Şuan Okunan
Dünyanın En Güçsüz Babası: Tanıdığımız biri, bildiğimiz korkular

Dünyanın En Güçsüz Babası: Tanıdığımız biri, bildiğimiz korkular

Avatar fotoğrafı
Dünyanın En Güçsüz Babası: Tanıdığımız biri, bildiğimiz korkular

Geleceğin distopik dünyasının inşa temellerini, olabilecek en tekil ve mahrem noktadan seyretmemize imkan tanıyan oyun, metnin zekice tasarlanmış kıvrımları, atmosferin ağırlığını omuzlarımıza yükleyen ışık tasarımı ve yaratıcısının performansı ile seyircisini kendisinin yakın dönem olasılıklarına yakından bakmaya davet ediyor.

AYSU UZER

Egemen Cıgal’ın yazdığı ve oynadığı Dünyanın En Güçsüz Babası‘nı Efe Uzuner yönetiyor. Uzun uzun bahsedeceğim ışık tasarımı Ali Tunç, ses tasarımı ise Ece Eroğlu imzası taşıyor. Yalnızca birkaç sene içerisinde distopyaya dönen hikâyesiyle ülkemiz ve dünyanın geleceği hakkında yeni sorular sorabileceğimiz oyun, pek de olumlu ve umut dolu cevaplar vaat etmiyor. Ancak en azından, kendinden bir sonraki kuşağından özür dileyen karakteri ile, her ne olursa olsun insanlığın karanlıkta boğulmayacağının da temennisi ile akıllara yerleşiyor.

Rivayet o ki, bir gecede devrim olmuş… Bir devrimin sonundayız. Bir gecede dünyayı değiştiren bir devrimin. Karşımızda askeri bir forma ile Levent var, üstümüzde parlayan kıpkırmızı bir ışık ve karlı-karıncalı eskice bir televizyon ekranı. Hikâye anlatılmaya yeni başlıyor.

Bundan sonrası sürprizleri fazlasıyla bozabilir…

Benim metnin incelemek istediğim asıl kısmı, bu devrimin öncesi ve sonrası kişisel özelliklerinin birer birer kutuplanması. İki ayrı kümeye toplamaya çalışalım. Devrimden önceki Levent, mavi ışık altında. Biraz özgüvensiz, sessiz, sakin hatta biraz da ürkek biriymiş. Eşi ne kadar güneş insanıysa, o da o kadar yağmur insanıymış. Tanıştıkları gün, kendisini siper etmiş eşi ıslanmasın diye. Mesela burada, sevgi için orta yolu bulmanın da en güzel örneğini vermiş. Kendisinin yağmurlu günlerdeki mutluluğu, eşinin huzursuzluğuna dönüşmesin diye ona ısıtıcılar, ışıklar ve elektrikli battaniyelerle dolu bir güneş odası hazırlamış. Ele alabileceğimiz ilk “öncesi özelliklerini” özveri ve empati olarak seçiyorum hikâyelerinin bu bölümü için.

Hemen ardından Kisto geliyor. Kisto, mahallenin karnında kist olan sevecen köpeği, Levent’i takip etmeyi ve peşinde dolaşmayı pek seviyor. Ama tüm mahallenin gözü önünde o karnındaki koskoca kistle yaşıyor, bebişleri bazen sütü yerine o kistin iltihabını emiyor. Levent rahatsız oluyor bu kistli görüntüden. Kist, irin, hastalık ve ölüm çağrışımları arasında yüreği ağzında bir tepki geliştiriyor Kisto’ya, merhametini, sevgisini, şefkatini gösterebildiğine emin olamıyoruz. Belki Kisto’yu ilk gördüğünde üşenmeyip kucaklayıp bir veterinere götürseydi, bambaşka bir tablo seyrederdik. Ama Levent yapamamış böyle bir şey, mahalleli de yapamamış, Kisto’yu gören diğerleri de… Levent aktif olarak sorunu tespit edip çözülmesi için sorumluluk alıp harekete geçecek “o kişi” olamamış. Zaten kim olabilmiş ki?

Ve son olarak,

Sedef hamile olduğu söylediğinde, Levent korkuyor. Öyle bir korku ki, aklını yitirircesine kendisini sokaklara atıyor. Yolu önce mahallenin delisiyle Karaköy meyhanelerine ardından üfürükçü teyzelere düşüyor. Ancak bu korku ona öyle bir güçlü olma ihtiyacı yüklüyor ki, hemencecik rahatsızlıklarını, korkularını ve ürkekliklerini üfürükçünün ağzından saçılan tükürüklerin yanına bırakıyor. Her ne kadar üfürükçü, nazar duasının böyle bir etkisi olamayacağını söylese de, onun için önemli olmayacak artık. Demek ki, Levent psikanalitik çıkarımların aksine aslında en çok babası gibi olmaktan ziyade, güçsüz olmaktan korkuyor.

Bir erkek, güçsüz olmaktan korkuyor.

Mavi ışık kırmızı hap…

dunyanın en gucsuz babası 4

Oyun henüz başlamadan, salona girdiğimiz anda dahi kıpkırmızı ışığın gücü, bizi tahakkümü altına alıyor. Hemen ardından, yeni yeni tanışmaya başladığımız Levent ile mavi ışık, biraz olsun ruhumuza sinen ağırlığı hafifletiyor. Bu iki rengin tartışmaya kapalı anlamlandırmasını rahatlıkla bulabiliriz elbette.
Mavi ışık, kırmızı ışık… Öyle ki, Levent’te bedenlenen iki zıt karakterin belirlediği birbirine karşıt tüm sıfatlar; devrimin öncesi ve sonrası için de genel geçer bir kılavuz niteliğinde. O kılavuz eşliğinde yol alıyoruz zaten hikâyede, dolayısıyla aslında elimizde kalan yalnız iki boyut, iki dünya, iki gerçeklik var. Yalnızca ruhumuzu ferahlattığı için de değil, göğüs kafesimize oturan ve nefes alamadığımız bir sıkışmışlığa bizi hapseden devrim sonrası-şimdiden kaçış da sadece anılar arasında gezinirken, düşünceler arasında dolaşırken mümkün. Bu tahayyül biçiminin en doğru ifadesi yine sadece gözlerimizi alan masmavi bir ışıkla mümkün olabilirdi zaten.

Ancak tüm dünyanın, bir madeni paranın iki yüzüne benzer, ortası, köşesi, yanı yamacı olmayan kutbun hüküm sürebildiği anlatının sadece şu iki renkle anlatılagelmesini tercih ederdim. Oyunun anlatısına dahil olan tüm o diğer renklerin, rengarenk ışıkların bu iki kutup arasında bir referans kutbu da kalmıyor zaten. Çünkü, çok belli ki artık dünyada gökkuşağının tüm renkleri yok. Yalnızca iki renk var, her şeyin temsili iki seçeneğe sıkışmış. Bizler de iki karşıt ışığa sıkıştırılmış seyirciler olarak salonda olsaydık, gün ışığının tanıdık çehresinin kıymeti de daha iyi anlaşılırdı.

Ancak günümüzde -her birimizin şahsi ekran süresinden bağımsız- hakim olduğumuz başka bir gönderme, haddinden fazla popülerleştiği dünyamızda; oyunun söylediklerini daha da etkili kılacak “red pill”. Hemen herkesin gereksizce ve fazlasıyla aşina olduğu bu kavram, çok basit olarak, erkeklerin ve erkekliğin günümüzde tahrip edildiğini aslen güçle anılması ve dominant olan olarak tanımlanması gerektiğini ifade ediyor. Tarihin pek çok devriminin, kazanımının ve hak tesliminin gerisinde kalan bir öneriyle ortaya çıkıp artırıyor ve kadınları da yalnızca cinsel pazarlığın nesnesi olarak gören korkunç bir bakış üretiyor. O bakış ki, gencecik insanların özgüvensiz düşünce dünyasında filizleniyor ve önümüzdeki yılların en büyük tehditlerinden biri haline geliyor. Kullandığı her bir kavramın, baskının, üstüncüllüğün, empati yoksunluğunun günümüzde aşırı sağın yükselmesini de sağlayan temeli kurması tesadüf olabilir mi peki? Yoksa, her gün yeni bir kaos ve dolayısıyla yarından endişe duyma halinin, insanlığın içinde sürekli sızlayan güçsüzlüğü beslediği ve aslında sistemin, kendi çarkını bu inşa yolu ile çevirdiği söylenebilir mi? Kişileri baştan ayağı kuşatan derin bir korkudan mütevellit bir güçsüzlük.. Halbuki bambaşka bir temelde, dünyanın tüm olasılıklarına karşı kendisini güçsüz hisseden bireylerin “dünyayı korkusuzca yaşanabilecek bir yer” haline getirme motivasyonuna da kolaylıkla dönüşebilirdi. Ancak kırmızı ışıklar açık; çarklar, iyiliğe dönmüyor.

Levent, devrim ile öyle bir noktaya gelmiş ki, şiddet, yasaklar, ölüm… Hiçbiri onun “yeni kişiliğinde” bir adım geriye atmasını sağlayamıyor. Levent devrimden sonra tanımış olsaydı biricik sevgilisini, yanlışlıkla ona aracıyla arkasından çarpan sonra şehrin diğer ucundaki hastane için yola çıkan, ürkek gözlerle yağmurdan kaçıp saklanmaya çalışan eşini, mümkün olabilir miydi örnek gösterilesi bir özveri ile yaşamı paylaşabilmeleri? O, artık orta nokta bulamaz. Kendisine karşıt konumlananı anlayamaz. Anlayış gösteremez. O güçlü bir adam ve onun dediği olacak. Artık parklarda kedi yavruları oynamayacak. O, yıkılmış hayallerin, kaybolmuş hakların, terkedilmiş adalet ve hukuk kavramlarının gerisinde kalan büyük boşluğu dolduran karanlığın en güçlü parçalarından biri artık. Ve dönüşü yok.

Son..

Kendi yazdığı metni oynarken Egemen Cıgal’ın performansı hayret uyandırıcı. Belki de gönlüm mavi Levent’ten yana olduğundandır, Cıgal’ın ürkek ve tedirgin Levent’i canlandırışı, otoriter ve kötücül karaktere dönüşünün epey önüne geçiyor. Metnin kopuklukları performansı ile tamamlanıyor olsa da, iki zıt kutba yerleşen karakterleri simetrik bir başarı ile canlandırdığını söylemek biraz zor. Ancak bunun bir nedeni de, geçişlerin sıklığı ve fazlalığı olabilir. Yönetmenin imzasını taşıyan dekor tasarımı ile, sahnede Cıgal’a eşlik eden dekor, eski bir televizyon, seyircinin “izlerliğini” perçinliyor. Pek çok anlama sahip olabilecek bu tercih benim için, olan biten her “kırmızı ışıklı” olayın izleyicisi olduğumuz; ancak yalnızca izleyicisi olabildiğimiz gerçeğini yüzüme vuran bir işlev görüyor.

Birkaç saat etkisinden kurtulamadığım oyun bana biraz da çocukluğumdaki anıları çağrıştırıyor. Birbirimizin evine yatıya kalmaya gittiğimiz ve gecenin ilerleyen saatlerinde bir şekilde birbirimize korku hikayeleri anlatmaya başladığımız misafirliklerin anılarını. Gerçekleşmesinden korktuğumuz için ışığı açtığımız, kapıları kontrol ettiğimiz ve sonunda “ancak korktuğumuz şeyin gerçekleşmemesi için elimizden geleni yaptıktan sonra” yatağımıza girip yorganın altında huzurla uykuya dalabildiğimiz gecelerin.

Bu gece de bize Cıgal, aslında oldukça iyi bildiğimiz bir korku hikayesi anlatıyor.

Peki, gerçekleşmemesi için neler yapacağız?

*Dünyanın En Güçsüz Babası, 22 Ekim ve 27 Kasım günleri saat 20.30’da Mekan Eksi On Altı’da olacak.

Kreosus yazı sonu görseller (7)

dünyanın en güçsüz babası afis 1“Dünyanın En Güçsüz Babası”

Yazan: Egemen Cıgal

Yöneten: Efe Uzuner

Oynayan: Egemen Cıgal

Yardımcı Yönetmen: Eda Değer

Genel Koordinatör: Sümeyye Kavranoğlu

Proje Ekibi: Arda Sinop, Cemre Çağatay

Işık Tasarımı & Uygulama: Ali Tunç

Ses Tasarımı & Uygulama: Ece Eroğlu

Hareket Tasarımı: Nihan Erdem

Dekor: Efe Uzuner

Afiş Fotoğrafı / Teaser: Ulaş Beşoklar

Afiş Tasarımı: Eda Değer

Yapım: Tiyatro Kontra

Süre: 65 dk / Tek Perde

dunyanın en gucsuz babası 2


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik