Küme Vakfı: Hisseli kültürler hegemonyası açıyor perdesini
Karaköy Palas’taki açılış, sermayenin farklı bir çizgisinin kültür sahasına girişini güçlü bir tonda ilan ediyor. Eski sermaye bloğuyla yan yana, yeni bir hisse olarak. Kıssadan hisse.
MUSTAFA KARA
Kültür Medeniyet Vakfı’nın Karaköy Palas’taki açılışı bir sergiden çok bir yapının kendini açık biçimde ilan etmesiydi. Ön cephedeki Baykar pankartı, içeride sıralanan plakalar, Kültür ve Turizm Bakanı’nın açık desteği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı ve Küme Vakfı’nın Mütevelli Heyet Başkanı Selçuk Bayraktar’ın konuşması tümü bu ilan edilişin görüntüleri. Tümü bize aynı şeyi söyledi; sanat alanında bir süredir biriken yeni bir konumlanma var ve artık hem mekânsal hem kurumsal hem de söylemsel olarak daha görünür olmayı seçiyor.
Selçuk Bayraktar, açılış konuşmasında Karaköy Palas’ı “İstanbul’un kalbinde, tarihi yarımadanın karşı kıyısında bir sanat ve kültür merkezi” olarak tanımladı. Bu cümleyi, masum bir coğrafi tarif olarak okumak pek mümkün değildir; siyasal anlamda “karşı kıyıya çıkış” metaforu olarak görmek de. “Karşı” denilen Galata-Pera bölgesi, Bizans döneminde bile Bizans olmamış bir serbest ticaret ve kültür bölgesidir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul surlarından girmeden önce, Ceneviz yönetimi altındaki Karaköy’ü anlaşma ile teslim almıştır. Ne fetihtir, ne işgal! Karşılığında serbest ticaret ve kültürel konularda garantiler vermiştir. Osmanlı’da da sermayenin, azınlıkların, kozmopolit ticaretin ve elbette sanatın kalbidir. Genel olarak Galata-Pera bölgesinin yanında özel olarak da Karaköy Meydanı ve Bankalar Caddesi bu kalbin attığı yerdir. Cumhuriyet sonrası da sermayeyle eşgüdümlü laik-modernist kültürel hegemonyanın omurgası buradadır. İKSV, SALT, Arter, Akbank Sanat, Pera Müzesi, Yapı Kredi Kültür Sanat ve daha pek çok simgesel kurum bu bölgede kuruldu, bu bölgeye adresli. Sultanahmet’in, Suriçi’nin daha geleneksel, daha Osmanlı, daha İslami duran tonlardaki kültürel ikliminden farklıdır burası.
Selçuk Bayraktar’ın iki kelimelik “karşı kıyı” tanımının, kaynağı yüzyıllara uzanan simgesel alt metni tam olarak budur. Medeniyetlerini “tarihi yarımada”ya konumlandıran, kendilerini oraya ait hissedenler, kültürel hegemonya arayışlarının önemli adımlarından biri için bu nedenle tam da Karaköy’ü seçmiştir. Bu “bayrak dikme” törenidir.

MODERNİZM, MEDENİYET, HİSSELER
KÜME Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı ve ondan sonra iktidar cenahının en sevilen yüzü olan Selçuk Bayraktar’ın aynı konuşmadaki bir başka cümlesi okumayı netleştiriyor: “Şehrin hafızasını, medeniyetimizin izlerini taşır.” Türkiye’nin kültürel-siyasal söyleminde “medeniyet”in nereye, “uygarlık”ın nereye düştüğü az çok bellidir. Cumhuriyet’in inşa ettiği laik-modernist kültür hegemonyasının karşısında muhafazakar-İslami bir referans çerçevesi sunar. Zaten Küme Vakfı’nın adından başlayarak “Kültür Medeniyet” kavramlarıyla ifade ettiği de konumun ifadesidir.
Çelişki şudur ki; Karaköy Palas bu söylemle ilginç bir gerilime girer. 1920’de İstanbul doğumlu Levanten mimar Giulio Mongeri tarafından çoklu kullanıcılı işhanı olarak inşa edilen yapı, şehrin hafızasından Bayraktar’ın kastettiği medeniyeti değil, daha çok karşıtını imler. Karaköy Palas’ın ve genel olarak Karaköy-Pera hattının Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi konumu farklı olsa da, ikisi de muhafazakâr medeniyet çerçevesinin dışında kalır. Bölgenin 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 pogromu ve 1964 Rum sürgünleri gibi adım adım değişse de kökler Levanten, Rum, Ermeni ve Yahudi sermayesinin ve emeğinin izlerini taşır. Elbette bunlar tarihsel ve kültürel olarak Osmanlı’nın ayrılmaz parçasıdır, Osmanlı’yı Osmanlı yapan unsurlardır. Ama mesele bunu bizim kabul etmemiz değil, “medeniyet” vurgusu yapan muhafazakârların kültürel dimağında nereye düştüğüdür. Zaten Küme Vakfı’nın açılışını ilan eden sergide bu izler görünür değildir. Sergide öne çıkan kavram göçtür, yersiz yurtsuzlaşmadır ama buradan göç edenler yoktur.
Karaköy Palas’ın ortaya koyduğu bir başka ironi de hisseli yapısı. 106 yıllık yapının çoğunu halen Yapı Kredi Bankası kullanıyor, yani laiklerin simgesel desteğine haiz, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne en tepedeki sermaye grubu Koç Holding’e. Bina daha yapılışında çoklu kullanıma uygun olarak inşa edilmiş zaten. Ön yüzünden görülen üç kapıdan sadece en soldaki “kültür ve medeniyet”e, yani Küme Vakfı’na açılır. Yani aynı çatı altında, aynı asimetrik cephenin iki yanında, Türkiye’nin farklı ekolleri simgeleyen iki farklı sermayesi yan yana duruyor: bir tarafta Cumhuriyet’in yerleşik büyük sermayesi (Koç-Yapı Kredi), diğer tarafta yeni iktidar bloğunun yükselen sermayesi (Baykar-Küme).
Bu arada ana akım medya dışında özellikle Instagram influencerları eliyle yürütülen kapsamlı PR faaliyetinin “bütün yapı” üzerinden dönmesi, “106 yıldır kimsenin giremediği yapı”, “yeniden işlevlendirildi”, “hayata kazandırıldı” gibi vurgular, Karaköy Palas’ın simgelediği statükoyu, iktidar görüntüsünü ve tabii ki hegemonyayı kapsama hevesinden başka bir şey değil. Ama “hisseli” işte; en azından şimdilik.

HÜKÜMET GÜDÜMLÜ STK: VAKIF, SERMAYE, DEVLET
Küme Vakfı’nın web sitesinde açıkça görünen kurumsal yapısı ve nitelikleri itibarıyle Koç, Sabancı, Garanti, Eczacıbaşı gibi sermaye gruplarına ait vakıfların faaliyetinden başka bir yerde durmadığı söylenebilir. Tercihleri, yönelimleri ve ilk izlenim böyle. Ancak sadece “Baykar’ın ya da Bayraktarlar’ın vakfı” olarak okumak, esas niteliğini ıskalamak olur. Henüz görünür faaliyetleri ile yeni tanışsak da, ilk veriler biraz daha katmanlı bir yapıya işaret ediyor. Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar’ın pek çok açıdan simgesel pozisyonu ve iki önemli yeni lider namzetinden biri olduğu malum. Mütevelli Heyeti Üyesi Sümeyye Erdoğan Bayraktar da hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı, hem Bayraktarlar’ın gelini, hem de Kadın ve Demokrasi Vakfı’nın (KADEM) Mütevelli Heyet Başkanı sıfatlarıyla çok kritik bir yerde duruyor. Mütevelli Heyeti üyesi ve Küme Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan Abdullah Eren de sac ayağını tamamlıyor. Eren’in geçmişte Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı yapan, geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle devletin “soft” gücü TİKA Başkanlığı’na atanan bir bürokrat olması vakfın etki alanının sadece Türkiye ile sınırlı olmayacağının işaretini veriyor. Mütevelli heyetinin dördüncü ve son üyesi Serdar Karagöz de kare ası tamamlıyor. Turkuvaz Medya kökenli olan Serdar Karagöz, önce TRT’de yönetici olarak teşrik-i mesai yaptı, beş yıldır Anadolu Ajansı’nın başında. Yani devletin ülke içinde ve dışındaki en önemli “ses”i de Küme Vakfı’nın önemli bir parçası.

ANLAŞMALI/ÇATIŞMALI EKOPOLİTİK İKLİMİN TEZAHÜRÜ
Bu yapısal tabloyu pek çok bürokrat ile birlikte Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Başkan Vekili Prof. Dr. İskender Pala’nın açılıştaki mevcudiyeti perçinliyor. İskender Pala’yı 2012 yılında Zaman gazetesinde yayımladığı “Muhafazakârın Sanat Manifestosu”ndan hatırlıyoruz. Siyasal iktidarın kültürel alandaki zayıflığından açıkça yakındığı bu çıkıştan bugüne 14 yıl geçmiş ve daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından hâlâ ara ara bu yakınmayı duyuyoruz. Temel dört ismin yanına İskender Pala’yı da eklediğimizde ortaya çıkan beşliye hem açılışa katılan, hem şahsi ve bakanlık sosyal medya hesaplarından tam destek verme tutumu alan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’u ekleyebiliriz. Hatta açılıştaki konuşmasında “gençlerimizin Selçuk abisi” olarak tarif ettiği Selçuk Bayraktar’ı överken “Bu ülkenin çocuklarının özgüvenine çok uzun yıllar sürekli şekilde saldırıldı” dedi ve “Sayın Cumhurbaşkanımızın millî ve yerli üretim vizyonu, hayata geçirilen millî teknoloji hamlesi” söylemiyle devam etti. Ersoy ne kadar farkındadır bilemem, ama savunma sanayiindeki söylem ile kültür sanat alanındaki söylem bire bir örtüşüyor ve devletin en üst düzey kültür yetkilisi eliyle bu durum tescilleniyor.
Kaldı ki, meselenin Bakan’ı çok çok aşan bir noktada, Cumhurbaşkanlığı’nın kültür-sanat politikasının yansıması olduğu açık. Savunma endüstrisi merkezli sermayesi, bürokratı, soft gücü, bakanlığı, medyası ve teorik planlayıcısı ile kültür sahasına çok güçlü bir giriş bu. Tüm bu görevleri başkalarına devretme ya da “sanat alanından meşruiyet arama” çabasına girilmemesi de önemli bir nokta. Küme Vakfı, kavramın tam karşılığı olarak GONGO, yani Hükümet Güdümlü/Destekli Non-Governmental Organisation (Government Organised Non-Governmental Organisation) olarak boy gösteriyor, planlı görünürlük faaliyeti de bunun çok açık biçimde altını çiziyor.
Zaman içinde bunun sahaya nasıl yansıdığını net biçimde gözlemleyeceğiz, ancak şimdiden Baykar Holding /Küme Vakfı çıkışının, öteden beri “karşı kıyıda” Koç, Sabancı, Eczacıbaşı tayfasının kültür kurumlarının çizgisiyle hem alan paylaşan, hem hesaplaşan bir yerde olacağını öngörmek zor değil. Elbette bunun mevcut ekopolitik iklimde gözlenen anlaşmalı/çatışmalı yapının bir tezahürü olacağını söylemek de. Küme Vakfı’nın “karşı kıyı”ya geçmesiyle kurulan yeni düzendeki hisse dağılımı nasıl olur, ilişkiler nasıl kurulur, “statükoyu pek seven sanat elitimiz” bu çerçevenin neresinde konumlanır, hepsini göreceğiz, gözlemleyeceğiz.
Burada küçük bir parantez açalım, daha doğrusu sahnenin bütününe bakalım; bir süredir sanatın farklı sahalarında ama özellikle tiyatro alanında yoğunlaşan sermaye adımlarını okumaya çalıştığımızda tuhaf refleksler verenlerin ufku açılsın. Devlet bankalarına çok yüklü kredi borcu bulunan Zorlu Holding, kamu mülkü üzerine kamu kaynaklarından aldığı kredilerle inşa ettiği popüler kültür kalesi Zorlu PSM’yi elden çıkarmak ya da mesela devlet bankalarına devretmek zorunda kaldığında ne olacak mesela? Karaköy Palas’ın şu an Küme Vakfı’na ev sahipliği yapan bölümünün daha önce Halkbank olduğunu hatırlarsak hele. Kolay el değiştirmeler ülkesiyiz. Sermaye tüm gücüyle kültür sanat alanını yeniden biçimlerken, Baykar’ın bunun dışında kalacağını kim vadetti ki size zaten? En az Zorlu kadar hakkıdır da üstelik. Kraliçe Elizabeth ve Medici örneklerini onlar için de verirsiniz artık, hatta iktidar bağı dolayısıyla “cuk” diye oturur bu örnekleriniz. Sonuçta kapitalizm koşullarında yaşıyoruz değil mi?
* Hamiş; aslında bu yazıda Küme Vakfı’nın ilk sergisinin “göç, yersiz yurtsuzlaşma” temalı ilk sergi konseptini ve oldukça iddialı görünen kültür sanat alanını takip projesini, bu projenin henüz edinmemin mümkün olmadığı 2025 raporunu ve tüm bunların görünürlüğünü de yazacaktım. Çok uzadı. Bir sonraki yazıya kalsın. Bu arada Küme Vakfı’nın sponsor olduğu ve açılış sergisinde atıf yapılan tek tiyatro oyunu “Bu Bir Prova Değil La Reel” de bu temadaydı. Detayları Ebru Şahin’in yazısından okuyabilirsiniz.)




