Meryem Ana Kilisesi: Seyircisi azalan, perdesi kapanmayan

Sur’un bazalt sokaklarında, yüksek kara duvarların arasındaki alçak bir kapıdan girersiniz. Avlu sizi önce sessizlikle karşılar; sonra, pazar sabahıysa, içeriden bir ilahi sızar. Dil, Süryanicedir; bu topraklardaki en eski Hıristiyan geleneğinin, İsa’nın konuştuğu Aramcanın akrabası olan dili. Nefte, mum isine ve bin yedi yüz yıla bulanmış bu ses, çoğu zaman bir avuç insana söylenir. Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nin kültürel değerini anlatmanın en kısa yolu belki de şudur: Burası, dünyanın en küçük seyircili ama hiç kapanmamış sahnelerinden biridir. Bu yazı, gişe rakamlarıyla ölçülemeyecek bir sürekliliğin hikâyesidir.

GÜNEŞ TAPINAĞININ ÜSTÜNDE

Süryanilerin Amid, kendi telaffuzlarıyla Omid dedikleri kentte Hıristiyanlık, daha ilk yüzyılda Kudüs-Antakya-Urfa hattından ulaşır. Rivayete göre kilisenin bulunduğu yerde güneşe tapan Şemsilerin tapınağı vardır; MS 280 dolayında burada bir kilise yükselir. Kutsal mekânın el değiştirerek sürmesi, Anadolu kentlerinin bilinen grameridir; ama Meryem Ana’yı ayrıksı kılan, bu gramerin burada hâlâ çekimleniyor olmasıdır. Güneş tapınağından bugünkü ayine uzanan çizgi kesintiye uğramamış, mekân on yedi yüzyıldır aynı işi yapmıştır: İnsanları göğe doğru toplamak.

Bu sahnenin kadrosu, Süryani kültür tarihinin zirvesidir. Kilisenin geleneğine göre Süryani ilahi şiirinin kurucu ismi Mor Afrem 303’te burada vaftiz edilir; 309’da burada toplanan bir sinod, Mor Yakup’u Nusaybin episkoposluğuna yükseltir. Süryani edebiyatının parlak kalemlerinden Suruçlu Mor Yakup ile Mor Yakup Barsalibi bu külliyede yaşar; kimi patriklerin mezarları da buradadır. 1034’te Antakya Süryani Patrikliği bir dönem bu kiliseye taşınır ve yapı, on birinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın sonlarına dek aralıklarla patriklik merkezi olarak hizmet verir; Diyarbakır 1933’e kadar metropolitlik merkezidir. Kilisede İsa’nın gerildiğine inanılan haçın bir parçasının saklandığı aktarılır. Başka bir deyişle burası bir mahalle kilisesi değil, Süryani dünyasının yüzyıllar boyunca ana sahnelerinden biri olmuş bir kurumdur. İlahi söyleyen o küçük cemaat, boşalmış bir salona değil, muazzam bir repertuvarın hafızasına sesleniyor.

ONARIMLARIN KİTABESİ

Yapı kompleksinin duvarlarında, onarım ve eklemeleri kaydeden on dört yazıt bulunur; en eskisi 1533 tarihlidir ve yapının yenilendiğini söyler. Kilise 1297 ve 1648’de yangın geçirir; 1689’da apsisi, 1693’te Mor Yakup bölümü elden geçer; 1719, 1850, 1881 ve 1914 onarımları izler. Bu kronoloji kuru bir liste gibi görünebilir; oysa dikkatle okunduğunda bir reji defteridir: Her yıkımın karşısına bir onarım tarihi yazılmış, oyunun devamı her seferinde yeniden güvence altına alınmıştır. Son büyük onarımın imzası ise çok anlamlıdır: 2004-2005 restorasyonu, Türkiye’de, ABD’de ve Avrupa’da yaşayan Diyarbakırlı Süryanilerin ortak katkısıyla yapılır. Kentten koparılmış bir cemaat, dünyaya dağıldığı yerden dönüp kendi sahnesini onarmıştır. Diasporanın tanımı budur belki de: Salonda oturamayan ama perdenin kapanmasına razı gelmeyen seyirci.

SEYFO’NUN GÖLGESİ, GÖÇÜN SESSİZLİĞİ

Bu yapının hikâyesi, cemaatinin hikâyesinden ayrı okunamaz. Süryanilerin Seyfo adını verdikleri 1915 kıyımı ve yüzyıl boyunca süren göç dalgaları, Diyarbakır’ın kadim Süryani nüfusunu birkaç aileye indirmiştir. Meryem Ana bugün kentteki Ortodoks Süryanilerin faal durumdaki tek kilisesidir. Ayinler sürmektedir; ama her ayin, bir dilin ve bir müzik geleneğinin son taşıyıcılarının omuzlarında sürmektedir. UNESCO’nun “somut olmayan kültürel miras” dediği şeyin en yalın hâli budur: Miras taş değildir yalnızca; o taşın altında söylenegelen ilahidir, ilahinin dilidir, dili bilen son kişilerdir. Taşı restore edebilirsiniz; sesi ancak yaşatan bir topluluk restore eder.

SUR’UN SINAVI

Kilisenin yakın tarihi, Sur’un yakın tarihinden de bağımsız değildir. 2015-2016’daki çatışmalar ve uzun sokağa çıkma yasakları ilçenin tarihsel dokusunda ağır tahribat yaratmış; 2016’daki acele kamulaştırma kararının Sur’daki taşınmazların büyük bölümüyle birlikte ibadethaneleri de kapsadığı bildirilmiş, cemaat vakıfları haklarını yargıda aramıştır. Bazalt duvarlar bu sınavdan da ayakta çıktı; ama mesele hiçbir zaman yalnızca duvar olmadı. Bir ibadethaneyi yaşatan şey mülkiyet kaydı değil, kapısından girecek insanlardır ve Sur’un yeniden inşasında asıl sorulması gereken soru da budur: Taşlar yerine konurken, o taşlara ses veren topluluklara yer açılıyor mu?

Diyarbakır surlarının dibindeki bu avluda, pazar sabahları hâlâ Süryanice ilahi söyleniyor. On yedi yüzyıldır sahnede olan bir oyun için “az seyirci” bir başarısızlık ölçüsü müdür, yoksa sürekliliğin ta kendisi mi? Kültürel değeri kalabalıkla ölçmeye alışmış bir çağda Meryem Ana Kilisesi, tersini fısıldıyor: Bir kentin gerçek zenginliği, en görkemli yapılarında değil, en küçük cemaatinin hâlâ söyleyebildiği şarkıda saklıdır. O şarkı sustuğunda taşların anlatacak nesi kalır?


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik