Yıldız: Her gün ölecekmişim gibi yaşayacak hâlim yok ya
PINAR ARABACI
Yıldız, beş kişilik bir ailenin çok sevilen muhabbet kuşu. Limonlu salatalığı, Bilge’yle tuvalette kitap okumayı, Serap’ın Hamdi’ye bağırmasını, Ela ağladığında omzuna konmayı ve Ece’nin mor ayakkabılarının içine saklanmayı çok seviyor. En çok da evin annesi Serap’la baş başa kaldığı gündüz vakitlerini. Bir de tavandan yere kadar uzanan camın hemen karşısındaki ıhlamur ağacı var. Ona dışarısı ile ilgili hayaller kurduran.
Bir gün pencere açıkken kafesinin kapısını da açık bırakıyorlar. Bu, hiç alışık olmadığı bir durum. Yıldız, açık pencereden ıhlamur ağacının kendisini çağırdığını duyuyor.
Pencereyi yanlışlıkla mı açık bıraktılar?
Orası biraz şüpheli. Çünkü bir zamanlar evin neşesi olan Yıldız’a gösterilen ilgi çoktan azalmaya başlamış. Ona alışmış hatta belki sıkılmışlar. Evdekilerin kendi dertleri var artık. Kafesinden eskisi kadar çıkarılmıyor, çok öttüğünde üzerine örtü örtülüp karanlıkta bırakılıyor. Üstelik evde “Kedi mi alsak?” konuşmaları da başlamış.
Yıldız ev halkına epeydir kırgın.

ÖZGÜRLÜK VE AİDİYETE DAİR
Artalan Kolektif’in Yıldız’ı, bir muhabbet kuşunun evden kaçışıyla başlayan bir özgürlük ve aidiyet hikâyesi anlatıyor. Metin Deniz Dursun’un kaleminden çıkmış olsa da oyun, yönetmen, oyuncu, dramaturg ve yapımcının birlikte yürüttüğü bir metin geliştirme sürecinin ürünü. Yıldız’ın bedeninde bulduğu şeyin metne geri döndüğü bir üretim biçimi bu. Anıl Can Beydilli’nin yönettiği oyun, yaşamayı çok isteyen, dünyayı çok merak eden ama neredeyse her şeyden korkan küçük bir kuşun kendisine yaşayabileceği, kendi olarak var olabileceği bir yer aramasını anlatıyor.
Ama kafesin kapısının açılması Yıldız’ı bir anda özgür bir kuşa dönüştürmüyor. Dışarıdaki dünya çok geniş ve ürkütücü. Bir çırpıda keşfedilemeyecek kadar kocaman ve güzel.
“İnsan mıyım, kuş mu?” Yıldız evden kaçınca ilk kez gündoğumunu görüyor. Denizi görüyor; lacivert. Gökyüzünü, yıldızları, şehrin ışıklarını, toplu taşımayı tanıyor. Bir yandan da bütün bunların arasında nasıl hayatta kalacağını anlamaya çalışıyor. Nerede uyunur, ne yenir, kimden kaçılır? Evde bildiği hayatın hiçbir kuralı burada geçerli değil.
Sokakta yaşayan güvercin Cesur ile tanıştığında “Ne yapıyorsun burada?” sorusuna verdiği cevapla hikâyesi tam olarak başlıyor: “Şehirle tanışıyorum. Ben evden yeni kaçtım da.”
Mine Nur Şen, theMagger’da Enes Kudu’yla yaptığı söyleşide, Yıldız’ı “varoluşu gereği arada kalmış” bir canlı olarak tarif ediyor: Ne doğasında yaşayabiliyor ne de içinde doğduğu insan evinde. Oyunun parkla kurduğu ilişkiyi de buradan açıklıyor; park şehrin içinde ama doğanın da bir parçası, ne birinin evi ne de uçsuz bucaksız bir orman. Yıldız gibi o da arada.
“İNSAN DEĞİL AMA BİRİ”
Şen’in oyunculuğu bu arada kalmış varlığı araştırıyor. İçe kıvrılan ayaklar, kolların kanatlara dönüştüğü anlar, tünemeler, küçük ve hızlı baş hareketleri, uçuş sekansları… Gülnara Golovina’nın hareket tasarımıyla birlikte oyuncunun bedeni bir kuşun biçimini taklit etmekten çok, onun dünyayla nasıl ilişki kurduğunu gösteriyor. Yıldız bir şeyden ürktüğünde bedeninin küçülüşünü, havalanmaya hazırlanırken ağırlığının değişmesini, bir yere konduğunda ayaklarının aldığı hâli izlerken sahnede olmayan yüksekliklere, dallara, mesafelere de inanmaya başlıyoruz.
Şen aynı söyleşide Yıldız’ı çalışırken “kuş olmaya” fazla takılmadığını söylüyor. Onun için Yıldız, “insan değil ama biri.” Dünyaya dair hiçbir fikri olmayan bir canlının her şeyle ilk kez karşılaşmasının bedendeki karşılığını aradığını; bedenini serbest bıraktığında kendisini de şaşırtan imkânlarla karşılaştığını anlatıyor.
Mine Nur Şen ve yönetmen Anıl Can Beydilli’nin birlikte tasarladığı dekor da bu oyunculukla beraber çalışıyor. Bank ve dal yerinde duruyor ama Yıldız’ın anlattığı yere göre işlevleri değişiyor; bazen kafes oluyorlar, bazen ağaç, bazen saklanacağı ya da tutunacağı bir yer.
Yasin Gültepe’nin ışık tasarımı, ışıkla gölge arasındaki değişimler aynı sahneyi bazen evin kapalı, güvenli ama sıkışık alanına, bazen dışarının açıklığına ve belirsizliğine taşıyor. Dekorun, hareketin ve ışığın birbirini tamamladığı bu evrende Cesur’u da, diğer kuşları da, ağacı da, şehri de Mine Nur Şen’in baktığı, yaklaştığı, kaçtığı yerlerden takip edebiliyoruz.
Yıldız Cesur’la tanıştıktan sonra hikâye yeni bir aidiyet sorgusuna taşınıyor. Cesur onu diğer kuşların yaşadığı ağaca götürdüğünde Yıldız’a da bir dal veriliyor: “Bu dal artık senin.”
Yıldız seviniyor: “Yine bana ait bir yer var.” Ama bir dala sahip olmakla bir yere ait olmak aynı şey değil.
Yıldız bunu kısa sürede öğreniyor. Sokaktaki kuşlara pek benzemiyor. İçtikleri suyu pis buluyor, yediklerini garipsiyor; biraz burun kıvırdığı bile oluyor. Sonuçta insanlarla büyümüş bir ev kuşu. İnsanlardan öğrendiklerini de yanında getirmiş. Hamdi’nin öğrettiği “Cimbom” dışarıda hiç beklenmedik biçimde işe yarıyor; kuş yemi satan Lütfü Amca’ya kendisini sevdirip karnını doyurabiliyor. Ama Lütfü Amca bir başkasına Yıldız’ı gösterip “Benim kuşum bu,” dediğinde oradan gidiyor. Çünkü Yıldız birilerinin kuşu olmanın ne demek olduğunu biliyor.
Ve artık kimsenin kuşu olmak istemiyor.
Oyun sahip olmakla ait olmak arasındaki farkı burada çok iyi yakalıyor. Yıldız kendisine ait bir dal verildiğinde seviniyor, başka kuşlarla birlikte olmak istiyor, Cesur’a bağlanıyor. Yani özgürlük onun için kimsesizlik değil. Fakat bir yere ait olabilmek için yeniden birinin mülkü olmak da istemiyor.
İnsanların yanında kuş, kuşların arasında ev kuşu. “İnsan mıyım, kuş mu?” sorusunu tekrarlarla soran Yıldız, kendisi olarak nerede yaşayabileceğini arıyor.

“BİZ YOLUMUZA DEVAM EDERİZ”
Dışarıdaki dünya Yıldız için yalnızca yeni ve heyecan verici değil. Gerçekten tehlikeli. Bir insan üzerine basabilir, büyük bir kuş onu yiyebilir, aç kalabilir, uyuyacak yer bulamayabilir. Üstelik evde bakılarak büyütülmüş küçücük bir muhabbet kuşunun bunlardan korkması hiç de yersiz değil. Ama Yıldız bir yerde kendisine: “Her gün ölecekmişim gibi yaşayacak hâlim yok ya,” diyor.
Oyunun yaşamla kurduğu ilişkiyi en iyi anlatan cümlelerden biri bu. Çünkü Yıldız korkmamayı öğrenmiyor. Dünyayı tanıdıkça aslında korkması için daha fazla neden olduğunu da görüyor. Mesele, korkunun doğru olup olmaması değil; her an ölebileceğini düşünerek yaşarsa hayatın kendisine hiç sıra gelmeyecek olması.
Bir süre sonra korkunun biçimi de değişiyor. Çok sevdiği güvercin arkadaşı İbiş’in başına gelenler Yıldız’ı başka türlü bir korkuyla tanıştırıyor. Artık mesele yalnızca kendisinin hayatta kalması değil. Çok kötü bir şeye tanık olduktan sonra onunla ne yapılacağı, hayatın nasıl olup da kaldığı yerden devam edebildiği. Cesur için bunun cevabı daha basit: “Olur böyle şeyler, biz yolumuza devam ederiz.”
Yıldız’ın anlamakta zorlandığı da bu. Bazı şeyler “olur böyle şeyler” denemeyecek kadar kötü. Bazı kayıpların, tanık olunan bazı felaketlerin ardından insanın –Yıldız’ın durumunda kuşun– yoluna nasıl devam edeceğini bilememesi çok doğaldı. Olan şey geride kalamıyor; yarası da onunla beraber geliyor.
Türkiye’de yaşarken bu duyguyu tanımamak biraz zor. Mesele başımıza gelenleri alt alta sıralamak değil; bazen henüz birinin acısını anlamaya çalışırken yenisinin gelmesi, insanın öfkelenmeye, üzülmeye, yas tutmaya bile yetişememesi. Bir noktadan sonra asıl soru yalnızca “Buna nasıl izin verildi?” olmuyor; “Bütün bunları bilerek insan ertesi sabah nasıl kalkıp hayatına devam ediyor?” sorusu da onun yanına yerleşiyor.
Yıldız’ın Cesur’a itirazı biraz da buradan vuruyor. Hayatın devam ediyor olması, olanın kabul edilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Yoluna devam etmek de unutmak, alışmak ya da artık canının yanmaması demek değil. Yıldız zamanla bunu öğreniyor. Bazı şeyler geçmiyor, bazı acılar unutulmuyor ama hayat onlarla beraber sürüyor. Üzüntüsü dayanılmaz olduğunda Cesur’dan öğrendiği bir şeyi yapıyor ve sevdiği şeyleri sayıyor. Olanı değiştirmek ya da unutmak için değil, o acının içinde kendisine yeniden yaşayabileceği küçük bir yer açmak için.
Oyunun büyümekle kurduğu ilişki de burada belirginleşiyor. Yıldız dünyayı tanıdıkça ondan daha az korkması gerektiğini öğrenmiyor; dünyanın güzelliğiyle kötülüğünün aynı anda var olduğunu ve ikisini birden bilerek yaşamak zorunda olduğunu öğreniyor.
Dünyayı tanımaya aşk da dahil. Cesur Yıldız’a çiftleşme dansı yapıyor. Yıldız da karşılık veriyor. Çünkü Yıldız dans etmeyi çok seviyor. Fakat dişi kuşlar dans etmezmiş. Cesur’un bundan rahatsız olup uzaklaşması Yıldız’ı üzüyor. Sevdiği biri tarafından kabul edilmek istiyor ama dans etmekten de vazgeçmek istemiyor.
İnsanların evinden kaçıp kuşların arasına karışınca yeni kurallara takılıyor Yıldız. Bu kez başka bir dünyanın, başka bir “öyle yapılmaz”ı çıkıyor karşısına.
“HERKESİN HAYATI VAR, BEN KİMİM?”
Oyunun aidiyet meselesi de burada başka bir yere uzanıyor. Yıldız yalnızca kendisini kabul edecek bir topluluk aramıyor; o topluluğun içinde ne kadar kendisi kalabileceğini de öğreniyor. Sevilmek uğruna dans etmeyi bırakacaksa, kendisine verilen dalın gerçekten ona ait olup olmadığı yeniden tartışmalı hâle geliyor. Ben kimim?
Yıldız dışarıda ne kadar zaman geçirirse geçirsin ev fikri tamamen ortadan kalkmıyor. Bir noktada eski evinin yolunu yeniden buluyor. Yorulmuş, başına türlü şey gelmiş. Dönmeyi düşünüyor, evdekilerin onu çok özlediğinden neredeyse emin. Sonra içeri bakıyor: başka bir muhabbet kuşu var ve onun da adı Yıldız. Yerine başka bir kuş alınması, Yıldız’ın düşündüğü kadar vazgeçilmez olmadığını anlatmaya zaten yeterdi. Ama yeni kuşa da onun adının verilmesi, oyun boyunca sorduğu soruyu daha acı bir yere taşıyor. Cesur kendi adını kendisi koymuştu. Yıldız’ın adını insanlar koymuştu ama o adını seviyordu; ona sorsalardı da Yıldız olmak isterdi. Şimdi baktığı evde kendi adı onsuz yaşamaya devam ediyor.
“Herkesin kendi hayatı var. Ben kimim?” sorusu artık başka türlü duyuluyor.
Mine Nur Şen de aynı söyleşinin sonunda Yıldız’ın ait olduğu yeri bulmasından çok, onu aramanın önemli hâle geldiğini söylüyor. Soruların büyük ve kesin cevaplarından ziyade geçici cevaplarla yaşamayı öğrenmesinden söz ediyor. Oyunun sonuna yaklaştıkça Yıldız’da değişen şey de bu aslında.
Oyunun başından beri sorduğu sorular da onunla beraber geliyor:
“Mutlu insanlar nerede yaşar?”
“Peki mutlu kuşlar nerede yaşar?”
“Mutlu bir Yıldız nerede yaşar?”
Çok yorulduğu, devam etmekte zorlandığı bir anda betonun arasından büyümüş bir çiçek görüyor. O çiçek Yıldız’ın başına gelen hiçbir şeyi düzeltmiyor. Beton hâlâ orada. Yıldız da artık evden kaçtığı günkü kuş değil. Ama betonun arasından bir çiçek çıkmış, o da yoluna devam ediyor. Belki Yıldız’ın aradığı şey sonunda tek bir ev, tek bir ağaç ya da kendisine ayrılmış tek bir dal değildir. Nerede yaşayacağı kadar, orada kim olarak yaşayacağı önem kazanmıştır artık. Dans eden bir dişi kuş olarak mesela. Korkan ama yine de uçan bir kuş olarak. Sevdiği şeyleri saymayı unutmayan bir kuş olarak.
Her gün ölecekmiş gibi yaşayacak hâli yok ya!
*Yıldız, 6 Eylül Pazar günü saat 19.00’da Eskişehir İskele 26’da, 23 Ekim Cuma günü saat 21.00’de Dasdas’ta izlenebilir.
“Yıldız”
Yazar/Metin Geliştirme: Deniz Dursun
Yönetmen/Metin Geliştirme/Dekor Tasarım: Anıl Can Beydilli
Oyuncu/Metin Geliştirme/Dekor Tasarım: Mine Nur Şen
Metin Geliştirme/Dramaturg/Afiş Tasarım: Yaşam Özlem Gülseven
Yardımcı Yönetmen: Elif Tekinyer
Hareket Tasarımı: Gülnara Golovina
Müzik: Gülin Kılıçay
Işık Tasarımı: Yasin Gültepe
Fotoğraf, Video&Animasyon: Veli Furkan Güneş
Yaratıcı Yapımcı/Metin Geliştirme/Afiş Tasarım: Aslı Candaş
Kostüm Tasarımı: Cansu Demirci
Fotoğraf: Ayten Çelik
Artalan Kolektif

“Yıldız”


