Şuan Okunan
Çatıya Tıklatma: Gölgeyi, kaynağı, faili görmek

Çatıya Tıklatma: Gölgeyi, kaynağı, faili görmek

Avatar fotoğrafı
Çatıya Tıklatma: Gölgeyi, kaynağı, faili görmek

Khawla Ibraheem’in Çatıya Tıklatma’sı Ali Haydar Çataltepe’nin rejisi ve Nihal Yalçın’ın oyunculuğuyla sahnede. Batı’da genellikle masum bir tanığın tarafsız anlatısı olarak övülen oyun, İstanbul’da ayaklarını yere daha sağlam basıyor.

MUSTAFA KARA

Screenshot

Bir annenin elinde saat, kucağında çocuğun ağırlığınca bir yastık kılıfı, sırtında acil şeyler çantası, önünde beş dakika. Khawla Ibraheem’in Çatıya Tıklatma‘sı dramaturjisini üç ölçüye yaslıyor: Zaman, ağırlık, mesafe. Bu kadar somut aslında; bir terazinin, bir kronometrenin verileriyle yapılabilecek hesaplar. Bir çantaya ne sığar? Beş dakikada ne kadar uzağa koşulur? Kucakta çocukla merdivenleri inerken zaman nasıl akar?

Meryem, eli kulağında bir saldırıya karşı oğlunu kurtarabilmek için kaçış provaları yapıyor. Her seferinde daha hızlı, daha atik olmalı. Yanına neleri alacağı, hangi yoldan gideceği, merdivenleri nasıl ineceği, hepsi saniye saniye hesap edilmiş olmalı. Kapana kısıldığı o kentte kaçacak çok fazla yer olmasa da… Evet, oyun felaketin henüz gelmediği anlarda geçse de, Meryem büyük bir felaketin ortasında kapana kısılmış durumda. Savaşın şiddeti, ölümün her an gelebileceği, her saniye tetikte olunması gereken o “bekleme hali”nde.

Oyunun adı, İsrail ordusunun bir binayı bombalamadan önce çatısına küçük bir patlayıcı bırakarak uyardığı ve insanlara “kaçış süresi tanıdığı” uygulamadan geliyor. Özgün adı A Knock on the Roof olan oyunda, “tıklatma” sözcüğü önce sert bir olayın yumuşatıldığı hissi veriyor. Sanki nazik, yumuşak bir dokunuş gibi. Oyunun ironisi burada; büyük bir patlama ve yıkımı haber veren ölümcül bir uyarı bu. Yeri gelmişken; İsrail ordusunun 20 yıl önce başlattığı “çatıya tıklatma” uygulamasının 7 Ekim 2023’te başlayan son savaşta kullanılmadığını, genel kural olmaktan çıkarıldığını hemen not düşelim. “Çatıya tıklatma” uygulamasını işgalcinin hanesine “olumlu puan” yazan varsa derhal vazgeçsin; “bekleme hali”ni katlanılmaz bulan varsa öfkesini bilesin. Çatıya tıklatmadı, doğrudan vurdu, Meryem’ler koşamadı!

Screenshot

BATI’NIN GÖRMEK İSTEDİĞİ SIRADANLIK!

Oyunun başında, savaş yaşamın her anını sarmış olsa da, gündelik hayatın hay huyu içinde eğlenceli, hatta komik olaylar izliyoruz. Meryem’in ilk kaçış provaları, aile ilişkilerini, sıradan yaşantılarını, gündelik dertlerini anlattığı iç dökmelerle birleşiyor. Seyirciyle şakalaşmalar da buna dahil. Gündelik ve sıradan sözcükleri tesadüf değil burada, özellikle Batı çok seviyor bunu. Oyunun yazarı bizzat Khawla Ibraheem’in oynadığı Batı’daki temsillerinin ardından bu iki sözcük öne çıkmış. “Sıradan bir Filistinlinin gündelik yaşamı” demişler genelde; bazıları “masum bir tanık” diye de eklemiş. Empati kurmak için elzem bunlar!

Meryem’in küçücük oğlu ikinci savaşını yaşıyor o “sıradan”lıkta. Meryem çoktan alışmış. “İki savaş önce” gibi zaman kalıpları var cümlelerinin arasında. Ambargo yüzünden elektriklerin sık sık kesilmesi, enerji yokluğundan arıtma tesisinin çalışmaması, denizi lağım kaplaması, kontrol noktalarındaki baskılar, su geldiğinde bulaşık yıkamakla kendini yıkamak arasında kalmak, hepsi “sıradan” şeyler işte! Evet, çocukların sokakta oyun olarak cenaze alayı kurması da sıradan!

Sanıldığının aksine oyunun ilk metninin son Gazze savaşından çok önce, 2014’te, on dakikalık bir monolog olarak yazılması bir tekrar gerçeğini hatırlatıyor. Öngörü değil bu, bitimsiz bir tekrar. Trajik olan da burası. Meryem’in provaları gibi, Filistin’in savaşları da tekrar ediyor. Oyunun yapısı, tarihin yapısı. Batılı devletlerin desteği, halkların öfkesi… Hepsi tekrar ediyor. Üstelik tekrar, aynı kalarak tekrar etmiyor. Meryem’in bütün hesabının dayandığı o beş dakika bile çoğu zaman yok artık.

Peki, bu tekrar etme halinin doğru karşılığı “sıradanlık” ya da “gündelik olmak” mı? Sanki bir doğa olayı gibi “sıradan”. Mesela yağmurun yağması, güneşin açması, o yıl balığın bol olması gibi sıradan, gündelik, doğal. Edilgen fiillerle anlatılanların kaynağını elbette biliyoruz. Bir insanın ayağına taş değse sorumlusunu bildiğimiz topraklar oralar. Sahnede failin adının olmaması neden peki? Bu yokluk neyi varsayıyor? Faili biliyor muyuz? Yoksa bildiğimiz mi varsayılıyor? Hepimiz mi biliyoruz peki?

Oyun Filistin’deki gösterim dışında modern Batı’nın büyük kentlerinde sahnelendi. Londra’daki Royal Court temsilini değerlendiren Jewish Renaissance’tan Judi Herman, oyunun derin biçimde politik bir konuya dayandığını kabul edip Ibraheem’in anlatıcılığının tamamen masum bir tanığın bakış açısından kurulduğunu, oyunun “güzel ve tarafsız bir biçimde Filistinlilerin çektiklerini paylaştığını” yazıyor. Övgü tam olarak failsizlik üzerinden kuruluyor. New York’taki temsili değerlendiren Glenda Frank daha tedirgin: “Gazze’yi politikasız ve yoksunluğun derinliğine inmeden anlatmanın işe yarayıp yaramadığından emin olmadığını, ama bu gergin iklimde bunun ihtiyatlı bir tercih gibi göründüğünü” söylüyor. Buradaki “ihtiyat”, bu konuda her an sansüre, görmezden gelmeye, hatta baskıya hazır olan Batı’ya karşı bir “tedbir” olmalı. Bir tür “geçiş izni”. The Daily Telegraph’taki yorum Hamas saldırıları ve 7 Ekim’e değinmeyen oyunu tam tersi açıdan “siyasetten arındırılmış” olmakla eleştiriyor. Telegraph’ın kısmen hatırlattığı, Evening Standard’da çıkan yazının net biçimde söylediği, Royal Court’un geçmişte sahnelediği bazı oyunlar nedeniyle antisemitizm ile suçlanması, da bu tabloyu tamamlıyor, “ihtiyat” kaygısının hangi zeminde doğduğunu ortaya koyuyor.

Viyana’daki temsiline ev sahipliği yapan kurum ise açıkça “…ne bir suçlama ne de bir belgesel tiyatro örneği; aksine, şefkat, korku ve normalliği koruma çabası arasında sıkışıp kalmış bir yaşama dair son derece insani bir bakış sunuyor” diyor. “Suçlama” olmayan bir savaş, yıkım ve soykırım anlatısı! Ne acayip işler, değil mi?

The Guardian’dan Arifa Akbar ise farklı bir yerde duruyor; oyunu “İsrail işgali altında” yaşayan bir kadının öyküsü olarak tanımlıyor ve ev içine odaklanan bu anlatının kontrol noktalarından elektrik beklemeye kadar işgalin aşağılamalarına dair büyük bir resim çizdiğini söylüyor. Yani metnin içinde fail var; görmek isteyen görüyor.

Ezcümle, mesele oyun metninde değil. Filistin gerçeğini bilen herkes Meryem’in anlatısını bir işgal, bir soykırım olarak okuyacaktır zaten. İşgalin bütün yükü bir kadının bedenini kapana kıstırmak üzere sahnede duruyor. Mesele, Batı’nın bu oyundan almak istediği mesajda. “Masum tanık”, “tarafsız anlatım” Viyana’da, Londra’da, New York’ta kısmen çalışıyor da olabilir; çünkü orada “hassas kamuoyu”, fail adını duymadan, mağduru sıradanlaştırarak dinleyebileceği bir öyküye ihtiyaç duyuyor. Oyunun sahnelendiği ülkeler aynı zamanda dünyanın en büyük askerî bütçelerine sahip devletlerin büyük kentleri. Ve açık biçimde işgalin geçmişteki kaynağı, bugün de destekçisi olan devletler bunlar.

Screenshot

İSTANBUL’DA BİZ NEREDEYİZ?

İstanbul bir yanıyla Ramallah sayılır. Buradaki seyircinin Gazze’yle ilişkisi, kabul görmek için politikadan arındırılmayı zorunlu kılmaz. Failin adı hiç anılmasa da bilinir; sahne “açık adres veren tüm unsurlar”dan arındırılmış olsa da katil adıyla çağrılır. Bilincimiz eksik parçayı daha salona girmeden yerli yerine koymuştur zaten. Meryem gibi, anlattığı gündelik dertlerin hiç de gündelik olmadığını biliriz. Örtülü de olsa ortaya koyduğu o politik yanı görürüz. Yoksulluk değil savaş. Yetersizlik değil bilinçli bir ambargo. Çatışma değil soykırım.

Batı’da failsizlik seyirciyi bir nebze rahatlatırken, İstanbul’da göreve çağırır. Boşluk belki aynı boşluk ama verdiği his başka. Peki İstanbul sahnesi Batı’da “biraz da koşullar gereği taşınan ince zırh”ı çıkarabilir miydi? Ya da buna gerek var mıydı?

Sahneye dönelim. Tek bir sandalyeden başka obje yok. Sahne tasarımı duman ve ışık üzerine kurulu. Sahne bir yandan duvarlara yansıyan dev gölgelerle bir anlamda Platon’un mağarasına dönüşüyor, diğer yandan dev bir açık alan yaratıyor. Bir açık hava hapishanesi! Sahnede “dekor kalabalığı” olmaması Gazze’nin sokaklarını hayal etmemize, yıkıntılar arasında dolaşmamıza engel değil. Eren Uğurhan’ın ışığıyla elde edilen sahne, o kadar berrak, o kadar net ki!

Bilirsiniz, Platon’un mağarasındakiler duvardaki gölgeleri gerçek sanır; ışığın kaynağını da, gölgeyi düşüren nesneleri de asla görmezdi. Meseleden uzak, “tarafsızlık” ve “masumiyet” gören Batılıların alımladığı da bu katman olmalı: Gölgeyi görmek, kaynağı görmezden gelmek. Failin adı konmamış bir yıkım, “bildik” Gazzelilere benzemeyen masum bir tanık, “tarafsız” anlatım. Öyle mi acaba?

Moda Sahnesi’ndeki temsilde mağara imgesi Platon’dan fazlasını söylüyor. İzleyici olarak gölgeyi ve gerçeği bir arada gören bir açımız var. Duvarda Meryem’in devleşen gölgesi var; duvarın önünde sandalyesinin yanında yorgun bedeniyle Meryem’in kendisi… Seda Özgiş’in hareket düzeni sahne üzerini ve duvarları eş zamanlı çalıştırıyor. Duvarda biteviye hareket eden bir silüet var, duvarın önünde koşan, sürekli koşan sahici Meryem. İkisini birden izliyor ve dinliyoruz. Gölge, gerçeğin yerini almıyor; gerçeğin büyüklüğünü, ağırlığını, yükünü daha belirgin kılıyor. Mağara, devasa bir açık hava hapishanesine dönüşerek hepimizi içine alıyor.

Bu reji kurgusu içinde Nihal Yalçın’ın oyunculuğunun özel bir yeri olduğunu özellikle belirtmeli. Bilebildiğimiz kadarıyla sadece yazarının oynadığı bir karaktere sahnede can vermek, Nihal Yalçın’a ayrı bir sorumluluk yüklüyor olmalı. Umut ile kaygıyı; korku ile arayışı, neşe ile hüznü aynı bedende var ediyor, bedenin kapana kısılmışlığı içindeki bitmek bilmez devinimini, izleyiciyi de dahil ederek, canlandırıyor. Filistin ile Batı dünyası dışında bir coğrafyadayız ve çok güçlü bir Meryem izliyoruz sahnede. Ayağında kot pantolon, üstünde “sıradan” bir bluz. Nihal Yalçın’ın karakteristik yüzü en doğal, en sade haliyle tabloyu tamamlıyor. İzleyiciyle yerli yerinde kurduğu diyalog, seyirciyi sislerin arasına çekmeyi, o açık hava hapishanesinin parçası yapmayı kolaylaştırıyor. “Siz ne yapardınız?” sorusuna yanıt verecek mecalimiz yok. Oradayız işte.

Burası Filistin; oyunda da anlatıldığı üzere, çocukların oyun olarak cenaze alayları kurduğu bir ülke. Kuşaklar boyu süren savaşın, yeniden yeniden inşa edilen sahici travmaların olduğu kadar, bitimsiz direnişin, sonsuz haklılığın da ülkesi.

Yine de aklımda aynı soru; boşluğu doldurma işini seyirciye bırakan İstanbul rejisi faili belirginleştirmeyi önceleseydi, nasıl olurdu, ne katardı oyuna?

*Çatıya Tıklatma, 24 ve 30 Ekim günleri saat 20.00’de Taksim Fitaş Dünya’da, 31 Ekim’de saat 20.30’da Oyun Atölyesi’nde, 15 Kasım’da saat 16.00 ve 20.30’da Moda Sahnesi’nde, 30 Kasım’da saat 20.00’de Ankara ASM – Mavi Salon’da izlenebilir. Oyun, 28 ve 29 Aralık günleri yeniden Moda Sahnesi’nde olacak. Biletler Biletinial’da.

Kreosus yazı sonu görseller (4)

çatıya tiklatma afis 1

“Çatıya Tıklatma”

Yazan: Khawla Ibraheem

Yöneten: Ali Haydar Çataltepe

Oynayan: Nihal Yalçın

Metni Geliştiren: Oliver Butler

Çeviren: Arya Akkutlu

Dramaturg: Ferdi Çetin

Yardımcı Yönetmen: Dilara Vural

Işık Tasarımı: Eren Uğurhan

Hareket Düzeni: Seda Özgiş

Yapım: Fact Tiyatro

Ortak Yapımcı: Nihal Yalçın

Reji Asistanı: Yelda Kardaş Ayfer

 

 


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik