Pavyon: Herkes yer içer, bedeli emekçi öder!
Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem
Bütün zalim olanları sen affetsen ben affetmem”
MUSTAFA KARA
“Herkes yer içer, hesabı Dilber öder.” Evet, hayatıyla öder ödemesine de, o Emine’nin limon kolonyasıyla dahi bastıramadığı acı kokuyu ne yapacağız? Emine kim mi? Emine, dünyanın tüm kirinin aktığı o deliğin, Pavyon helasının bekçisi. Kiri akıtmaya gücü yetiyor da, kokuyu kovmaya eli erişmiyor maalesef.
Monologlar Müzesi Pavyon’dan söz ediyorum. Bu bahiste siz “izleyen” değilsiniz. Bu oyun o oyun değil, bu hikâye o hikâye değil. Başkalarının acılarının gözetleyicisi olmak isteyen yallah ana akım televizyon başına! Deliğin başındaki o mukaddes işin emekçisi Emine ve diğerleri size anlatacak, gösterecek ve hatta yaşatacak; siz de tanık olacaksınız. Mesele bu denli basit.
Popüler kültürün size estetize edilmiş rengarenk pofuduk paketler içinde sunduğu, her birinize ayrı ayrı “Çok istiyorum aslında pavyona gitmek”li cümleler kurduran o lanetli sisi dağıtmak üzerine kuruluyor bu sahne. Sahne dediysek, lafın gelişi. Monologlar Müzesi’nin sahnesi, ne İtalyan, ne meydan; hayatın sahnesi. Hakikatin parçalanmış hallerini birleştirecek, hakikati ayakları üzerine dikecek, izleyiciyi zaten bildiğini düşündüğü gerçeklerle yüzleştirecek bir sahne.
Hatırlayanlar vardır; Monologlar Müzesi’nin yine Balat’taki Yuvakimyon Kız Lisesi’nin tozlu koridorları seyirciye hüzünlü bir bellek yolculuğu sunuyordu. Pavyon, o tarihsel hüznü ve nahifliği Monologlar Müzesi’nin kapısının dışında bırakıyor, onun yerini hayatta kalma mücadelesinin ter ve kan kokan sert arabesk gerçekliği alıyor. Bir müze ziyaretçisi inceliğini girişte vestiyere bırakabilirsiniz; Pavyon’un müşterisi, işlenen günahların ve suçların potansiyel suç ortağısınız artık.
Kul hatasız olmaz, o da öyledir
Belki de suç bende, hata bendedir
Bence yaşamak onu öyle sevmektir”
İNSANIN İNSANA ANLATTIĞI HAKİKAT
Mekân tiyatrosu denince akla genelde tiyatroyu dışardaki büyük boşluklara çıkaran ya da geniş alanları işlevi dışında sahne olarak kullanan oyunlar gelebilir. Gelmesin! Monologlar Müzesi’nin mimarisini ustaca kullanan Kerem Pilavcı’nın reji dili tam tersini yapıyor. Küçük mekanlara doluşmuş bir avuç insan, oyuncularla bazen bir metre, bazen nefesi hissetme mesafesinde bir oyun izleyeceksiniz. Dar odalarda oluşan klostrofobik atmosferde anlatılan hakikatin tanığı, hatta parçası olacaksınız. Dramaturjisi Sinem Öztürk imzasını taşıyan Pavyon, sadece bu mekana sığınmış ya da saklanmış emekçisini değil, üç metreye dört metre odalarda sizi de hapsedecek.
Monologlar Müzesi’nin dar merdivenlerden çıkarken önce sesleri duyacaksınız, sona kokuyu hissedeceksiniz, sonra reji dilini güçlendiren kostümleri göreceksiniz. Payetli assolist kostümleri ya da konsomatris şıklığının abartılı halleri Pavyon emekçilerini koruma kalkanı gibi kaplarken, hakikatin ışıltılı şovlarına da, havı dökülmüş hallerine de tanıklık edeceksiniz. Rüzgar Alsabeyit’in gerçekçi kostüm tasarımı, Hande Göksan’ın iki kata yayılan geniş sahne/mekan tasarımıyla birlikte sahici bir Pavyon hissini güçlendiriyor. Sesler ve müzikler bu hissi bütünlüyor, şarkılar da öyle.
Dördüncü duvarı değil, dört duvarı birden kaldıran bir dramaturji bu. Daha doğru bir ifadeyle izleyiciyi bir süreliğine sahici dört duvarın içine hapseden bir yorum. Oyuncunun da izleyicinin de yaşlı gözlerinin 30 santimetreye kadar yakınlaştığı anlardan, el ele tutuşulan, yanaklar okşanan yakınlıklara uzanarak inşa edilen bir gerçeklik. Popüler kültür sana eğlence ve ağdalı acılar göstermiş olabilir ama Pavyon burası, burada insanın insana anlattıkları var.
Taş duvarlar yıkıp geldim,
Demirleri söküp geldim
Hayatımı yıkıp geldim,
Siz benim neden kaçtığımı
Nerden bileceksiniz?”
HEM GİZLENME, HEM GÖRÜNÜR OLMA MECBURİYETİ
Bazı kaçışların Pavyon’da son bulması sadece bir Yeşilçam klişesi değil, bu mekanların çoğu çalışanı için bir sığınak olduğu herkesin malumu. Bu saklanma halleri ile en davetkâr giysi ve tavırlarla görünür olma zorunluluğu tuhaf bir tezat. Görünür olmak ile gizlenmek arasındaki diyalektik bağ biraz farklı işliyor Pavyon’da. Seyirci ilk anda fark etmese de bunun içinde yaşıyor, gözetleyici olmaya geldiği mekanın içinde yaşamaya başlıyor. Gözetleyicilikten tanıklığa geçerken bir de sorumluluğu var izleyicinin, düğüm çözülmeli. Her odada bir hafta önce işlenmiş cinayete dair parçalanmış bir hakikatin farklı ipuçlarına ulaşacak. Her bir karakteri tanıma ve anlama aşamalarıyla birlikte ilerliyor bu süreç. Her seyircinin deneyimi farklı çünkü izleyiciler farklı sırayla izliyorlar oyunu. Gerçi burası Pavyon, bir bakıma herkes masum, mağdur ve tanık! Onların hakikatlerini dinleyerek, meselenin aslını, daha doğrusu asıl meseleyi öğreniyoruz. Pavyon dünyasının içinde var olduğu, üzerinde yükseldiği gerçeklik!
Hor gören şu gururun tükenmek bilmez mi?
Sevginle yanan kalbi üzdüğün yetmez mi?
İyi niyet uğruna yaşıyorsak dünyada
Seven garip olsa da sevilmeye değmez mi?”
PAVYON’UN TER DÖKENLERİNİN HAKİKATİ!
Pavyon’un monologları üç ismin imzasını taşıyor; Oya Denizyaran, Kerem Pilavcı ve Şenay Tanrıvermiş. Bu metinlerde herkes kendi hakikati ile birlikte çevresindekilerin, onu bu noktaya sürükleyenlerin ve bugün aynı yazgıyı paylaştıklarının hakikatini de anlatıyor. Çoğu kez kendinden önce başkasını düşünmüş, onun mutlululuğu için kendi feda etmişlerin hikâyesi bu. Oyuncuların tümünün bu zorlu yolculuğun üstesinden başarıyla geldiğini özellikle belirtmek lazım.
Pavyon’un assolisti Nazan (Tuğçe Şahin) gerçek bir assolist duruşuyla ahşap zemini ve tavanı titretse de, iç dünyasında fırtınalar kopuyor. İkonlaştırma ile nesneleştirme arasındaki diyalektik bağın timsali bir yıldız o; görünürlük-gizlenme bir aradalığını en açık yaşayanlardan.
Eski dansöz Deprem Yasemin (Tuğçe Tanış), artık bir enkaz. Bir enstrüman gibi kullandığı bedeni ile ortalığı titrettiği günlerden, eril şiddeti yaşayarak “en aşağıdaki emekçilerden biri” haline gelişiyle Pavyon’un yıkıcı tarafının simgesi. Bataklıkta aşkı yeşertmeye çalışmanın umarsızlığını, dostluğa güvenmenin ağır yükünü ve hiç şüphesiz erkekliğin en vahşi tarafını anlatıyor bize.
Pavyon’un kendi iktidar savaşları içinde yükselememiş, hasetle yüklenmiş gibi görünse de asıl güçlü duygusu aşk olan bir konsomatris Sevda (Pınar Yıldırım). İçtenliği, rahatlığı, dilbazlığı bize hakikati anlatırken, insanı insana kurt, kadını kadına düşman kılan o yıkılası sistemin şifrelerini veriyor.
Oyunun ve Pavyon’un tek “emekçi olmayan”ı Burhan (Erkan Akbulut) ise her şeyi kameralarla izleyen tipik bir patron evladı. Sadece insanı değil kaderi de yönetebileceğini sanan, tek tuşla affeden tek tuşla silen bir Tanrı oyununun içinde. O da mağdur, haberi yok.
Emine’yi (Burcu Halaçoğlu) zaten biliyorsunuz, hani dünyanın tüm kirinin aktığı hela deliğinin bekçisi. Hayatın vurduğu sillelerin, içini acılaştıran kokuların ve var olabilmek için hangi bedelleri ödemek gerektiğinin simgesi o da.
Her biri bir odada izlenen bu karakterler dışında “odalara sığmayan” bir karakter var ki, o da Buse (Eda Akel). Bülbülleri kıskandıran sesi gasp edilmiş gerçek bir assolist. Kendi içinde şakıyor artık. Öyle görünmez ki, oyun broşürünün “Pavyon İlişkiler” sayfasında adı yok. Oyunda olmayan ama hikâyede büyük bir yer kaplayan Cemil ve Savaş bile var oysa. Öyle bir Buse işte!
KÖPÜKLÜ SULARDAN LİMON KOLONYASINA
Pavyon emekçilerinin hemen hepsinin sığındığı mistik inançlar, ritüeller, takıntılar var. Kimi suyun köpüğüne sığınır kimi kapaklı bir el aynasında kendini kendine ahretlik yapmanın güvenli limanına. Kimi kendi bedeninin kıvrımlarının eşsiz hareketlerinde insanlığını arar, kimi herkesi gözetlemenin, herkes hakkında hüküm vermenin o tanrısal hissinde… Bazen repliklerde yakalırız bunu, bazen mimiklerde, ifadelerde…
Evet, her tarafın kesif bir ucuz parfüm kokusuyla dolduğu Pavyon dünyasındaki en sahici sığınakladan biri limon kolonyası. Emine’nin bu kokuya tutkusu sevgiden değil, mecburiyetten. Bu kokuyla yaşanmaz, bu kokudan durulmaz ve bastırma yükü onun omuzlarında. Müşterinin “eğlence dünyası”, ekonomistin “eğlence sektörü” dediği ağır sömürü ekosisteminin kokusu burnumuzu sızlatan kokusu başka nasıl bastırılır ki? Televizyonda izleyiciye geçmediği için duyulmamış olabilir ama Pavyon’un gerçeği bu. O dar odaların çıkışında bu gerçek sizi rahatsız edecek.
Unutmadan Pavyon’a gidip de arabesk dinlemeden olur mu hiç? Aralardaki alıntılar kulağınıza çalınacak unutulmaz parçalardan. Yazının finalini de öyle yapalım:
Şaşıran sen mi yoksa ben miyim bilemedim
Öyle bir dert verdin ki kendime gelemedim
Çıkmaz bir sokaktayım, yolumu bulamadım
Of, of, of, of, of, of, of, of, of”
* Monologlar Müzesi Pavyon, epeydir kapalı gişe oynuyor, biletler bir buçuk iki ay önce tükenebiliyor, gitmeyi düşünenler erken davransın. Biletler Tiyatrolar‘da
“Monologlar Müzesi Pavyon”
Yazarlar: N. Kerem Pilavcı, Oya Deniz Yaran, Şenay Tanrıvermiş, Ahmet Sami Özbudak
Proje Tasarım, Yönetmen: Kerem Pilavcı
Dramaturji: Sinem Öztürk
Yardımcı Yönetmen: Selenay Yıldırım
Sahne Tasarımı ve Fotoğraflar: Hande Göksan
Kostüm Tasarımı: Rüzgar Alsabeyit
Yapım Asistanı: Arda Albayrak
Afiş Tasarımı: Melis Aygün
Halka İlişkiler: Funda Gürsel
Oyuncular: Erkan Akbulut, Eda Akel, Burcu Halaçoğlu, Tuğçe Şahin, Tuğçe Tanış, Pınar Yıldırım
Yapım: Monologlar Müzesi&Two Two Production
Monologlar Müzesi Küratörü: Ahmet Sami Özbudak
Kul hatasız olmaz, o da öyledir
Taş duvarlar yıkıp geldim,

“Monologlar Müzesi Pavyon”