Kadın Oyunları: Bir yüzleşme ayini
DİLAN AYDEMİR
Bambu Tiyatro Kulübü, Ahmet Yapar’ın kaleme aldığı Kadın Oyunları-Senin Hikâyen ile sahneye sadece bir oyun koymuyor; seyirciyi dört ayrı mikroskobik evrenin içine hapseden, sarsıcı bir yüzleşme ayini başlatıyor. Sahne ışıklarının aydınlattığı o dar ve loş alanda, toplumsal belleğimizin en karanlık, en sızılı köşelerine adeta bir ayna görevi görüyor. Oyunun afişindeki sade ama çarpıcı görsel –dört boş sandalye ve hüzünlü bir karanlık– aslında oyunun bize vadettiği bu hüzünlü yüzleşmenin habercisi. Sahneye çıktıklarında o sandalyeleri dolduran kadınlar, o boşluğun ne kadar ağır bir yük olduğunu, her nefes alış ve verişlerinde seyirciye hissettiriyorlar.
Yönetmen Ozan Demircioğlu, sahneyi yatay bir düzlemde dört kadına bölerek aslında Türkiye’nin sosyolojik haritasını tek bir kadraja sığdırmayı hedeflemiş. Seyircinin karşısında; sınıfsal, kültürel ve ruhsal olarak birbirinden kilometrelerce uzakta görünen ama aynı “kadınlık sancısı” ile birbirine kenetlenmiş dört insan var. Oyunun en güçlü dramaturjik tercihi, karakterlerin birbirinin yüzüne bakmaması. Her biri kendi hikâyesini boşluğa, belki de kendi içindeki o karanlık kuyuya anlatıyor. Reji, oyunun her bir anını, seyircinin zihnine kazımayı amaçlayan güçlü birer imgeye dönüştürüyor.
En solda, başındaki yazması ve önüne düşen elleriyle oturan karakter, sessizliğin en kadim halini temsil ediyor. Onun sessizliği bir tercih değil, yüzyılların biriktirdiği ve biriktirmeye devam ettiği bir “zorunluluk”. Kucağında sıkıca tuttuğu oyuncak bebek, oyunun en can yakıcı dramaturjik göstergesi. Bu bebek; çocuk yaşta gelin edilen, “oyun” çağından koparılıp bir “hayat oyununun” içine fırlatılan o kadının kendisinden çalınmış geçmişi, hayalleri, umutlarını bize gösteriyor. Elleriyle o bebeğe tutunurken aslında kendi kayıp çocukluğuna tutunduğunu fark ediyoruz.
Sahnenin tam ortasındaki, vakur ama kederli karakter, oyunun denge noktası. Onun duruşu, toplumsal normların tam göbeğinde “bir var olma mücadelesini” simgeliyor. Başörtüsü oyunda sadece bir inancın sembolü değil; geleneğin, ailenin ve mahalle baskısının ortasında sıkışmış kalmış ama haysiyetini korumaya çalışan bir kadının direnişi olarak da karşımıza çıkıyor. Onun ellerini kavuşturma biçimi ve yere çivilediği bakışları ise oldukça gürültülü bir sessizlik yaratıyor. Önünde şarap şişesi ve kadehiyle konumlanan karakter ise o “parıltılı yalnızlığın” farklı bir tonunu, daha entelektüel ve Batılı bir melankoliyi temsil ediyor.
Sahnedeki konsomatris karakteri için önündeki rakı bardağı sadece içki olmaktan çıkıp bir sömürü aracına, pavyon ışıkları altında sunulan zorunlu bir mesainin soğuk eşlikçisine dönüşüyor. Kadeh, kadının hem sığındığı bir kale hem de onu o masaya bağlayan görünmez zincirleri, keyif aracı değil. Oyunda “fahişe” diye damgalanan, bedeni ve ruhu bir “iş objesine” dönüştürülen bu kadının kadehi tutuşu; o pırıltılı vitrinin ardındaki derin kederin ve hayata tutunma çabasının sahnedeki karşılığı.
Bir dramaturg olarak şunu söylemeliyim: Sahnedeki rakı bardağının buğusu veya şarap kadehinin kırmızısı, oyunda yalnızca birer “dekor” değil. O objeler, karakterlerin yutamadığı hıçkırıkların sıvılaşmış halini zihnimde çağrıştırdı. O objelere uzanan ellerin, aslında “hayata tutunma” eylemi gerçekleştirdiklerini hissettim. Bardağa dokunurken camın o keskin ve soğuk gerçekliğine dokunmakla kalmayıp aslında kendi hayatlarına da dokunuyorlar. Karakterin elini masaya, kadehin yanına sertçe koyuşu; “Ben buradayım, tüm yaralarımla ve bu masadaki gerçekliğimle varım” düşüncesini seyirciye aktarmanın fiziksel bir karşılığı. Camın kırılganlığı, bu kadınların hayatlarının ne kadar hassas bir dengede durduğunu, bir anlık bir darbeyle paramparça olabileceğini ve o kırıkların nasıl kalıcı, acı veren izler bırakabileceğini hissettirdi. O cam kırıkları, yaşanan şiddetin, susturulmanın ve hayal kırıklıklarının somutlaşmış hali gibi…
Melda Yalçın, Hayat Halıcı, Ceren Taşcıoğlu ve Begüm Çeltek… Dört oyuncu da metnin didaktik tuzağına düşmeden, karakterlerinin içsel fırtınalarını vücut dillerine yansıtmayı başardılar. Birinin omuzlarının çöküklüğü, diğerinin kadehi kavrayışındaki o tekinsiz kararlılık; metnin anlatmak istediğini sahneye güçlü bir şekilde aktardı. İzlediğim oyun, sadece kadınların “başına gelenleri” değil, kadınların bu olanlar karşısında nasıl “durduğunu” anlattı. Aralarındaki o görünmez ama hissedilir bağ, bir seyirci olarak beni o sarmalın içine çekti. Her birinin performansı, kendi hikâyesinin derinliğini ve toplumsal yankısını başarıyla yansıtıyor. Bu derinliğin sahneye taşınmasında, sahne arkasında titizlikle çalışan asistan Ece Arı’nın katkısını da elbette yadsımamak gerekir.
E. Nisa Algaç’ın ışık tasarımı, bu dört kadını sahnede birleştirmiyor; aksine onları kendi yalnızlık hücrelerine kapatıyor. Tavandan sarkan endüstriyel spotlar, bu trajediyi aydınlatırken aynı zamanda seyirciyi de bu yüzleşmeye, bu tanıklığa dahil ediyor. Işık bir karakterin üzerinde yanarken, diğerleri karanlıkta birer gölgeye dönüşüyor. Bu, toplumsal hafızamıza oldukça güçlü bir eleştiri: Bir kadının çığlığı duyulurken, diğer binlercesi karanlığa gömülüyor ve biz hiçbir şey yapamıyoruz.
“Kadın Oyunları”, seyirciyi sadece acımaya davet etmiyor; bizi karakterlerle aynı düzleme çekiyor, masalarına oturtuyor. Rakı bardağının pusunda, şarap kadehinin kırmızısında ve o yazmanın desenlerinde kendi suç ortaklıklarımızı aratıyor. Bambu Tiyatro, bu sarsıcı oyunla, sahneye bir ayna koyuyor. O aynaya baktığımızda gördüğümüz şey; parçalanmış ama bir araya gelmek için o kadehlere, o masaya, o bebeğe tutunan kocaman ve bir o kadar da yaralı ruhlar…
Işıklar söndüğünde anlıyorsunuz ki; bu oyun seyirci için bir ‘temsil’ değil, bir yüzleşme ayini. Eğer o eller kadehi bırakmıyorsa, bu bir tutunma çabasıdır. Eğer o gözler birbirine değmiyorsa, bu bir utançtan değil, ortak acılarımızın ağırlığından kaynaklı… “Kadın Oyunları”nı izlerken sahnedeki dört kadına bakmadım aslında; sahnedekilerle tezat oluşturan afişteki boş sandalyelere ve kendi sessizliklerime, sessizliklerimize de baktım.

“Kadın Oyunları-Senin Hikâyen”
Yazan: Ahmet Yapar
Yöneten: Ozan Demircioğlu
Oyuncular: Begüm Çeltek, Ceren Taşcıoğlu, Hayat Halıcı, Melda Yalçın
Ses-Işık Kumanda: E. Nisa Algaç
Asistan: Ece Arı
Afiş: Begüm Çeltek
Bambu Tiyatro Kulübü



