Şuan Okunan
Düş Payı: Gerçekle düş arasında bir İstanbul hikâyesi

Düş Payı: Gerçekle düş arasında bir İstanbul hikâyesi

Avatar fotoğrafı
Düş Payı: Gerçekle düş arasında bir İstanbul hikâyesi
TAMER YILMAZ

Bazen edebiyat tarihinin küçük bir anısı, yıllar sonra bir tiyatro metninin bütün duygusal evrenini kurmaya yeter. Sait Faik Abasıyanık ile Orhan Kemal’in Beyoğlu’ndaki Nisuaz Kahvesi’nde yaşadıkları rivayet edilen şapka anısı da bunlardan biri. Edebiyat tarihçisi ve şair Ece Ayhan’ın günlüklerinde aktardığı bu anekdota göre, bir gün Sait Faik, edebiyatçıların toplandığı masaya heyecanla yaklaşır ve anlatmaya başlamak ister. Dönemin toplumsal gerçekçi edebiyat anlayışının yükselişi karşısında bireysel, şiirsel ve insanın iç dünyasına yönelen öykücülüğü nedeniyle zaman zaman hafife alınan Sait Faik’in sözlerine Orhan Kemal pek de kulak vermez. Kapalı mekânda şapkasıyla oturan Orhan Kemal, şapkasını çıkarıp masaya koyar ve Sait Faik’e dönerek, “Sen bana değil, şapkama anlat!” der. Sait Faik’in bu söz karşısında kırılarak kahvehaneyi terk ettiği anlatılır.

Bu küçük anının tarihsel gerçekliğinden bağımsız olarak taşıdığı anlam önemli: Aynı edebiyat ikliminde var olan iki büyük yazarın dünyaya, insana ve edebiyata bakışlarındaki farklılık. Bir tarafta emeğin, sınıfsal çatışmanın ve toplumsal gerçekliğin insanı; diğer tarafta denizin, balıkçıların, yalnızlığın, küçük insanların ve gündelik hayatın şiirsel ayrıntılarının peşindeki Sait Faik. (Biri kedi sevmektedir, diğeri köpek.) Oysa bu iki dünya birbirini dışlamak zorunda değildir.

Ahmet Sami Özbudak’ın Düş Payı adlı oyunu tam da bu karşılaşmanın, daha doğrusu karşılaşamamış iki dünyanın yıllar sonra düş aracılığıyla yeniden buluşmasının peşine düşüyor. Tiyatro Hayali yapımı olan ve Emrah Eren’in yönettiği Düş Payı, seyirciyle buluşurken edebiyat tarihinin iki önemli ismini biyografik bir anlatının içine hapsetmiyor. Bunun yerine, gerçek ile kurmacanın birbirine karıştığı, düşle hayatın sınırlarının giderek belirsizleştiği hüzünlü ve yer yer hınzır bir sahne evreni kuruyor.

BİR HASTANE ODASINDAN BURGAZADA’YA

Oyun, Sait Faik Abasıyanık’ın Marmara Kliniği’nde tedavi gördüğü, ölüm korkusuyla yüzleştiği günlerde başlıyor. Bir gece odasının kapısı çalınıyor. Gelen, geçim derdiyle yazdığı senaryoların ardından yeni bir film taslağına büyük umut bağlayan Orhan Kemal’dir. Orhan Kemal’in getirdiği senaryonun karakterleri kendi öykülerindeki işçilerden, yoksullardan ve hayat mücadelesi veren insanlardan beslenirken yan karakterler Sait Faik’in deniz kokan dünyasından çıkıp geliyor. Filmin hayata geçebilmesi için Sait Faik’in imzasına ihtiyaç vardır. Ancak Sait Faik’in bir şartı bulunur: Önce hastaneden birlikte kaçacaklardır.
Böylece Marmara Kliniği’nin bahçesinden Burgazada’nın sokaklarına, oradan da karanlığı yaran bir vapura uzanan hayali bir yolculuk başlar. Bu yolculukta yalnızca iki yazarın değil, iki ayrı edebiyat anlayışının da birbirine yaklaşmasına tanıklık ederiz. Gerçek hayatın ağırlığı, geçmişin kırgınlıkları, geçim derdi, hastalık, ölüm ve özgürlük arzusu; düşsel bir kaçışın içinde yeniden biçimlenir.

Üstelik oyunun kurduğu bu iç içe geçmiş yapı, yalnızca Sait Faik ile Orhan Kemal’in hikâyesiyle sınırlı kalmaz. Semih ile Işık’ın aşkı da bu anlatının içine sızar. Böylelikle oyun, kişisel hikâyelerle toplumsal gerçeklik, geçmişle bugün, yaşanmışlıkla hayal arasında dolaşan çok katmanlı bir yapıya kavuşur.

dus payi 3

DRAMATURGİNİN GÖRÜNMEYEN EMEĞİ

Düş Payı‘nda özellikle dikkatimi çeken unsurlardan biri dramaturginin sahne üzerindeki belirleyici etkisi oldu. Sinem Öztürk Samsun’un dramaturgi çalışması, yalnızca metnin kuramsal ve düşünsel katmanlarını çözümlemekle sınırlı kalmıyor. Asıl önemlisi, bu katmanların seyirciye nasıl aktarılacağı konusunda son derece işlevsel bir yol haritası sunuyor. Çünkü düşle gerçeğin, iç oyunla dış oyunun, geçmişle şimdinin sürekli yer değiştirdiği bir metni sahnelemek ciddi bir dramaturjik hassasiyet gerektirir. Seyircinin anlatının içinde kaybolması ile anlatının çok katmanlı yapısını deneyimlemesi arasında ince bir çizgi vardır. Düş Payı bu çizgiyi büyük ölçüde korumayı başarıyor. Farklı anlatı düzlemleri birbirinin önünü kesmek yerine birbirini besliyor.

Özellikle senaryonun çekildiğini gördüğümüz -fonda da büyütülmüş olarak- ekran görüntüleriyle sahnedeki müziklerin kurduğu ilişki oldukça tutarlı. Ekrandaki müzikal dünya ile sahne üzerindeki müzik kullanımı arasında rastlantısal olmayan, anlatının bütününe hizmet eden bir uyum var. Müzik, sahneye sonradan eklenmiş bir atmosfer unsuru olarak kalmıyor; oyunun düşsel yapısını destekleyen, anlatı düzlemleri arasındaki geçişleri duyulur hâle getiren bir dramaturjik araca dönüşüyor.

Bu noktada dramaturginin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. İyi dramaturgi, seyirciye ne düşüneceğini söylemek değil, karmaşık bir anlatıyı deneyimleyebileceği açıklıkta örgütlemektir. Düş Payı‘nın bu konudaki başarısı nedeniyle Sinem Öztürk Samsun’u ayrıca anmak gerekiyor.

dus payi 5

AZ DEKORLA ÇOK MEKÂN: EMRAH EREN’İN SAHNELEME TERCİHİ

Emrah Eren’in yönetmenliği, metnin çok katmanlı yapısını sahne üzerinde sade ama işlevsel tercihlerle karşılıyor. Birkaç temel dekor unsuruyla birbirinden farklı onlarca mekânın yaratılabilmesi, oyunun en önemli sahneleme başarılarından biri. Üstelik bu mekânsal dönüşümler seyircinin dikkatini dağıtmıyor. Dekor değişiklikleri anlatının önüne geçmiyor, oyunculuk alanını daraltmıyor. Aksine, seyircinin zihninde yeni mekânların kurulmasına imkân tanıyor. İstanbul’u her an gözümüzün önünde görmüyoruz belki ama onun varlığını hissediyoruz. Burgazada’nın sokakları, vapurlar, hastane bahçesi ve kentin kendine özgü atmosferi sahnede fiziksel olarak gösterilenden çok daha geniş bir alan kaplıyor.

Perde kullanımı da bu açıdan ayrıca değerlendirilmeli. Tiyatroda perde, zaman zaman sahneleme akışını kesen, seyircinin anlatıyla kurduğu ilişkiyi gereksiz yere bölen bir araca dönüşebiliyor. Ancak Düş Payı’nda perde kullanımı, farklı mekânların kurulması ve özellikle iç oyun ile dış oyun arasındaki ayrımın belirginleştirilmesi bakımından anlamlı bir işleve sahip. Oyunun ilerleyen bölümlerinde anlatı düzlemleri giderek birbirine karışırken bu ayrımın başlangıçta kurulmuş olması seyircinin anlatıyı takip etmesini kolaylaştırıyor. Yönetmenin burada yaptığı şey, metnin karmaşıklığını sahne üzerinde daha fazla karmaşa yaratarak karşılamak değil; tersine, sahneleme araçlarını ekonomik kullanarak bu karmaşıklığa alan açmak.

AHMET SAMİ ÖZBUDAK’IN SİNESTEZİK TİYATRO EVRENİ

Düş Payı vesilesiyle Ahmet Sami Özbudak’ın yazarlığına ayrıca değinmek gerekiyor. Özbudak’ın metinlerinde İstanbul çoğu zaman yalnızca olayların geçtiği bir şehir değildir. Bazen bir ses/şarkı, bazen bir koku, bazen bir hafıza kırıntısı olarak oyunun bütününe yayılır. İstanbul’u sahnede görmesek bile hissederiz. Bu nedenle Özbudak’ın oyunlarını yalnızca okunup izlenen metinler olarak değil, aynı zamanda duyumsanan, işitilen ve zihinde başka duyulara açılan metinler olarak değerlendirmek mümkün. Bir bakıma sinestezik bir tiyatro dili kuruyor. Görüntü, ses, koku ve hafıza birbirinden bağımsız unsurlar olmaktan çıkıp aynı dramatik atmosferin parçalarına dönüşüyor. Seyircinin oyun sonrasında zihninde kalan şey yalnızca olay örgüsü değil; bir İstanbul manzarası, bir ses, bir cümle ve bütün bunların bıraktığı hafif kekremsi tat oluyor.

Monologlar Müzesi projesi, Şebbaz, Meçhul Paşa ve Hayal-i Temsil, İz gibi çalışmalarını da düşündüğümüzde Özbudak’ın kendine özgü bir dil ve sahne evreni oluşturduğunu görüyoruz. Yazarın ödüllerle de karşılık bulan yazarlık mahareti, yalnızca kurduğu hikâyelerde değil, bu hikâyeleri sahneye taşınabilir, oyuncuya alan açan ve seyircinin duyularına seslenen bir dille kurmasında ortaya çıkıyor. Düş Payı‘nda da bu dilin güçlü örneklerinden biriyle karşılaşıyoruz. Metin, edebiyat tarihinin iki önemli ismini kullanarak nostaljik bir hatıra anlatmakla yetinmiyor. Onların edebiyat anlayışlarını, kırgınlıklarını ve hayata tutunma biçimlerini bugünün seyircisi için yeniden düşünmeye açıyor.

GÜLÜMSEMEKLE HÜZÜNLENMEK ARASINDA

Oyunculuklar, oyunun bu değişken duygusal iklimini taşıyabilecek bir denge kuruyor. Seyirci bir an önceki sahnede gülümserken bir sonraki sahnede aynı hikâyenin içinden çıkan bir hüzünle karşılaşabiliyor. Mizah, dramatik yapıyı hafifletmek için kullanılan bir kaçış yolu değil; karakterlerin hayata tutunma biçimlerinden biri olarak işliyor.

Düş Payı‘nın seyirciyle kurduğu ilişkiyi değerli kılan da bu. Duyguyu zorlamıyor, dramatik anları büyük jestlerle açıklamaya çalışmıyor. Hüzün ile mizahı aynı sahne evreninde yan yana tutabiliyor. İki yazarın dünyasına yaklaşırken onların edebiyat tarihindeki yerlerini birer anıt gibi sergilemek yerine, insani zaafları, kırgınlıkları, umutları ve çelişkileriyle karşılaşmamızı sağlıyor.

Oyunun sonunda seyirciyi bekleyen sürpriz de bu karşılaşmanın etkisini genişleten hoş bir dokunuş. Finalin ardından gelen bu küçük armağan, oyunun seyirciyle kurduğu ilişkinin yalnızca sahne üzerindeki anlatıyla sınırlı kalmadığını hissettiriyor.

dus payi 9

İNSAN MI DEĞİŞMELİ, DÜNYA MI?

Düş Payı‘nın merkezinde yalnızca iki yazarın dostluğu ya da geçmişte yaşanmış bir kırgınlık yok. Oyun, daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: İnsan mı değişmeli, yoksa dünya mı? Orhan Kemal’in toplumsal gerçekliğiyle Sait Faik’in bireyin iç dünyasına açılan şiirsel bakışı, oyunun içinde birbirini tamamlayan iki ayrı duyarlılığa dönüşüyor. Birinin yazdığı insanlar hayatın ekonomik ve toplumsal koşullarıyla mücadele ederken diğerinin insanları denizin kıyısında, yalnızlığın ve varoluşun ortasında kendilerine bir yer arıyor. Oysa ikisi de aynı dünyaya bakıyor; yalnızca gördüklerini başka türlü anlatıyor.

Belki de Nisuaz Kahvesi’ndeki o şapka anısının yıllar sonra yeniden hatırlanmasının nedeni budur. Birbirimizi dinlemek, bazen yalnızca karşımızdakine değil, onun dünyasına da kulak vermeyi gerektirir. Sait Faik’in şapkaya anlatmaya davet edildiği o masada eksik kalan şey, belki de tam olarak budur.

Düş Payı, bu eksik kalmış karşılaşmayı tiyatronun imkânlarıyla yeniden kuruyor. Edebiyat tarihinin iki büyük ismini bir araya getirirken yalnızca geçmişe bakmıyor; sanatın, dostluğun, dayanışmanın ve insanın birbirini anlama çabasının bugün hâlâ ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

Bu yılın dikkat çekici yeni yapımlarından biri olan Düş Payı‘nı, hangi şehirde olursanız olun, tiyatro programınıza almanızı öneririm. Çünkü bazı oyunlar perde kapandığında bitmez. Bir süre daha zihninizde dolaşır, kulağınızda bir müzik, gözünüzün önünde bir vapur görüntüsü ve damağınızda hafif kekremsi bir tat bırakır. Düş Payı da onlardan biri.

* Düş Payı, 3 Kasım’da Sahne Drogos, 4 Kasım’da Trump Sahne, 8 Kasım’da İzmir Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu, 9 Kasım’da İzmir İstinye Art, 12 Kasım’da Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi, 15 Kasım’da Kadıköy Eğitim Sahnesi, 18 Kasım’da Ataşehir Duru Tiyatro, 21 Kasım’da Denizli Merkezefendi Belediyesi KM, 22 Kasım’da Muğla Gazi Mustafa Kemal Atatürk KM’de, 23 Kasım’da Burdur Kültür Merkezi’nde, 25 Kasım’da Antalya Türkan Şoray Kültür Merkezi, 26 Kasım’da Antalya NHKM, 1 Aralık’ta İstanbul Cennet Kültür ve Sanat Merkezi, 3 Aralık’ta Kocaeli Marmara Koleji’nde, 8 Aralık’ta Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, 9 Aralık’ta Bursa Merinos AKKM, 10 Aralık’ta Zorlu PSM, 16 Aralık’ta Etimesgut Korkut Ata Kültür ve Kongre Merkezi ve 17 Aralık’ta Ankara MEB Şura Salonu’nda izlenebilir. Biletler Biletinial‘da,

Kreosus yazı sonu genel

düş payı afiş“Düş Payı”

Yazar: Ahmet Sami Özbudak

Yönetmen: Emrah Eren

Dramaturg: Sinem Öztürk Samsun

Oyuncular: Murat Akkoyunlu, Fatih Koyunoğlu, Özge Özberk, Barış Yıldız

Müzik: Tolga Çebi

Dekor ve Işık Tasarımı: Kerem Çetinel

Kostüm Tasarımı: Gül Sağer

Görsel Tasarım: Milhan Arapoğlu

Yapım: Tiyatro Hayali


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik