Cengiz Samsun: Karagöz yoksa, tiyatromuz aksaktır, yarımdır, eksiktir
Söyleşi: MUSTAFA KARA
Geleneksel Türk tiyatrosunun en köklü, en renkli fakat belki de en çok yanlış anlaşılan disiplini olan Karagöz, bugün bir yol ayrımında. Kimileri için yalnızca ramazan akşamlarına sıkıştırılmış nostaljik bir anı, kimileri içinse derinliği boşaltılmış basit bir çocuk eğlencesi… Ancak perdenin arkasındaki gerçek, bu sığ tanımların çok ötesinde devasa bir felsefeyi ve estetik disiplini barındırıyor.
Karagöz dosyasının ilk söyleşisinde Us’ta Çırak Tiyatro’nun kurucusu, Hayali Cengiz Samsun, Karagöz’ün maruz kaldığı “ucubeleşme” sürecini, plastik tasvirlerin ve ruhsuz kopyaların gölgesinde kalmış gerçek sanatın feryadını konuşuyoruz. Cengiz Samsun, Karagöz’ü “korunmaya muhtaç bir antika” olarak değil; yaşayan, evrensel ve sarsılmaz bir tiyatro formu olarak tanımlarken, zihinlerimizdeki bariyerleri yıkmaya davet ediyor. “Karagöz perdesi aynadır” diyen ustanın rehberliğinde; gölge oyunundan hayal oyununa, usta-çırak geleneğinden modern tiyatroya uzanan bu derinlikli manifesto, sizi perdenin ardındaki asıl ışığı görmeye çağırıyor.
Öncelikle Karagöz neden sadece bir Ramazan eğlencesi ya da çocuklar için etkinlik olarak algılanıyor? Bu durum hep böyle miydi?
Karagöz’ün varlığını net bir şekilde bildiğimiz en eski zaman 16-17. yüzyıl. O zamanlardan bu güne yaşanan sansür ve baskı dönemlerinden en başta her daim olduğu gibi sanat ve elbette Karagöz de nasibini almış. Bunu yazılı belgelerden, anlatılardan vs takip edebiliyoruz. Bunun da kaçınılmaz sonucu işin ehli sanatçıların ya bu işi tamamen terk etmesi ya da ekmeklerini kazanmak adına işin içerik ve şeklini değiştirmesi oluyor. Bu da karşımıza çocuk oyunu, ramazan eğlencesi olarak çıkıyor. Ve hatta bir zamanlar limanlarda yabancılara sunulan ve ‘’müstehcen’’ diye bildiğimiz eğlence biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Günümüzde de durum pek farklı değil. Ehil sanatçıların yokluğunda, kimisi bir şekilde tiyatroya bulaşmış, kimisi tiyatrodan bile habersiz ama cesur(!) ya da bir süre bir ustanın yanında çalışmış kişilerin elinde, ustadan alınmış yarım yamalak kopya oyunların, yine birebir kopya ile yapılmış ve hazır boyalarla boyanmış kötü tasvirlerin ve banttan çalınan müziklerin bir araya geldiği, zanaat tanımından bile uzak basit bir gösteriye dönüşmüştür. Hatta kimi oynatıcılar deri işleme geleneğini bırakıp plastik tasvirlere yönelmişlerdir.
Yeni metin yazmak yerine eski metinler “güncelliyoruz’’ kılıfı ile, sağı solu kırpılıp, içeriği ruhu katledip sözüm ona ‘’çocuk oyunu’’ olarak sergilemektedir. Kimisi daha da ileri gidip “canlı Karagöz’’ adı altında ucube kostümlerle sahnede garip oyunlar oynuyor. Bu nedenlerle günümüzde Karagöz estetikten uzak, edebi değeri olmayan, sanatsal inceliklerden yoksun basit bir çocuk oyunu veya ramazan eğlencesi olarak algılanmaktadır.

Karagöz Karagöz’dür. Hayâl Oyunu’dur. Perde oyunudur. Perdede deri tasvirlerle oynatılır. Usta çırak yoluyla mesleği öğrenen, sanata yıllarca emek vermiş sanatını özümsemiş sanatçılar tarafından icra edilir. Bunun dışında hangi isimle ve ne şekilde yapılırsa yapılsın ucubeliktir, sahtekârlıktır, yozlaşmadır. Yapan da yaptıran da bu sıfatlar üzeredir.”
Karagöz’ün yılın her günü, her yaş grubuna hitap eden bir tiyatro disiplini olarak kabul görmesi yolunda en büyük engel nedir? Siz bu bariyeri nasıl aşmaya çalışıyorsunuz?
En büyük engel sanırım kendi zihinlerimizdeki sınırlar, ön yargılar. Kendi tiyatrosuna, kültürüne ve dahi kendisine yabancı sanatçılar, aydınlar… Bunu bariyeri aşmak maalesef kolay değil ama ben iki şekilde deniyorum bunu. Birincisi Karagöz’ün ne olmadığını anlatmak, bunu başarabilirsem de ikinci olarak ne olduğunu izah etmeye çalışmak. Bir nevi manifesto gibi yani sürekli tekrar ediyorum:
Karagöz Karagöz’dür. Hayâl Oyunu’dur. Perde oyunudur. Perdede deri tasvirlerle oynatılır. Usta çırak yoluyla mesleği öğrenen, sanata yıllarca emek vermiş sanatını özümsemiş sanatçılar tarafından icra edilir. Bunun dışında hangi isimle ve ne şekilde yapılırsa yapılsın ucubeliktir, sahtekârlıktır, yozlaşmadır. Yapan da yaptıran da bu sıfatlar üzeredir.
Karagöz tiyatrodur. Zor, özgün, kendinden menkûl bir tiyatro formudur. Türk Tiyatrosudur, Türk tiyatrosunun evrensel formudur. Tiyatronun yanında yöresinde, önünde arkasında, gerisinde berisinde duran başka bir ‘’şey’’ değildir. Tiyatronun kendisidir.
Karagöz ölü değildir. Kurtarılmaya, yaşatılmaya, acınmaya, korunup kollanmaya ihtiyacı yoktur. Karagözü ‘’korumak, yaşatmak’’ kimseye kalmamıştır. Kimsenin de haddi değildir. Karagöz bizden önce de vardı, bugün de var bizden sonra da var olacak. Karagöz yaşatmak, korumak kollamak Karagöz’ün ihtiyacı değil, ancak hepimizin görev ve sorumluluğudur. Karagöz’ün acınmaya değil anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Karagöz’ün korunmaya değil inkar edilmemeye ihtiyacı vardır. Karagöz’ün sahip çıkılmaya değil, korkulmamaya ihtiyacı vardır.
Karagöz’ün korunmaya değil özümsenmeye ihtiyacı vardır. Karagöz’den korkmayınız. Korkmayınız Karagöz’den. Karagöz perdesi aynadır. Ayine-i devran’dır. Geçin aynanın karşısına. Korkmayınız. Göreceğiniz sadece kendinizsiniz. Korkmayınız. Ayna kendinize çeki düzen vermenizi sağlar ancak. Sırma saçınızı taramanıza yarar, dudaklarınızı boyamaya belki… Fiyakanızı derlemenize toplamanıza yarar ayna. Korkmayınız. Şapkaları önünüze koyup düşünün efendiler. Karagöz yoksa sanatımız yaralıdır. Biliniz, Karagöz yoksa görevler, sorumluluklar yerine getirilmemiştir. Anlayınız, Karagöz yoksa tiyatromuz aksaktır. Kabûl ediniz, Karagöz yoksa; tiyatroculuğunuz yarımdır, eksiktir…

Bu sanatı usulünce, adabınca öğrenirseniz, geleneği özümserseniz eğer önünüzde ‘korumak’ gibi bir dert kalmaz. Çünkü o durumda sizden, zihninizden, sanatınızdan bağımsız ayrı bir şey olarak korunması gereken bir şey yoktur.”
Kültürel bir mirası koruma kaygısı ile çağdaş metinleri perdeye uygulama özgürlüğü arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Çok basit, genel geçer bir kaidesi var bu işin. Bu söylediğiniz sorunları temelden çözüyor zaten. Bu sanatı usulünce, adabınca öğrenirseniz, geleneği özümserseniz eğer önünüzde ‘’korumak’’ gibi bir dert kalmaz. Çünkü o durumda sizden, zihninizden, sanatınızdan bağımsız ayrı bir şey olarak korunması gereken bir şey yoktur. Bu sanat formu kendinden menkul, değişime dönüşüme açık, zamanın ruhunu gününü takip eden, döneminin insanıyla hemhal olan bir sanat zaten. Siz bunu doğru öğrendiyseniz doğru anladıysanız hem eskisine sahipsinizdir zaten hem kendinizi ve zamanınızı, hayallerinizi perdeye taşıyacak yeti ve yetkinliktesinizdir. Geleneği taşımak ya da geleceğe uymak sizin için bir çelişki ya da bir sorunsal değildir. Bunların ikisi de yaptığınız iştir zaten. Bunların ikisi de sizsinizdir artık.
Seyirci profiliniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Bugünkü mevcut durum ile hedeflediğiniz seyirci arasında nasıl bir makas var?
Şahsen çocuk seyirci konusunda mutlu, yetişkin seyirci konusunda umutluyum. Çünkü seyirciye ulaştığımda görüyorum ki mesele seyircide değil, mesele bizim bu sanatı onlara ulaştırabilmemizde. Çocuklar konusunda hiçbir sorun yok. Onlar Karagöz’ün en doğal en iyi en coşkulu seyircisi. Yeterki aramızda zihinleri kirletilmiş özde koruyucular olmasın. Koruyuculardan kastım başta öğretmenlerimiz ve ebeveynlerimiz.
Tiyatro izleyicisi konusunda da açıkçası fikrim ve deneyimim şudur ki bizim henüz ideal düzeyde tiyatro seyircimiz yok ki, ondan ayrı bir Karagöz izleyicisi konuşabilelim. Tiyatro seyircisi olduğunda Karagöz seyircisi zaten olur, olacaktır. Bunu deneyimlerimden anlayabiliyorum. Çünkü Karagöz tiyatrodur, üstelik özel ve zor bir tiyatro formudur. Sanat zevki ve görgüsü gelişmiş bir toplumda Karagöz’ün her zaman izleyicisi olacaktır.

Gölge oyunu nedir? Beyaz perdeye siyah silüet düşürülerek oynan oyun. Peki biz Karagöz perdesinde gölge mi görüyoruz? Ya da perdede tasvirlerin yansımalarını mı görürüz yoksa kendilerini mi? Acaba gölge oyunu tanımı Karagöz’ü karşılar mı?”
Karagöz sanatı için bugün yapılması gereken en acil şey nedir?
Sanıyorum Karagöz’ün ne olmadığını tartışmak, anlamak yolumuzu aydınlatacaktır. Çocuk oyunu değildir, Ramazan eğlencesi değildir ve de gölge oyunu değildir. Literatür tanımına bakalım Karagöz’ün: “Karagöz Türklerin gölge tekniğinden yararlanarak kendi sanat ve estetik anlayışlarına göre geliştirip oynattıkları bir gölge tiyatrosudur.” Aynı şekilde seyyahların benzetmelerinden dolayı Karagözün bir gölge oyunu olarak tanımlandığını görürüz. Peki gölge oyunu nedir? Beyaz perdeye siyah silüet düşürülerek oynan oyun. Peki biz Karagöz perdesinde gölge mi görüyoruz? Ya da perdede tasvirlerin yansımalarını mı görürüz yoksa kendilerini mi? Acaba gölge oyunu tanımı Karagöz’ü karşılar mı? Yaşadığı ve yaşattığı dilde, doğduğu kültürde, Karagöz’ü karşılayacak bir tanımlama mı bu? Yoksa onu daraltan, derinliğini yok eden bir tanımlama mı?
Bir de bu işin derin bir geçmişi, kadim bir tarihi var. Felsefesi var. İnsanın doğayı anlamak, evreni kavramak, hayatı yaşanır kılmak için girdiği karmaşık, zorlu arayışın cevap bulduğu bir tezahür Karagöz. Doğu insanın evrene dair kavrayışının, sorgulamalarının somutlaşmış halidir.
Bilinen yerli kayıt ve kaynaklarda ise bu oyun ‘’Hayal-i Zıll ya da Zıll-i Hayal, Tayf-ı Hayal, Hayal Oyunu ya da Karagöz’’ şeklinde geçmektedir. Bu adlandırmalarda geçen sözcükleri tek tek Türkçe ve Arapça sözlüklerden incelediğimizde karşılaşacağımız sonuç ilginç olacaktır. Karagöz; hayallerin tasvir edilmesi ve tasvirlerin yansıtılması işidir. Sanırım siyah-beyaz hayal kuran kimse de yoktur. Hayal etmek aynı zamanda tasvir(tasavvur) etmek demek. Yani suretler-imgeler yaratmak demek. Olmayan şeyleri varmış gibi düşünmek demek. Yani Hayalin Gölgesi, Gölgenin Hayali ya da Hayalin Görüntüsü… Kısacası ‘’Hayal Oyunu’’ ya da sadece Karagöz demek sanırım en geniş ve doğru tanımlama, isimlendirme olacaktır. Çünkü Karagöz deyince insanımızın zihninde beliren şey, farkında olsun ya da olmasın, belirli ve ortak bir imgedir. Bir hayal oyunudur. Onun için doğru gerçekçi bir tanımlama çok önemlidir. Çünkü herşey hayal etmekle başlar.
Bu noktada acilen yapılacak şey bu tartışmayı uygun ve doğru zeminde başlatmak ve neticeye bağlamak. Ardından bunu daha bilimsel akademik bir düzeye taşımaktır. Konservatuarlarda, sanat fakültelerinde bu sanatın en azından bir kürsü programını geliştirmek, sürdürülebilir bir araştırma ve eğitim programına dahil etmektir.

