunca yalnızca oyunlara değil, Türkiye’nin toplumsal ve kültürel değişimine de tanıklık ettiniz. Bunca yılın ardından geriye dönüp baktığınızda tiyatroda nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını düşünüyorsunuz? Tiyatronun sizin hayatınızdaki yeri bugün nasıl bir anlam taşıyor?
1965 yılını esas alırsak, 61 yıl geçmiş. 61 sezon. Yedek subaylık dönemimde bile tiyatrodan kopmadım. Askerliğimi İzmir’de, Maltepe Askerî Lisesi’nde yapıyordum. Orada da Devlet Tiyatrosu’na gidiyordum. Bu bakımdan çok şanslıyım. Bedia Muvahhit’i, Vasfi Rıza Zobu’yu, Perihan Tedü’yü, Gülistan Güzey’i, Özen Tutucu’yu, Kerim Avşar’ı, Muazzez Kurtoğlu’nu, Cüneyt Gökçer’i izleme imkânım oldu. Fakat bir oyunu izlerken ne oluyor? Yıllar önce izlediğim bir oyunla kıyaslamaya başlıyorum. Mesela Ayfer Feray’dan Yedi Kocalı Hürmüz’ü izlediğimde herhâlde sekiz ya da dokuz yaşındaydım. Sonra Ayten Gökçer’den izledim. Ardından Nükhet Duru’dan, Birce Akalay’dan ve şimdi de Çağla Şıkel’den izledim. Otomatik olarak en iyisini aramaya, oyuncuları kıyaslamaya başlıyorsun. Bu da bazen konsantrasyonunu bozabiliyor.
Benim çocukluğumda çocuk tiyatrosu nasıldı? Beş yaşındaydım. Bunu çok düşünüyorum; acaba yanılıyor muyum, anılarım mı beni yanıltıyor diye kendime soruyorum. O dönemdeki arkadaşlarımla da konuşuyorum. Evet, biz tiyatroya giderdik. Şu anda bile bunu anlatırken tüylerim diken diken oluyor. Beş yaşındaydım; oturur, oyunu izler, oyun bitince kalkardım.
Şimdi ben yine çocuk tiyatrolarına gidiyorum. Hem bu oyunları izlemek hem de yazmak için takip ediyorum. Fakat çocuklar yerlerinde oturmuyor. Ellerinde gofretler, tabii anne babalarının cep telefonları… Anne babalar da sürekli “Benim çocuğum hiperaktif” diyor. Hayır, her hareketli çocuk hiperaktif değildir. Son derece terbiyesiz. Çocuğun tiyatro salonunda nasıl davranması gerektiğini öğrenmemiş olmasıdır. Çocuk oyun boyunca sahneye mi fırlasın, bir oraya bir buraya mı koşsun, “Anne!” diye mi bağırsın? Anne de salonda çocuğuna “Gel buraya!” diye mi seslensin? Böyle olunca salonda korkunç bir karmaşa yaşanıyor. Şimdi “Bizim zamanımızda her şey daha güzeldi” demek istemiyorum. Ama gerçekten, kendi çocukluğumu düşündüğümde şunu hatırlıyorum: Tiyatroda yaramazlık yapsaydım, bir daha oraya götürülmeyeceğimi bilirdim. Bu çok aşikârdı.
Mesela bizim, oyun esnasında neden tuvaletimiz gelmiyordu? Neden acıkmıyorduk, neden gofret ya da su istemiyorduk? Demek ki anne babalarımız, bizi tiyatroya götürmeden önce bazı kuralları öğretiyorlardı. Belki önceden tuvalete giriyorduk, belki tiyatroya gitmenin bir düzeni olduğunu biliyorduk. Bunu şimdi düşününce ilginç buluyorum.
Anne babanızın eğitimlerinden ve mesleklerinden de söz eder misiniz?
Annem Atatürk Kız Lisesi mezunuydu. Kimya Fakültesi’nde okuduktan sonra bankacı olmuş. Babam da İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra bankaya girmiş. Ben de bankadan emekli oldum. İki yeğenim de bankadan emekli. Ailede böyle bir gelenek oluşmuş diyebilirim.

SEYİRCİ DEĞİŞTİ, TİYATRONUN SORUNLARI DEĞİŞMEDİ
Biraz önce tiyatroda nelerin değiştiğinden söz ettik. Siz bir de tiyatronun altın yıllarına tanıklık etmiş bir izleyicisiniz. O yıllardan aklınızda kalanlar neler?
Geçen gün bana da bunu sordular: “Altın yıllar nasıldı?” diye. Ben o altın yılların son dönemine yetiştim diyebilirim. Çocuk tiyatrosunu düşünün mesela… Haldun Dormen, 1968 ya da 1969 yılında Oliver Twist’i sahneye koymuştu. Altan Erbulak ve Erol Günaydın’ın yer aldığı müthiş bir müzikaldi. Onu izleyebildiğim için kendimi çok ayrıcalıklı hissediyorum.
Bir de 1975 yılında Mehmet Ali Erbil ve Kerim Avşar’ın oynadığı Küheylan var. Bugün neredeyse bir şehir efsanesi gibi anlatılan oyunu ben de izledim. On beş yaşındaydım. Her şeyi anladım mı? Hayır, anlamadım. Ama iyi ki izlemişim. Aradan 51 yıl geçmiş; Mehmet Ali Erbil benim için hâlâ Küheylan’daki Alan Strang. Onu hep o roldeki hâliyle hatırlıyorum. Benim için Mehmet Ali Erbil’i özel kılan şeylerden biri de bu.
O yıllarda tiyatroya gitmek başlı başına bir özen meselesiydi. Tiyatro bir burjuva sanatı değil mi? Dünyanın pek çok yerinde aşağı yukarı böyle. İnsanlar tiyatroya özenerek, şık ve temiz kıyafetlerle giderdi. Çok ciddi söylüyorum; salonda su içmek, bisküvi ya da gofret yemek gibi şeyler düşünülmezdi. O dönemde cep telefonu zaten yoktu. Ama olsaydı bile insanların oyun sırasında telefonlarıyla ilgileneceğini sanmıyorum. Seyirci davranışlarındaki bozulma ne zaman belirginleşti derseniz, bence en yoğun biçimde COVID salgınından sonra oldu. Salgın döneminde eve kapanan insanlar televizyon karşısında rahatça oturmaya, bir şeyler yemeye, telefonlarına bakmaya ve konuşmaya alıştı. Sonra bu alışkanlıkların bir kısmını tiyatro salonlarına da taşıdılar.
Biliyorsun, ben prömiyerlere ve galalara da gidiyorum. Orada, “crème de la crème” dediğimiz, toplumun öne çıkan kesimlerinden insanlar da bulunuyor. Sertaçcım oyun boyunca cep telefonuyla ilgilenen, sağda solda fotoğraf çeken, bütün uyarılara rağmen video kaydeden ve sahnede olup bitenlerle hiç ilgilenmeyen seyirciler görüyorum. Peki, niçin geliyorsun o zaman? Sahnede olan bitenle ilgisi yok. Amaç yalnızca selfie çekip paylaşmak, “Ben de buradayım” demek ve bunu bir sınıf atlama göstergesi olarak sunmaksa tiyatroya gelmenin anlamı ne? Bu davranışlar çok yaygınlaştı. Hatta ben her sezon Facebook’ta şöyle bir yazı yazıyorum: “Sakın tiyatroya gitmeyin!” Beni eleştirenler oluyor, “Böyle söyleme, insanlar gelsin,” diyorlar. Ama ben de diyorum ki gelmesinler! Oyun sırasında su içecek, bisküviyi takır takır yiyecek ya da cep telefonuyla ilgilenecekse gelmesin. Böyle bir kesim oluştu. Çünkü bugün seyirci eğitimi yok. Oyuncunun eğitimi var, yazarın eğitimi var, yönetmenin eğitimi var. Peki, seyirci eğitimini kim veriyordu? Aile veriyordu, okul veriyordu. Ben ortaokul ve lise yıllarında Eseniş’te yatılı okudum. Ayda bir kez gece ya Nisa Serezli’nin oyunlarına ya da Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen bir oyuna götürülürdük. Okul olarak öğrenciler tiyatroya götürülürdü. Akşam servisle gider, oyunu izler, sonra geri dönerdik. Bunları yaşadık biz. Şimdi seyirci eğitimi yok. Çocuklar tiyatroya götürülmek yerine alışveriş merkezlerine götürülüyor. Bence burada ciddi bir yozlaşma var.
Peki, bütün bu değişimlere rağmen tiyatroda bozulmadan kalan, değişmediğini düşündüğünüz neler var?
Sanata saygı kaldı. Teknoloji tabii ki tiyatroya girdi. Olağanüstü dekorlar, kostümler yapılıyor. Bunları hiçbir zaman yadsıyamayız. 1970 yılında hayatımda ilk kez döner sahne gördüm. AKM henüz yanmamıştı. Damdaki Kemancı’ya gitmiştik. Anatevka’da süt güğümlerini taşıyan el arabasının tekerlekleri sahne üzerinde dönmeye başladı. Daha önce hiç bilmediğimiz bir şeydi bu. Döner sahne, o dönem için müthiş bir olaydı. Bugün sahnede yağmur yağıyor, kar yağıyor, rüzgâr esiyor. Teknolojiyle birlikte tiyatroda çok büyük gelişmeler yaşandı. Bunlar elbette heyecan verici ve güzel. Ama bütün bunların yanında sağlam oyunlar da olması gerekiyor.
Maalesef artık özensiz oyunlarla daha sık karşılaşıyoruz. Oyuncuların çoğu da yeterince özenli değil. Ekonomik koşulların iyi olmadığını biliyorum. Seyirci de tiyatrodan uzaklaştı. Ama seyirci neden kaçtı? Kötü oyunlar yüzünden kaçtı. Bunu özellikle söylüyorum; çünkü görüyoruz. Bir oyuna 1.500 lira verip gidiyorsunuz ve öyle kötü bir oyunla karşılaşıyorsunuz ki inanın, on beş sene bir daha tiyatroya gitmezsiniz. O kadar kötü oyunlar ki.
Oyunlar üzerine yazdığınız izlenimler zaman zaman eleştiri olarak değerlendiriliyor. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Yıllardır sürdürdüğünüz bu yazı tarzını devam ettirecek birinin yetişmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Ben tiyatro eleştirmeni değilim. Bu bana hep soruluyor. Ben sadece izlediğim oyunla ilgili izlenimlerimi, duygularımı yazıyorum. “Eleştirmenimsi” diyenler de oldu. Bu konuda birkaç yerden serzeniş içeren yazılar da geldi. Her zaman söylüyorum; ben eleştirmenlik eğitimi almadım. İzleyiciyim, profesyonel bir izleyiciyim. Bu tarzı devam ettirecek birinin olup olmadığı, birini yetiştirip yetiştirmediğim de soruluyordu. Yaklaşık sekiz ay öncesine kadar böyle birinin olmadığını söylüyordum. Sonra Serdar Karadeniz’le tanıştım. Şu anda benim yaptığımı o sürdürüyor.
Elif’e verdiğim cevabı da hatırlıyorum. Ben bir oyunu beğenmeyebilirim ama salondaki insanlar oyunu çok beğeniyor, ayakta alkışlıyor olabilir. O zaman geri adım atarım. Demek ki beğenenler var. Ben beğenmemiş olabilirim ama başkalarının beğenisine de saygı duymalıyım.
Eski Yeşilçam filmlerini hatırlayın. Korkunç mantık hataları, akıl almayacak şeyler vardı. Gülü Fadime filminde Filiz Akın bir sahnede gelinlikle oturuyor, bir sonraki sahnede gelinlik yok ama nikâh masasında oturuyor. Bütün bu tutarsızlıklara rağmen biz o filmleri seviyorduk. Serdar da şu anda benim izlediğim yolu sürdürüyor. İleride ne yapar, bilemem. Belki bu çizgiden ayrılır, belki daha olumsuz yazmaya başlar. Ama şu anda benim yaptığımı devam ettiriyor.
ARAŞTIRILMAMIŞ OLANIN PEŞİNDE
Kitaplarınızda birbirinden farklı alanlara yöneliyorsunuz. Nuh Köklü’yle birlikte hazırladığınız Profili Olmayan Kadın, Ajda Pekkan’ın yaşamını ele aldığınız çalışmalarınız, Yalnızlık Adasının Erkekleri, Öteki Kadın ve Üvey Anne Efsanesi gibi kitaplarınızda farklı toplumsal konular üzerinde araştırmalar yaptınız. Tiyatro kitaplarınızda da sanatçıların yaşamlarına, anılarına ve tiyatro tarihine yöneldiniz. Bu kadar farklı konuyu çalışmaya karar verirken sizi harekete geçiren merak ne oluyor? Bir konunun kitabını yazmaya değer olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
31 kitap yazdım. Mesela burada bir eksik var: İntiharlar üzerine de üç kitap yazdım. Sanatçı intiharlarını, insanları intihara götüren psikodinamik süreçleri ele aldım. Sonra toplumun biraz dışında kalmış, “marjinal kadınlar” diyebileceğimiz kadınların yaşamlarını, öteki kadınları yazdım.
Ömür Göksel’le bir nehir söyleşi kitabı hazırladım. Hakan Altıner’le de bir çalışma yaptım. Filiz Akın üzerine üç kitap yazmışım: 2007, 2014 ve 2020 yıllarında. Bir profesörün dikkatini çekmiş bu durum. Yedişer yıl arayla üç Filiz Akın kitabı yazdığımı kendisi söyleyince ben de fark ettim. O yıllarda bunun üzerinde hiç durmamıştım. Ardından Arusyag Papazyan üzerine bir kitap çalışması yaptım. Aslında birbirinden çok farklı gibi görünen bütün bu çalışmalar edebiyatla, tiyatroyla ve sinemayla bir şekilde bağlantılı. Örneğin Öteki Kadın’ı yazarken Anna Karenina’dan ve Emma Bovary’den çok yararlanmıştım. Onları hatırlıyorum.
2012’den bu yana çalışmalarım daha çok röportajlar üzerinden, özellikle de tiyatro ağırlıklı ilerliyor. Bir de bana iki oyun yazdırıldı. Bu, aklımın ucundan bile geçmeyecek bir işti. “Asla yapmam, yapamam,” diyordum. Bir gün Hakan Altıner bana, bir yazar tanıdığını ve bir kitabı oyunlaştıracağını söyledi. İçimden, “Ne kadar güzel, acaba kim?” diye geçirdim. Yazardan övgüyle söz ediyordu. “Hakan Bey, tanıyor muyum? Tiyatrodan biri mi?” diye sordum. “Tabii, tanıyorsun,” dedi. Meğer benden söz ediyormuş! “Yapamam, edemem,” diye itiraz ettim. Haldun Dormen’in ve Yıldız Kenter’in kullandığı o iki sözü kullanıyor: “Yaparsın caniko” dedi. Ben “Yapamam” dedim. Sonra bir şeyler yazdım ve oyun sahnelendi.
2025’te ise Dilek Türker için bir oyun aranıyor. Perşembe’nin Hanımları oyununun metni istenmişti; bende de vardı, götürdüm. Hakan Bey beni çağırdı. “Pınar, seninle bir şey konuşalım,” dedi. Ben hâlâ Perşembe’nin Hanımları üzerine konuşacağımızı düşünüyorum. Sonra Dilek Hanım’a bir oyun yazılacağını ve bunu benim yazacağımı söyledi. “Ne? Dilek Hanım, mümkün değil!” dedim. “Bu, olacak bir şey değil.” Hakan Bey, “Peki, tamam, bir düşünelim,” dedi.
Bir davet için Heybeliada’ya gidecektik. Kabataş’tan vapura bindik; Dilek Hanım, Hakan Altıner ve ben birlikteydik. Beni karşılarına oturttular. Dilek Hanım yol boyunca nasıl bir oyun istediğine ilişkin bazı bilgiler verdi. “Benim için Aziz Nesin oyun yazdı, Rekin Teksoy yazdı, Dinçer Sümer yazdı, Nezihe Araz yazdı, Ataol Behramoğlu yazdı. Benim için on iki önemli yazar oyun yazdı. On üçüncü sensin,” dedi.
Bir kere, on üç uğursuzdur! Oysa Dilek Hanım için on üç uğurlu bir sayı. Onlar konuşuyor, ben ise kendimi bu işten nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Heybeliada’ya vardık, vapurdan indik. Bir restoranda davet vardı. Restorana kadar eşlik ettim ama vapur henüz iskeledeydi. O kadar kısa bir süre içinde kararımı verdim. “Kusura bakmayın, ben dönmek istiyorum,” dedim. İkisi de hayretle yüzüme baktı. “Ne olur, ben döneceğim. Hakan Bey, sizi arayacağım. Dilek Hanım, iyi günler,” dedim ve koştum.
Dilek Hanım, Hakan Bey’e dönüp “Biz vapurda ne yaptık ki bu korktu ve gidiyor?” diye sormuş. Ben de aynı vapura bindim, yukarı çıktım. Deniz beni çekiyordu ama hayır, intiharı falan düşünmedim! Gözlerimi kapattım. Kabataş’a kadar düşündüm: Bu iş nasıl yapılabilir? Kafamda bir şeyler şekillenmeye başladı. Ertesi gün Hakan Bey’e, “Bir saat sonra size bir şeyler göndereceğim,” dedim. “Tabii, okurum,” dedi. Metni başından, ortasından, sonundan; yani karışık bir biçimde yazmaya başladım. Nasıl olsa olmayacak diye düşünüyordum, o yüzden çok da önemsemiyordum. Parça parça yazdıklarımı Hakan Bey’e gönderdim. Sonra beni Şişli’deki ofisine çağırdı. “Pınar, gel, bunları birlikte sıralayalım, metni oluşturalım,” dedi. Ben hâlâ bu işe o kadar ilgisizim ki parçaları bir araya getirmekte zorlanıyordum. Sonunda metnin bölümlerini sıraladık, bir bütün hâline getirdik. “Ne olur, bunu göndermeyin,” dedim. Ama gönderdi.
İki gün geçti. Yalnızca Dilek Hanım’ın “Beceremedin,” demesinden çekiniyordum. Üçüncü gün telefon geldi. “Bana oyun yazmış on üçüncü yazarsın” dedi Dilek hanım. Daha anlamlı bir ödül olabilir mi? Şimdi provalar sürüyor. 29 Ocak 2027’de prömiyer yapılacak. Yazar olarak birkaç ödül aldım ama bu, benim için başka bir şey. Çünkü hiç yapamayacağımı düşündüğüm bir işe girişmiş ve başarmıştım.
Bu oyunların adlarını öğrenebilir miyiz?
“Bu Işıltılı Hayatı Ben Seçtim” ve “Aynanın İki Yüzü.”
Daha önce ele alınmamış konular üzerine çalışmayı önemsediğinizi söylüyorsunuz. Bir konuda ilk çalışmayı yapmanın sorumluluğunu ve beraberinde getirdiği güçlükleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha önce yapılmamış bir işi ilk kez yapmayı çok istedim. Tabii bir konuda ilk kez bir şey yaptığınızda çok eleştirilebilirsiniz. Çünkü yeterince kaynak bulunmamış olabilir ya da konuya farklı bir açıdan bakmış olabilirsiniz. Bu da herkesi memnun etmeyebilir. Ama o konuda birkaç kaynak yaratılırsa daha sonra araştırma yapacakların elinde bir belge, yararlanabilecekleri bir çalışma olur.
Üniversitede yaptığım yüksek lisans çalışması da o zamana kadar yapılmamış bir çalışmaydı. Bir ilkti. Üvey Anne Efsanesi de yine tabu sayılan, yok sayılan bir konuyu ele alıyordu. Oysa toplumda yaşanan bir olay, bir gerçeklikti bu. Fakat üstü kapatılıyor, farklı bakış açılarından yoksun bırakılıyor, masallarla ve anlatılarla hep zulüm ve hainlik üzerinden destekleniyordu. Bu kitabı bir psikiyatrist arkadaşımla birlikte, konuya daha farklı bir açıdan bakarak yazdık. Benim de üvey annelere karşı önyargılarım vardı. Bunun yaşamımdan kaynaklanan nedenleri de vardı. Ama iyi ki o kitabı yazmışım. Filiz Akın üzerine de benzer bir düşünceyle çalışmaya başladım. 2006 yılıydı. Demek ki o tarihte 40 yıllık bir Filiz Akın hayranlığım vardı. Kendi kendime, “Ben bunu niye yazmıyorum? Filiz Akın üzerine elimde bu kadar bilgi, bu kadar kaynak var. Bunları niye bir araya getirmiyorum?” diye düşündüm. Filiz Akın’la da konuştum ve Başrolde Filiz Akın kitabı ortaya çıktı. Sonra Ömür Göksel’le bir kitap yaptık. İlk defa bir Ömür Göksel kitabı yapıldı. Hakan Altıner’le yaptığımız çalışma da bu anlamda bir ilkti. Arusyag Papazyan üzerine de daha önce yapılmamış bir çalışma gerçekleştirdim.
Bazen dönüp kendimi eleştiriyorum. “Bunları çok aceleyle yazdım,” diyorum. Ama sonra şunu düşünüyorum: Belki de bu çalışmalar, daha sakin ve ayrıntılı araştırmalar yapacak insanlar için bir başlangıç olacak. Belki benim yazdığım bir cümleden yararlanacaklar, o cümle onların araştırmasına katkıda bulunacak. Benim için önemli olan, daha sonra araştırma yapacak insanlara bir kaynak bırakabilmek.
UNUTULAN SANATÇILARIN İZİNİ SÜRMEK
“Perde Arası” ve “Ve Perde İndi” kitaplarınızda tiyatro dünyasının sanatçılarının anılarını ve tanıklıklarını bir araya getiriyorsunuz. Özellikle “Ve Perde İndi” ile zaman içinde adları ve hikâyeleri unutulmuş sanatçıları yeniden hatırlatıyorsunuz. Araştırmalarınız sırasında tiyatro tarihimizde hak ettiği yeri bulmadığını düşündüğünüz, yeniden keşfettiğiniz sanatçılar oldu mu? Tiyatro tarihimizin belleğini korumak ve bu birikimi gelecek kuşaklara aktarmak için sizce neler yapılmalı?
Facebook kullanmaya başladığımdan beri aramızdan ayrılan sanatçıları, ölüm yıl dönümlerinde anıyorum. Sen çok güzel yapıyorsun. Behzat Butak’tı, Sait Köknar’dı, Cahit Irgat’tı… Bu isimleri sosyal medyada hatırlatmaya çalışıyorum. Hatta bana, “Sen artık mezarcı oldun. Nelerle uğraşıyorsun?” diyenler bile oldu. Ama ben unutulmaktan çok korkan biriyim. Belki de bu yüzden başkalarının da unutulmasını istemiyorum. Sürekli hatırlatmak, yeniden hatırlatmak istiyorum.
Тiyatro… Tiyatro… dergisinin genel yayın yönetmeni Yavuz Pak’la zaten birlikte çalışmalarımız vardı. Bir gün bana, “Bunları neden paylaşıyorsun? Ölüm yıl dönümlerinde haklarında daha etraflıca bir şeyler yazsan, biz de dergide yayımlasak,” dedi. “Yavuz, çok iyi olur ama ben bu bilgilere nereden ulaşabilirim? Çoğunun kaynağı yok,” dedim. Tam o sırada COVID salgını başladı. Eve kapandık, yapacak pek bir şeyimiz kalmadı. İki şey beni çok etkiledi: Tiyatroya gidemiyordum. Dijital tiyatro vardı ama benim için dijital tiyatro, tiyatronun kendisi değildi. Bir de saunadan ve spordan uzak kalmıştım. Her gün saunaya gidiyor, spor yapıyordum. Bunlardan da mahrum kalmıştım.
O dönemde Boğaziçi Üniversitesi’nden hem tez danışmanım hem hocam olan Güzver Yıldıran bana, “Bu süreçte yapman gereken ne varsa en iyisini yapmak zorundasın. Ama yapman gerekmeyecek en iyisini yapacaksın,” dedi. Ben de kendi kendime, “Nasıl ve ne yapacağım?” diye düşünürken Ve Perde İndi kitabına başladım. Ulvi Uraz, Cahit Irgat, Afife Jale, Cahide Sonku, Çolpan İlhan, Tomris Oğuzalp, Şükriye Atav ve daha pek çok isim… Erişebildiğim kadarıyla hayat hikâyelerini araştırmaya çalıştım. Eski program ve tiyatro dergilerinden, gazete ve dergi kupürlerinden, anekdotlardan, anı kitaplarından yararlandım. Sanatçılar hakkında anlatılanları, mümkün olduğunca kaynak göstererek aktardım.
Bunlar elbette kapsamlı biyografiler değildi. Sanatçıların yaşamlarına ve oynadıkları oyunlara odaklandım. Eksiklikleri var mı? Yığınla eksiklikleri var. Ama bunlar birer kaynak. Benim için önemli olan da buydu.
Bu çalışmalar beni çok heyecanlandırdı. Ve Perde İndi ile Perde Arası bir yıl arayla, 2021 ve 2022’de yayımlandı. İyi ki yaptım dediğim işler bunlar.
Araştırma sırasında çok değerli insanların yardımını da gördüm. Enis Fosforoğlu hakkında bir yazı hazırlıyordum. Onunla birlikte çalışan Doğan bana yardımcı oldu; çok özel şeyler anlattı, broşürler getirdi. Böylece Enis Fosforoğlu üzerine bir portre yazabildim. Özen Tutucu’yu kızı Oya Palay’dan dinledim. Kerim Avşar’ı ise okul arkadaşım Pınar Avşar’dan dinleme imkânım oldu. Bana Kerim Avşar hakkında ayrıntılı bilgiler aktardı.
Bu kitaplarda araştırmanın yanı sıra kişisel anılarınızın da önemli bir yeri var. Tiyatroya başlamanıza vesile olan Birsen Kaplangı’yla ilgili anınız da bunlardan biri mi?
Evet. Burada anlatmam gereken, benim için hem hüzünlü hem de ödenmesi gereken bir borç gibi hissettiğim bir hikâye var. Beni tiyatroya bağlayan kişi Birsen Kaplangı’dır. Bunu her yerde anlatıyorum. Bu arada ben çok asosyal ve inanılmaz utangaç bir insanım. İnsanlarla kolay iletişim kuramam. Bu kadar ortalıkta olmamın bir maske olduğunu söylesem kimse inanmaz ama gerçekten böyleyim.
Birsen Kaplangı’yla birçok kez karşılaştık. Fakat hiçbir zaman yanına gidip ona benim için ne ifade ettiğini anlatamadım.
En son Hadi Çaman’ın tiyatrosunda bir gala vardı. Saltuk Kaplangı ile Birsen Kaplangı da gelmişti. Onları uzaktan gördüm ve çok heyecanlandım. Öyle bir tesadüf oldu ki Birsen Kaplangı’nın yanında oturdum. İçimden, “Şimdi söylemeliyim,” diyorum. “Yıllar önce sizi izliyordum, beni tiyatroya siz bağladınız,” diyeceğim ama bir türlü yapamıyorum. Oyun boyunca Hadi Çaman’ın oyunundan hiçbir şey anlayamadım. Sürekli ne zaman söyleyeceğimi düşündüm: Oyun sırasında mı, çıkarken mi, fuayede mi? Ya beceremezsem?
Oyunu hatırlıyor musunuz?
Tabii. Sen Beni Sevmiyorsun adlı oyundu. Tolga Çevik, Füsun Erbulak, Hadi Çaman ve Recep Yener oynuyordu.
Peki, Birsen Kaplangı’ya söyleyebildiniz mi?
Hayır, söyleyemedim. İki perde boyunca yan yana oturduk. Fuayede, kokteylde hep yanındaydım. Hatta oyun başlamadan önce bana “İyi akşamlar,” dedi. Benim ne cevap verdiğimi bile hatırlamıyorum. Bütün o heyecanın içinde bir türlü konuşamadım ve ona söylemek istediklerimi söylemeden ayrıldım.
Bir gün Birsen Kaplangı’nın ölüm haberi geldi. Çok üzüldüm. Daha sonra hayat beni kızı Nihal Kaplangı’yla tanıştırdı. Ona, “Biliyor musunuz, tiyatroya duyduğum bütün sevgiyi, tutkuyu ve ilgiyi bir kişiye, annenize borçluyum,” dedim. Nihal çok heyecanlandı. Ben de ona bu olayı anlattım. “Keşke anneme anlatsaydınız. Ne kadar sevinirdi, ne kadar mutlu olurdu,” dedi. Ben de Nihal’den annesini anlatmasını istedim. “Anneni yazmak istiyorum,” dedim. Bir evladın annesini anlatması kolay değil. Bir öğleden sonra oturduk; herhâlde üç saat kadar konuştuk. Nihal bana Birsen Kaplangı’yı anlattı. Müthiş bir olaydı benim için.
Benzer bir çalışmayı Savaş Başar için de yaptım. Onu oğlu Kemal Başar’dan dinledim. Savaş Başar’ın hayatı bana biraz Çehov hikâyelerini hatırlattı. Çocukluk dönemi, bir tren istasyonu, üvey baba ve tiyatro için verdiği mücadele… Çok ilginç bir hayatı vardı. Onu da bir portre olarak yazmaya çalıştım.
Bunlar benim “İyi ki yapmışım,” dediğim işler. Ama şunu da biliyorum: İyi ki yaptım demek, kusursuz yaptım demek değil. “Bunun üzerine kimse bir şey ekleyemez,” diye bir düşüncem asla yok. Bu çalışmaların bir değil, bin eksiği olabilir. Bazı bilgiler eksik aktarılmış olabilir; doğruluğunu kontrol edemediğim bilgiler de bulunabilir. Ama umuyorum ki gelecekte bu isimler hakkında çok daha ayrıntılı incelemeler yapılır. Türk tiyatrosunda, Türk sinemasında ve edebiyatta neler yaşandığını araştırmak çok önemli. Senin de Sennur Hanım’la ilgili yaptığın çalışmaları takip ediyorum. Onu tekrar hayata döndürüyorsun, unutulmasını engelliyorsun bu çok mühim.

HAYRANLIKLA FANATİZM ARASINDAKİ ÇİZGİ
Sizce hayranlık kültürü zaman içinde nasıl değişti?
Değişen bir şey var: Fanatizmler… Şimdi hayranlıklar da değişti. Eskiden çok net hatırlıyorum; bunlar erişilmez yıldızlardı. Onlara mektup yazılır, imzalı fotoğrafları istenirdi. Hayal kahramanlarıydı bunlar. Şimdi ne oldu? Yeni bir fanatik kitle oluştu. Cenazelere gidip selfie çeken, tabutun başında gülerek poz veren insanlar var.
Gönül Akkor’un cenaze törenindeydim. Bir grup genç geldi; genç dediğim, belki 25-30 yaşlarında insanlar. Tabutun başına geldiler. Kamuran Hanım orada ağlıyor. Onlar ise gülüyor, selfie çekiyor, tabutu fotoğraflıyorlardı. Bu gerçekten bir akıl hastalığı. Bu saygı değil.
Sanatçıların çevresine imza almak, fotoğraf çektirmek için üşüşen; bir sanatçıyı gördüğünde hemen selfie çekmek, fotoğrafını çekmek, ses kaydı almak isteyen insanlar da var. Ne yapacaklarsa artık… Bunları anlamakta zorlanıyorum. Gerçekten kabul edemiyorum. Bunlar bana göre normal bir hayranlık biçimi değil.
TİYATRO BELLEĞİNİ BİRLİKTE KAYDA GEÇİRMEK
Peki, şimdi son kitaplara gelelim. Hakan Altıner’le hazırladığınız “Hayal Bilgisi” ve “Karanlıkta Işığı Bulmak” kitaplarında sanatçının tiyatro yaşamını, tanıklıklarını, dostluklarını ve kırgınlıklarını anlatıyorsunuz. Bu kitapları hazırlarken Hakan Altıner’in kişisel anılarını ve tanıklıklarını tiyatro tarihinin bir parçası hâline getirmek için nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Şöyle anlatayım Sertaç. Hakan Bey bir gün Yavuz’la beni azarladı. Çünkü 2012’den beri Dionysos’un Çocukları diye bir röportaj serisi yapıyoruz. Hakan Bey de hep orada, nasıl olsa kendisiyle her zaman röportaj yaparız diye düşünüyoruz. Başkalarıyla röportajlar yapmaya devam ediyoruz. Bir gün Şişli Tiyatrosu’ndayız. Yan yana oturuyoruz. Hakan Bey usulca döndü ve “Sevgili Yavuz ve Pınar, sizleri yakından takip ediyorum. Gişeciyle, yönetmenle, dekoratörle, kostümcüyle, oyuncuyla röportaj yaptınız,” dedi. “Evet,” dedim. “Yapmaya çalışıyoruz.” “Bir kişiyle yapmadınız,” dedi. Kendi kendime düşündüm: “Kim acaba?” Sonra, “Benimle yapmadınız,” dedi. Evet, yapmamıştık. “Evet, Hakan Bey,” dedim. Yavuz’la ikimiz sus pus olduk.
Ertesi gün Yavuz aradı. Ben sosyal fobik olduğum için arayamıyorum. Yavuz’a aratıyorum. Hakan Bey memnuniyetle kabul etmiş. Hazırlandık ama sonra Hakan Bey, Yavuz’a telefon açıp bir provası çıktığını, görüşmeyi ertelememiz gerektiğini söyledi. “Ah,” dedim “olmayacak bu iş.” Neyse ki ertelendi. Tarihini de unutmuyorum: 24 Ekim 2024’te buluştuk ve röportajı yaptık. Hakan Bey her şeyi çok güzel anlatıyor. Bir ara kendisine, “Hakan Bey, bunları neden bir anı kitabı hâline getirmiyorsunuz?” diye sordum. Bana döndü ve bir soru sordu: “Seninle yaparsak yaparız. Var mısın?” “Hayır,” dedim ama elimi kaldırmıştım. Sonra elimin yavaşça indiğini hissettim. Bir hafta izin istedim. Neler yapabileceğimi düşünmek için kendime bir hafta verdim. O hafta gerçekten deli gibi çalıştım. Elimdeki arşivi taradım. Kamelyalı Kadın, Ölümüne Suçlu, Fehim Paşa Konağı gibi oyunların broşürlerini bulmaya çalıştım. Ardından Hakan Bey’e yazdım. “Bir deneyelim,” dedim. “İkimiz de memnun kalmazsak ikinci seansta bırakırız.” Biraz bu düşünceyle başladım işe. Yaklaşık beş ayın sonunda ilk kitap yayımlandı. Ardından ikinci kitaba başladık.
İlk kitapta daha çok iyi insanlardan söz ediliyor. Yıldız Kenter, Nedret Güvenç, Arsen Gürzap, Can Gürzap, Müşfik Kenter, Şükran Güngör… İkinci kitapta ise elbette herkes iyi değil. Yaşanan olumsuzluklar, çok sarsıcı olaylar da var. Hakan Bey bunları anlattıkça ben de çok heyecanlandım. Çünkü bilmediğim, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim hikâyeler ortaya çıkıyordu.
İyi ki bu kitaplar yazıldı, diyorum. İkisi de yaklaşık 57 yıllık bir dönemin belgesi. Özellikle İstanbul Şehir Tiyatroları açısından önemli bir birikimi kayıt altına alıyorlar. Bir de benim çok önemsediğim bir bölüm var. Hakan Bey, Darülbedayi’nin 70. yılı için bir makale yazmış. Onlu yıllardan, yirmili, otuzlu ve kırklı yıllardan söz ettiği bu yazıyı İstanbul Şehir Tiyatroları’nın bir program dergisinde buldum. “Hakan Bey, izin verirseniz bunu da kullanmak istiyorum. Çünkü yetmiş yıllık bir dönemi çok güzel özetliyor,” dedim. Kabul etti. “Tamam, onu da koyalım,” dedi. İyi ki o yazıyı da bulmuşum.
Fakat şöyle bir şey var Sertaç: Kitap sürekli yenilendi. Hakan Bey bir şey anlatıyor, yazıyoruz; sonra yeni bir anekdot hatırlıyor. Ben de hemen, “Hadi, bunu da kitaba koyalım,” diyorum. Mesela kitabı yayınevine teslim etmiştik. Tam o sırada Hakan Bey, Suna Pekuysal’ın vasiyetiyle ilgili bir bölüm anlattı. “Hakan Bey, bu kitapta bu bölüm olmazsa kitap tamamen eksik kalır,” dedim. “Peki, ne yapacağız? Kitabı teslim ettik”. Ben bir oyun çevireceğim dedim. Dizgiyi bekliyorduk. Dizgi geldiğinde, “Bir eksik var, bunu da koyalım,” dedim. Yayınevi de sorun çıkarmadı. Bölümü hemen yerleştirdik. Yani kitap, hazırlık sürecinin sonuna kadar yaşamaya devam etti. Yeni bir şey öğrendikçe onu da kayda geçirmeye çalıştık. Böylece özellikle Şehir Tiyatrolarının tarihine ilişkin yaklaşık 57 yıllık bir dönem daha kayıt altına alınmış oldu.
Peki, bu iki kitapla çalışma tamamlandı mı, yoksa devamı gelecek mi?
Aslında aklımda üçüncü bir kitap fikri de var. Ama bu kez biraz farklı bir şey yapmak istiyorum. Hakan Bey’in ağzından, çocukların ve gençlerin sanatla nasıl buluşabileceğini anlatan bir kitap düşünüyorum. Örneğin benim sekiz yaşında bir çocuğum, senin de on altı yaşında bir kızın olduğunu düşünelim. Bu çocuklara nasıl bir sanat eğitimi verilebilir? Neler okumalılar? Diyelim ki on altı yaşındaki bir genç Vanya Dayı’yı okumalı mı? Oyundan bazı replikler, sahne çalışmaları ya da tiyatro metinleri bu yaş grubuna nasıl sunulabilir? Düzgün diksiyon için hangi egzersizler yapılabilir? Hangi müzikleri dinlemeliler? Böyle bir kitap düşünüyorum. Haldun Bey’in ve Nedret Hanım’ın oyunculuk eğitimi alanlara yönelik rehber niteliğinde çalışmaları oldu. Benim düşündüğüm ise daha çok sekiz yaşından on altı-on yedi yaşına kadar olan çocukların sanatla buluşmasına odaklanıyor. Henüz üzerinde düşünmem gereken çok şey var. Yapabilirsek böyle bir çalışma gerçekleştirmek istiyorum.
FİLİZ AKIN’DAN KENDİ HAYATINA
Altı yaşında bir sinema afişiyle başlayan Filiz Akın hayranlığınız, yıllar içinde binlerce fotoğrafın, film afişinin ve gazete kupürünün yer aldığı kapsamlı bir arşive, ardından Başrolde Filiz Akın kitabına dönüştü. Filiz Akın’ı ve onun sinemadaki yerini araştırırken başlangıçtaki hayranlığınızın ötesinde neler keşfettiniz?
Şimdi bana bütün hayatımı sordun Sertaç. Filiz Akın’a duyduğum hayranlık, senin de söylediğin gibi altı yaşımda başladı. Sonrasında onun fotoğraflarını biriktirmeye başladım. Yakın çevremdeki herkes de bu merakıma destek oldu diyebilirim. Doğum günlerimde bana Filiz Akın’ın fotoğrafları hediye edilirdi. Ben de “Bana oyuncak filan almayın, Ses mecmuasının Filiz Akın kapaklarını getirin,” derdim. Çünkü onlar benim için çok daha değerliydi. Zaman içinde büyük bir koleksiyon oluştu. Filiz Akın’la ilk kez 1974 yılında karşı karşıya geldik. Kitapta da anlatıyorum. Tam bir Güzel ve Çirkin hikâyesiydi. Onu karşımda görünce elim ayağım titredi, konuşamadım. Fotoğraflarda da ne kadar heyecanlandığım belli oluyordu.
Sonra, 1992 yılında Haftanın Sesi gazetesinde Filiz Akın’la ilgili bir yazı yazdım. Filiz Akın yazıyı okumuş ve gazeteye ulaşmış. “Kim bu? Beni arar mı? Onunla tanışmak istiyorum,” demiş. O zamanlar cep telefonu da yok. Gazete bana Filiz Akın’ın telefon numarasını verdi. Benim için onu aramak bile büyük meseleydi. Elim ayağım boşaldı. Sonunda telefonu açtım. “Filiz Hanım’la görüşebilir miyim?” diye sordum. Karşımdaki kişi, “Filiz benim,” dedi. “Pınar Çekirge ben,” dedim. “Ah,” dedi, “dinliyorum sizi.”
Ben ise konuşamıyorum. Ne söyleyeceğimi bilemedim, tamamen bloke oldum. Filiz Hanım, kendisiyle ilgili çok güzel bir yazı okuduğunu söyledi. “Sizi nasıl tanıyabilirim, nasıl karşılaşabiliriz?” diye sordu. Şansımıza ikimizin de kitapları Altın Kitaplar’dan çıkıyordu. Onun da yeni bir kitabı yayımlanıyordu. Böylece Filiz Akın’ın imza gününde bir araya geldik. Nişantaşı’ndaki D&R’da imza günü vardı. Yanına gittim. Pınar dedim. Bana, “Şu anda hiç konuşmayın. Yanımda oturun, sonra konuşacağız,” dedi. Gerçekten kendimde değildim. Sonrasında çok yakın dost olduk. Bütün hayatımı benden daha iyi bilen, her şeyimi anlattığım biri hâline geldi.
Hayatımda çok büyük bir olay yaşadım: Filiz Akın’ın kanser süreci. Bircan Usallı Silan aradı ve Filiz Akın’ın kanser teşhisi aldığını, Amerika’ya gideceğini söyledi. Birkaç saat sonra mı, yarım saat sonra mıydı, tam hatırlamıyorum; Filiz Akın beni telefonla aradı. “Pınar,” dedi, “ben iyileşip geleceğim. Hiçbir problem yok. Bunu atlatacağım.” Bana moral veren oydu. Bu, benim için çok önemliydi.
Bir de bizim ilişkimizde çok önemsediğim bir şey var. Hayran ile yıldız arasındaki ilişkiyi hep çok iyi dengeledik. Ben ona beş yüz fotoğraf imzalatmadım, altı yüz fotoğraf çektirelim diye peşinden koşmadım. Zaman içinde bana birkaç kostümünü ve ödüllerinin büyük bir bölümünü emanet etti.
En büyük arzularından biri, bir tutku müzesi oluşturmaktı. Bunu başarabilecek miyiz, bilmiyorum. Benim de yaşım ilerliyor. Bütün bunlar ne olacak, nasıl korunacak, ben de bilmiyorum. Daha sonra Sönmez Köksal Bey benimle iletişime geçti. Mevcut arşivi birlikte toparlamayı önerdi. Oturup eşyaları, belgeleri topladık. Çok duygusal saatler geçirdik. Yıllar içinde yazdığım mektupları buldum. Filiz Hanım bunların hepsini saklamıştı. Onları görmek beni çok etkiledi. Dediğim gibi, bizim ilişkimiz farklıydı. Saygıya dayanan, özel bir dostluğumuz vardı.
Peki, bugün Filiz Akın’ın mirasının gelecek kuşaklara aktarılması için nasıl bir yol izlenmesini istersiniz?
Şimdi elimizde bu kadar çok eşya, fotoğraf ve belge var. Filmleri de var. Bunların önemli bir bölümünün dijital ortama aktarılmış olması çok değerli. Beypazarı Belediyesi’nin, Filiz Akın’ın doğduğu evde bir müze açma girişimi var. Ancak şu ana kadar kesinleşmiş bir durum yok. İlgililer bizimle bağlantı hâlindeler. Elimdeki malzemeleri oraya aktarmayı düşünüyorum. Umarım bir müze oluşturabiliriz. Bütün bu birikimin korunmasını, gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyorum. Filiz Akın’ın adını ve hatırasını yaşatacak, yarına kalacak bir müze olsun istiyorum.

BİR HAYAT, BİN MELODRAM
Elif Doruk’un kaleme aldığı, yaşamınızı, anılarınızı ve tanıklıklarınızı konu alan bir nehir söyleşi kitabınız yakında okurla buluşacak. Yıllardır başkalarının hikâyelerini kayda geçiren biri olarak bu kez kendi yaşamınızı anlatmaya nasıl yaklaştınız? Daha önce üzerinde durmadığınız ayrıntılarla karşılaştınız mı ya da bazı anılara bakışınız değişti mi? Bu kitabın okurla buluşması sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Geçtiğimiz ocak ayında yayınevine gittim. Elif, “Ben seninle bir şey yapmak istiyorum,” dedi. “Nedir?” diye sordum. Herhâlde bir oyuncuyla nehir söyleşi kitabı yapmak istiyor, diye düşündüm. Ama “Seninle nehir söyleşi tarzında bir kitap yapılmalı bence,” dedi. “Niye? Ben niye?” dedim. “Önemli biri değilim ki. Star değilim, bir şeyim yok.” Tabii biraz da megalomanlık ve narsisizm var bende; bunları bir psikolog olarak söylüyorum, doğru. Sonra, “Olabilir,” dedim. “Ama her şeyi sansürsüz anlatacağım. Olumsuzlukları da anlatacağım, ilkleri de… Her şeyiyle.” “Tamam,” dedi.
O akşam eve geldim ve bir sinopsis gibi bir şey hazırladım. “Bunlar, bunlar, bunlar… İstersen bunlardan yola çıkarak sorularını oluştur,” dedim. Elif de bunlardan hareketle sorular hazırladı ve bana iletti. Ben de soruları cevapladım. Kitabın adını Elif koydu ve ben o adı çok beğendim. Bir sürü isim önerildi, ben de bazı isimler buldum ama Bir Hayat, Bin Melodram… Müthiş bir isim! Bütün hayatım bir melodram zaten.
Kitapta neler var diye sorarsan, odaktaki kişi benim. Ama benimle birlikte, yaşadığım 66 yıl da aktarılıyor. Belgin Doruk, Filiz Akın, Semiramis ve Ajda Pekkan, Çolpan İlhan, Filiz’e olan hayranlığımın başka bir versiyonu olan Meloş hikâyesi, Zeki Müren ve Melahat Ercan ve daha pek çok kişi var. Yani ben varım; tanıklıklarım, suç ortaklıklarım, benimle suç ortağı olanlar ve bana tanıklık edenler var. Heyecanla bekliyorum. Şimdi son okumasını yapacağız. Oğuz okuyor. Ondan sonra bilmiyorum; son anda bazı şeyleri çıkarır mıyım, yeni şeyler ekler miyim, göreceğiz.
Yazarken bir şeyi de düşündüm, hatta Elif’e söyledim: Bazen anılar yanıltır. Bazen bir şeyi çok başka türlü hayal ederiz ve onu gerçek zannederiz. “İnan, ben bunu yapmadım,” dedim. Mesela, “Anneciğim, babacığımlı, çok güzel bir çocukluk geçirdim,” demedim. Gerçeği yazdım. Çocuklukta yaşadığım travmaları da anlattım. Birilerine şirin görünmek için bazı şeyleri saklamadım.
Bu arada Elif’in sormakta tereddüt ettiği bir soru oldu. Burada açıklıyorum. “Bir soru soracağım ama istersen cevaplama,” dedi. Elif’e de hayır demek olmaz. “Tabii ki cevaplarım,” dedim ama içimden de “Süleyman Demirel gibi konuyu çeviririm,” diye düşündüm. Hani, “Ege bir Yunan gölü değildir. Ege bir Türk gölü de değildir. Çünkü Ege bir göl de değildir,” der ya… Ben de öyle bir cevap veririm, diye düşündüm. Bekliyorum, bakalım ne soracak. Elif dedi ki: “Sen herkes için iyi yazıyorsun. İzlediğin oyunlar hakkında, beğenmesen de iyi yazıyorsun. Bunun nedeni nedir?” Merak edilen soru buymuş. “Tamam Elif, onu anlatayım,” dedim ve cevapladım. Sonra fotoğraflar çekildi, kapak için hazırlıklar yapıldı. Bilmiyorum, hayatımda yeni bir şey bu.
Bu kez kendi hayatınızı anlatan bir kitapla okurun karşısına çıkmak heyecan verici olmalı, değil mi?
Şöyle söyleyeyim: Kendi yazdığım kitaplar artık bana aynı heyecanı vermiyor. Çünkü buna alıştım. Ama bu çok farklı. Yalnızlık Adasının Erkekleri adlı ilk kitabım çıktığında kendimi çok büyük bir star gibi görüyordum. Kitabım yayımlanmış, gazeteler benden söz ediyor, tam sayfa röportajlar çıkıyor… Sonra kitapçılara gidiyorum, kitabımı raflarda altlarda görünce alıp en üste koyuyorum. Çok satanlar listesinde değil ama ben kendimce oraya koyuyorum. Sonra da gizlice kaçıyorum! Fakat bir de dangalaklık var tabii. O sıralar basında çok yer alıyorum. Bir gün, İstiklal Caddesi’nde bir kitapçıya girdim. “Bir kitap çıkmış, adı Pınar Çekirge,” dedim. “Öyle birisi yazmış.” Adam hayretle yüzüme baktı. “Pınar Bey, sizin kitabınız aşağıda,” demez mi? Nasıl rezil oldum! Bu da var kitapta.
Pınar Çekirge’nin Kitapları
1. Yalnızlık Adasının Erkekleri (1991)
2. Marjinal Kadınlar (Sevilay Nihan ile, 1992)
3. Marazi Aşklar Lilâ Rengi Hüzünler (1992)
4. İntiharıma İki Saat Kala (1993)
5. Aykırı Hayatlar Aykırı Duygular (1994)
6. Fotoğraftaki Kadın Fotoğraftaki Sır (1994)
7. Cehennemde Bir First Lady – Cehennem Güzel Bir Yerdir (1994)
8. Niçin İntihar? (1996)
9. Öteki Kadın (Davut İbrahimoğlu ile, 1997)
10. Profili Olmayan Kadın – Bir Süperstarın Yaşamından (Nuh Köklü ile, 1998)
11. Benim Stand Up’ım (1999)
12. Nokta (2001)
13. Üvey Anne Efsanesi (Bahadır Bakım ile, 2002)
14. Sahne Tozu (2002)
15. Adı Diğer Kadın (Bahadır Bakım ile, 2003)
16. Benim Annem Üvey Annem (Davut İbrahimoğlu ile, 2003)
17. Gizli Defter: Size Geçmişim Diyebilir miyim? (2004)
18. Başrolde Filiz Akın (2007)
19. Gölgedeki Adam (Bahadır Bakım ile, 2012)
20. Üvey Anne Hikâyeleri (Bahadır Bakım ile, 2013)
21. Başrolde Filiz Akın (2014)
22. Paralel Sorgu: Tiyatroya Adanmış Hayatlar (Yavuz Pak ile, 2014)
23. Dionysos’un Çocukları (Yavuz Pak ile, 2016)
24. Hep O Tutku / Başrolde Filiz Akın (2020)
25. Ömür Göksel: Cebimde Saklı Şarkılar (2020)
26. Ve Perde İndi (2021)
27. Perde Arası (2022)
28. Arusyag Papazyan (Burak Süme ile, 2022)
29. Dionysos’un Çocukları 3 (Yavuz Pak ile, 2023)
30. Hayal Bilgisi (2025)
31. Karanlıkta Işığı Bulmak (2026)




