Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri’ne düşülen not: Biri gelip bir selam versin!
MUSTAFA KARA
Mete Toygar Durak, Amerika’da konservatuvarı bitirip Türkiye’ye döndüğünde tiyatrolara yirmi beş mail attı; ikisi otomatik yanıt olmak üzere üç yanıt aldı. Bunun üzerine kendi mecrasını kurdu. Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri bir buçuk yılda kırk bin takipçiye ulaştı, Instagram’da ayda bir milyon görüntülenme alıyor, ekibi on altı kişi ve hepsi tiyatrocu. Türkiye’den Edinburgh Fringe Festivali’ne iki kez medya akreditasyonuyla giden tek yayın. Buna karşılık kurucusu dahil ekranda görünen hiç kimse bugüne kadar tek kuruş kazanmadı. Sunum dosyaları hazırlandı, başvurular yapıldı, ajanslardan ve kurumlardan gelen sponsorluk yanıtı sıfır. Mete Toygar Durak, “Biri gelip bir selam versin” diyor artık.
Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri’nin kurucusu Mete Toygar Durak’la tiyatronun hali ahvali, yeni medyada tiyatro yayıncılığının durumu ve hatıra defterine not düştüklerini konuştuk.
Tiyatro yayıncılığında neyi eksik gördün de böyle bir şeye giriştin?
Samimi söyleyeceğim, dürüst davranacağım. Amerika’da konservatuvarı bitirdim, Mayıs 2023’te Türkiye’ye döndüm. Bu üç yılda Amerika’dan aldığım tiyatro oyunu teklifi sayısı, Türkiye’den aldığım teklif sayısından hâlâ daha fazla. Kısacası cevap bu.
Türkiye’nin hali, ahvali az çok ortada. Niye döndün peki?
Bir ara şey vardı, Amerika’ya gitme çılgınlığı. How I Met Your Mother, Friends... Ben bunlarla büyüdüm, bunları çok sevdim. Hep Amerika’ya gitmek istedim, gittim ve gerçekten iki buçuk sezon How I Met Your Mother çektim kendi hayatımda. Ama bittiğinde iki şey vardı. Biri, o kampüs havasından çıkıp hayat mücadelesine girdiğinde o toz pembeliğin yok olması, diğeri de New York’a oyunculuk eğitimi almaya giden, Galatasaray Lisesi mezunu, tiyatroyu hobi olarak yapan aklı havada, genç bir avareden bir tiyatrocuya dönüşmüş olmam. Genç, heyecanlı, ne istediğini bilmeyen bir adamdım. Amerika’da beni tiyatrocu yaptılar. Ben artık bir tiyatrocuyum. Sayfanın adı da o yüzden Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri.
Nasıl oldu: Haftanın beş günü eğitim alıyorum, bir yandan çalışıyorum. Herkes “Amerika’ya gittin, ne güzel” diyordu. Ben gittiğimde pandeminin çıktığı seneydi; Times Square’e ilk indiğim gün meydanda yalnızca bir çöpçü, bir dilenci, bir de ben vardık. Sonuçta orada beni tiyatrocu yaptılar. Paket servisten kazandığım parayla Broadway oyunlarını izledim, prodüksiyonda çalıştım. Beni zehirlediler yani. Zehir bir kere bünyeye girdi.
Bunlar tiyatro ile ilgili; Türkiye’ye dönme sebebin neydi peki?
New York çok acayip bir yer. Orada her şey olabilirsin. Kendini patates olarak da tanımlayabilirsin. Benim en çok içimin sıkıldığı nokta şuydu: Benim ülkemde birisi cinsel yöneliminden, dininden, siyasi görüşünden hâlâ bir sürü şeyle uğraşmak zorunda kalıyorken, Amerika’daki her oyunda gerek bile yokken bazen bir siyahi, bir LGBTQ+ karakter konuluyordu. Bu kesinlikle olmalı, sonuna kadar destekliyorum. Ama oyunda hiçbir gereklilik yokken sırf bir siyahi girip bir replik söylediğinde alkış toplamak için ya da sadece bir LGBTQ+ karakter koyup seyirciyi tepki vermeye çağırmak için yapıldığında ben içimden şunu dedim: Sizin bana ihtiyacınız yok, ben size yardım edemem. Buradan benim mücadelem en fazla bir Türk olarak ünlü olmak olabilir.
Kendi ülkeme gidip, ülkesinden dışarı çıkamayan, tiyatroyu belki çok yetenekli olmasına rağmen “Ben böyleyim” diye kendine ket vuran ya da bir şeylerden korkan birilerine “Hayır, böyle bir dünya da var, böyle bir şey de var, aslında böyle yapılmalı” diyebilmek için geldim.

Türkiye’ye dönünce tiyatroların hemen hepsine mail attım, aklına gelebilecek her yere. Üç cevap geldi. İkisi otomatik cevaptı. Birini hiç unutmuyorum, çok ağrıma gitmişti: “Merhaba. Oyuncu aramıyoruz bu sezon. Yeni sezon oyuncu ararsak size döneriz.” Anlatmak istediğim bu değil, yapmak istediğim bu değil. O gün yıkıldım.
Umduğunu bulabildin mi? Nasıl karşıladı Türkiye dönüşünü?
Rebecca diye çok sevdiğim, çok yetenekli bir oyuncu arkadaşım var; büyük ihtimalle ileride çok iyi bir yere gelecek. Broadway’de Sutton Foster’ın Hugh Jackman’la The Music Man’e çıkacağını öğrendiğimizde Rebecca kafayı yedi, “Ben Sutton Foster’la çalışacağım” dedi ve tiyatronun kapısına gitti. “Ben sizin tuvaletinizi bile temizlerim” dedi. “Gel bilet kes, sahnede çalış” demişler ve Rebecca gitti, sahne amirliğine kadar yükseldi. Ben bu hikâyeden yola çıkarak dedim ki: Rebecca bunu yapabiliyorsa, ben ülkeme gittiğimde “Amerika’dan geldim” deyince herhalde elleri açık karşılarlar. Aynen böyle karşıladılar!
Türkiye’ye dönünce tiyatroların hemen hepsine mail attım, aklına gelebilecek her yere. “Ben Mete Toygar Durak, CV’m bu. Bakın, burada şu yönetmenlerle çalıştım, ben sizi tanımak istiyorum” diye başlayan ve kendimi de anlatan bir mail. Biraz eski usul düşündüm aslında. Eskiler bize hep böyle anlatıyorlar. Oyunlarını izlemeye giden Rasim Öztekin’e, Ferhan Şensoy’un “Gel bakalım, ne yapıyorsun sen” demesi… Kenter Tiyatrosu’nda, gündüz Dormen Tiyatrosu’nun akşam Kenterlerin oyunlarını oynaması… Biraz buralara aldandım. 20-25 mail atmışımdır. Üç cevap geldi. İkisi otomatik cevaptı. Birini hiç unutmuyorum, çok ağrıma gitmişti: “Merhaba. Oyuncu aramıyoruz bu sezon. Yeni sezon oyuncu ararsak size döneriz.” Anlatmak istediğim bu değil, yapmak istediğim bu değil. O gün yıkıldım.
Evet, tiyatro kollarını açıp beklemiyormuş seni. Peki Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri nereden çıktı?
Ne yapacağımı düşünüyordum. “Bir şey yapmanız, kendinizi göstermeniz lazım” deniyordu, bense “Ben komik şeyler çekmek istemiyorum, TikTok’ta şaklabanlık yapmak istemiyorum” diyordum. “Niş bir şey bulma” tavsiyesi kulağımda kaldı. New York’ta paket servis yapıp, kazandığım parayla gittiğim oyunlar geldi aklıma. “Türkiye’de bilet fiyatları yüzünden evinden çıkamayan, oyun izleyemeyen insanlar var. Acaba oyun anlatsam nasıl olur?” diye düşündüm. Ama aklımda “Tiyatro böyle olmaz, tiyatro şöyle yapılır” gibi bir şey yoktu, “Yıkacağım bunları, ben kendimce anlatacağım” dedim. Sayfanın adı ne olsun? Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri olsun. Bir de şunu düşündüm: Adı bir lezzet bıraksın, kısaltması da olsun. “BTHD: Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri” böyle doğdu.
Sayfanın adı kendini ifade ediyor. Ancak bu alanda giderek artan bir “influencer” enflasyonu var ve tüm bu karmaşa içinde sen kendini nasıl tanımlıyorsun?
Ben tiyatrocuyum. Bahsettiğin yer çok muğlak bir alan. İlk başta sadece oyunları anlatıyordum. İlerledikçe “Tiyatro Terimleri Sözlüğü”, “Tiyatro İzlerken Ne Yapılmaz”, “Türk Tiyatrosu Skandalları”, “Türk Tiyatrosunda Gizli Kalmışlar” gibi bölümler yaptım, zamanla sosyal medyanın izlenme ve takip sistemine katıldım. Fakat iyi oldu. Benim açarken ilk hedefim aslında 10-15 bin takipçiydi. Şu anda 40 bin civarı.
Artık yalnız değilsin. Ekipte kaç kişi var?
Şu anda sayfada 16 kişi çalışıyor. Bir şeyi söylemem lazım: Sayfaya girdiğinizde ekranda gördüğünüz kimse bugüne kadar tek kuruş kazanmadı. Ben de dahil. Bugüne kadar tek kazandığımız şey, bir arkadaşımın bize bastığı özel bir defter kılıfı. Odur! Benim şu andaki pozisyonum şu: Kurucu ve yapımcıyım. Biraz mecburen yapımcı oldum. Kendi içeriklerimi bir bazda oturttum. Gelmek isteyen herkese hep şöyle yaklaşıyorum: “What’s your proposition?” Yani önerin ne? Ali Yiğit geldi, “Abi ben eski sahnelere gitsem mi?” Git, bir örnek çek. Al sana kameraman. Sonra Ilgın, “Ben Adler’de öğrendiklerimi anlatayım mı?” dedi. Gel anlat, kurgucu vereyim.
Sayfanın kırılma noktalarından biri yurt dışı sayesinde oldu. Büke diye bir arkadaşım beni bir gün aradı, Edinburgh Fringe Festivali’ne gitmek istediğini, Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri adına medya akreditasyonu alıp alamayacağını sordu. Oyunlara bedava ya da indirimli girmesini sağlayacaktı. Sonra da “İstersen oradayken oyunları anlatırım sana” dedi. Yapımcılığım da aslında böyle başladı.
Sana seveceğin bir şey anlatayım. BTHD’nin ilk postunu 14 Ocak 2025’te atmışım, yani bir buçuk yıl olmuş. 2025 ve 2026 Fringe Festivalleri’ne medya akreditasyonu aldık. Türkiye’den şu anda bunu yapan tek biziz. İtalya’da Teatro Potlach’ın yaptığı bir festival var, oraya gittim ve BTHD’yi ilk kez İngilizce anlattım. İlk sorum şuydu: “Hanginiz işiyle alakalı her gün post atıyor?” Sadece bir kişi el kaldırdı. Sonra yaşı benden çok büyük bir adam bana gelip “Ben sosyal medyayı hiç böyle düşünmemiştim, kafamı açtın, gidip tiyatromla konuşacağım” dedi.

Tiyatronun görünmeyen alanlarına da kapı açabildik. Burada herkesin derdi aynı. Bir davetiye geldiğinde ekip arasında kapışma oluyor mesela, çünkü herkes tiyatrocu ve hepsi oyuna gitmek istiyor. Bir söyleşi yaptığımızda, bir işimiz patladığında günün sonunda hepsine değiyor.
Ekibin medya değil tiyatro kökenli olması, yani işin icracısıyla medyacısının aynı olması, ne getiriyor, ne götürüyor?
BTHD’de şu anda 8 anlatıcı var. Tiyatrocularla çalıştığımda şunu gördüm: Hepimizin derdi görünmek ve kendimizi göstermek. Ben de artık şunu diyebiliyorum: “Arkadaşlar, bakın benim hâlâ beş bin takipçim yok; Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri’nin 40 bin takipçisi var. Siz tiyatroyla ilgili bir şey anlatmak, o niş kitleye ulaşmak istiyorsanız bu kanalın kapısı size sonuna kadar açık.” Gerçekten tiyatrocu olanların da istediği şey bu: “Tamam, ben görüneyim, anlatayım, beni bilsinler.”
Bu düzen oturunca sistem büyüdü. Sayfada afiş tasarımcısı var, afiş tasarımını anlatmaya başladı. Sahne amiri, asistanlık yapan var. Şimdi küçük sahne maketleri yapan bir tasarımcı arkadaş gelecek. Yani tiyatronun görünmeyen alanlarına da kapı açabildik. Burada herkesin derdi aynı. Bir davetiye geldiğinde ekip arasında kapışma oluyor mesela, çünkü herkes tiyatrocu ve hepsi oyuna gitmek istiyor. Bir söyleşi yaptığımızda, bir işimiz patladığında günün sonunda hepsine değiyor. Onlar ceplerinden para vermeden iyi görünmelerini sağladığım bir alandan faydalanıyor; BTHD de devamlı içerik girebiliyor. Böyle bir kolektif oluşuyor.
Ustalarla yapılan uzun söyleşiler Instagram formatı dışında YouTube için hazırlanmış bir format aslında. Sık sık yapılan da bir iş. BTHD’nin söyleşilerinin farkı ne? Niye bu alana girdiniz?
Çok güzel bir soru. Ben bir kere işi batırdım. Yani aslında batırmadım da, her yerde Lüküs Hayat’ın yazarı olarak Cemal Reşit Rey ve Ekrem Reşit Rey yazıyordu. Biz de anlatırken öyle dedik. Yorumlarda bizi gömdüler: “Cahil, nereden uyduruyorsun sen? Nâzım Hikmet o, Nâzım.” Ben şoke oldum. Dedim, bunu nasıl çözeceğiz? Daha da büyüğünü söyleyeyim, yıllardır Afife Jale diye Keriman Halis fotoğrafı kullanılıyor. Çoğu insan bunu BTHD’nin videosundan öğrendi. Afife Ödülleri de kalkıp bunu düzeltmeye uğraşmıyor. Tiyatromuzda bu kadar büyük bir bilgi kirliliği var.
Bu işi nasıl çözeceğim diye düşünüyorken, Buse diye bir arkadaşım, Haldun Dormen ile söyleşi ayarlamayı önerdi. Çoğu isim söyleşiye soğuk bakıyordu, Haldun Dormen tek cümle etti: “Haftaya bekliyorum, şu gün gelsinler.” Gittik. Temmuz ayında çekmiştik, diğer bölümlerin bitmesini beklediğimiz için 6 ay sonra yayınlayabildik, o da Haldun Dormen’in ölümüne denk geldi. Çekimde Haldun Hoca’yı son kez görmüştüm, çok zor ayakta duruyor ve zorlanıyordu. Bizi uğurlamak için ayağa kalktı ve dedi ki: “Uzun zamandır sizin gibi tiyatrocu arıyordum. İyi ki geldiniz.” O gün kapıdan çıktıktan sonra döndüm, ekibe dedim ki: “Biz bu programı yapacağız. Bu adamın ayağının hatırına yapacağız.”
Tamam da, sizin programın farkı ne?
Bir tane sorum var, bence bunun cevabını veren soru. Özen Yula, Tarık Papuççuoğlu, İpek Bilgin, Nevra Serezli… Bunların hepsi isim. Fakat biz üç tiyatrocu gidip karşılarına kamerayı kuruyoruz ve ben her seferinde şunu soruyorum. Her seferinde de elim ayağım titriyor sorarken: “Hocam, çok utanıyorum ama size bir şey soracağım. Hiç sahnede ‘Eyvah, şimdi sıçtık’ dediğiniz bir an oldu mu?” Bunu sorduğumda Nevra Serezli bir saniyeliğine kayboluyor, Nevra geliyor ve şunu diyor: “Vay canına, uzun zamandır böyle tiyatro konuşmuyordum ben birileriyle.”
Çünkü bizim çekimimizden önce başka bir ekip gelmiş, sorulan soru şu: “Oyundan sonra sevdiğiniz replik ne?” Nevra Hanım bizi gördü, “E siz ne çekeceksiniz, ne soracaksınız?” dedi. Yarım saat verdi, biz Nevra Hanım’a bir saat diyemedik. Yarım saat bitti, “Nevra hocam bitti, isterseniz gidelim, sabahınız var” dedim. “Söyleyin, yarım saat daha beklesinler” dedi. Benim için programın tek farkı bu. Bizde dedikodu da oluyor, “en sevdiğin oyun” da soruluyor, “Tiyatro neden böyle, nerede zorlandın?” da. Sadece tiyatro konuştuğumuz, ustaların başından geçenleri anlattığımız, şimdiki kuşağın bilmediklerini anlattığımız bir formatımız var.
Belirli yaşa gelen herkese “duayen” demek sıradanlaştı. BTHD “usta”yı neye göre seçiyor? Birine “ustalık” payesi vermek de bir cüret sonuçta.
Türkiye’de yaşadığımız için “usta” kelimesi de problem oldu. Ustaların kendisi “Ben usta değilim” diyor. Ya da biri için “Neden ona usta dediniz?” diyen oluyor. Kriterimiz aslında iki tane. Birincisi, hakkında kötü bir şey duymamamız. İkincisi, gerçekten bize dokunmuş olması. Işıl Kasapoğlu benim hocam oldu. Bülent Emin Yarar hâlâ aktif olarak eğitmenlik yapıyor yıllardır. Nevra Serezli zaten. Bazıları yadsınamaz isimler. Deniz Türkali, Şerif Erol… Biz şuna baktık: Tiyatroya bir şey vermiş mi, bir şey yapmış mı? Tiyatroya emek veren, devamlı üreten, oyunlarda oynayan; usta bizim için bu.

Usta programı on bölüm oldu, toplamda bir milyon izlenmiştir. BTHD’nin toplam izlenmesi kaç milyon oldu, yüz milyona geldi mi, bilmiyorum. Çok ajansa, çok kuruma mail attım, sunum dosyası da hazırladık. Ne yazık ki bugüne kadar kimse dönmedi. Bugüne kadar aldığımız tek hediye bir arkadaşımdan gelen defter kılıfı.
Bu işin “ekonomisi” nedir? Ne kadar böyle dönecek, öngörün ne?
Bu sezon da devam edeceğiz, üçüncü sezon olacak. Ama nereye gideceğini bilmiyorum. Şu ana kadar bir oyun çıkarmaktan fazla para harcadım, belki iki oyun parası verdim. Musluk hâlâ akmaya devam ediyor. Aldığım eğitim sayesinde akan musluğu bana zarar vermeyecek şekilde akıtmanın bir yolunu buldum: Bölmeli usulle, parça parça ödeme sistemiyle. Teknik ekip de biliyor. Onlara tek şunu söylüyorum: “Bu sistem sizin için uygunsa paranızı aksatmam, ama bu sistemde ödeyebilirim.”
Benim hiçbir zaman hedefim “Gelsin biri bir milyon versin, köşeyi dönelim” olmadı. En azından bu kadar emeğin karşılığını almak istiyorum. Bir gelsin de harcadığımı versin, şurayı bir sıfırlayayım, sonra da fazlasını yapabilirim.
Tercih mi etmiyorsun, uğraşıyorsun da olmuyor mu?
Usta programı on bölüm oldu, toplamda bir milyon izlenmiştir. BTHD’nin toplam izlenmesi kaç milyon oldu, yüz milyona geldi mi, bilmiyorum. Çok ajansa, çok kuruma mail attım, sunum dosyası da hazırladık. Ne yazık ki bugüne kadar kimse dönmedi. Bugüne kadar aldığımız tek hediye bir arkadaşımdan gelen defter kılıfı.
Usta programının ilk sezonunda uğraştım, “İlk sezonu gösterip ikinci sezonu buradan yapalım” dedim, olmadı. Bir menajer arkadaşım hazırladığımız sunum dosyasını iki ajansa attı, başka bir arkadaşım mailleri verdi, gönderdik. Biri bile görüşmeye çağırmadı. Şimdi şunu görüyorum, çok komik bir örnek vereceğim: Yeni çıkmış bir grup var; ilk konserlerini büyük bir mekânda yapıyorlar, ilk şarkılarının klibine büyük bir marka sponsor oluyor. Bana şu çok koyuyor. İlk şarkıları iki yüz milyon izlensin, herkes sponsor olsun bu çocuklara, dünyanın en iyisi olsunlar, çok isterim bunu. Ama herhalde tiyatroyu böyle görmüyorlar.
Yaptığım işte şu anda en iyisi olduğumu düşünüyorum ya da en iyisi olmaya çalışıyorum. Bir ödülü olduğunu düşünmek istiyorum. Ayda bir milyon izlenmeye ulaşıyorken tiyatrolardan bir katkı, bir teşekkür… Tiyatroya katkı ödülü almayı çok isterim. Para değil derdim, o ödüle her gün baktığımda “Kaldır kendini, çek şu videoyu, daha fazla yapabilirim” demek istiyorum. Ama teşekkür bile edilmiyor. Haklısın, belki kapı kapı gezsem sponsor bulurum. Doğrusu bu. Ama bir şeyin en nişini yapan adama da biri gelip bir selam versin!
Tanınmamak, kabul edilmemek, teşekkür edilmemesi, birinin gelip selam vermemesi… Bunları neye bağlıyorsun?
Geçen bir buçuk senede sadece Nedim Saban bir kere Erol Keskin Özel Ödülü’ne çağırdı. Genç tiyatroculara verilen bir özel ödül. Bir de Direklerarası beni davet etti; ben de Türk tiyatrosu festivallerini, ödüllerini anlatırken onlardan bahsetmiştim. Ne Afife’si, ne Sadri Alışık’ı… Şu anda mesela bir tiyatro festivali var, iki sinemacı çağırmışlar. Baktım, inceledim: İki tane tiyatro postu yok. Ne diyeyim ki?
Sadece Instagram’da ayda bir milyon görüntülenme alıyor benim sayfam. YouTube ayrı. Bu kadar görüntülenip, bu kadar bilinmemize rağmen ben hiçbir zaman “Beni çağırın da gelip en öne oturayım” demedim. “Toygar gel, tiyatroya beraber bir şey yapalım” deseler koşa koşa giderim, oraya bir şey katarım.

Kimsenin ayağına basmadan, kendimizce, tiyatronun bildiğimiz taraflarını anlatmaya çalışıyoruz. Bir tiyatrocu olarak, karşımdakinin durumunu da gözeterek yorum yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Eleştirmenlerin eksiği de orada bence: Herkese öznel, nesnel yaklaşamıyoruz. Öznelliğin içine kişisel hırslar, öfkeler giriyor. Kavgalı olduğu bir adamın oyununa gidip iyi bir şey yazan eleştirmen görmedim.
“Eleştiri yok, her şey tanıtıma döndü” deniyor. Sen bunun neresinde duruyorsun?
Ben Türk oyunlarını anlatmıyorum. Niye? Çünkü dümdüz söylüyorum: Türkiye’de iyi oyun beş taneyse, kötü oyun bin beş yüz tane. Bunun kötü olmasının sebebini eğitimin yetersizliğine, maddi olanakların yetersizliğine, tiyatro imkânlarının yetersizliğine bağlayabiliriz. Yabancı oyunlarda çekinmiyorum. John Malkovich Türkiye’ye The Infernal Comedy ile gelmişti, en düşük puan verdiğim oyunlardan biri. Dalga geçmeye gelmişti. Ya da Ostermeier’in III. Richard’ı geldi, sansür uyguladılar, gömdüm onu. Ama sen düşünebiliyor musun, kalkıp buradaki bir sahnede oynayan bir oyuna düşük puan verdiğimi? Bir daha o kurumla iş yapamam.
Kimsenin ayağına basmadan, kendimizce, tiyatronun bildiğimiz taraflarını anlatmaya çalışıyoruz. Bir tiyatrocu olarak, karşımdakinin durumunu da gözeterek yorum yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Eleştirmenlerin eksiği de orada bence: Herkese öznel, nesnel yaklaşamıyoruz. Öznelliğin içine kişisel hırslar, öfkeler giriyor. Kavgalı olduğu bir adamın oyununa gidip iyi bir şey yazan eleştirmen görmedim.
Peki tiyatronun asıl problemini nerede görüyorsun?
Türkiye’de bir şey oldu, ben hâlâ bunu çözemedim. Yıldız Kenter kuşağından sonra bir ara var, bir de şimdi var. Ne arşivimiz sağlam, ne başka bir şey. Şu anda en büyük problem, herkes kendi işini kurtarmaya çalıştığı için kimsenin dönüp sana yardım etmemesi. Belki cesareti yok. Genç, yetenekli çocukların bir beyaz örtü çekip tek kişilik oyun yapmak zorunda kalmalarından çok yoruldum. Sahnedeki yeteneği görüyorum, beyaz perdenin önünde oynamak zorunda kalıyor. Niye kimse elinden tutmuyor, kimse selam vermiyor, kimse seçme açmıyor? Büyük ekipler kalkıp da tanınmayan iki genci başrole koymuyor. Allah aşkına çok büyük bir prodüksiyon var, genç oyuncuların oynaması gereken rollerde o kuşaktan olmayan isimler oynuyor.
Yeni sezon başlıyor. Bu sezon ne olsun istersin?
Öncelikle sana teşekkür ederim; bunu da yazarsan sevinirim. Tiyatroda böyle şeyler yazan birisi olduğu için teşekkür ederim, bir eksiğimizi tamamlıyorsun. Olmasını istediğim ütopya şu: “Sen o tiyatrodansın, ben bu tiyatrodanım”, “Sen oradan mı mezunsun, ben buradan mı mezunum” olmadan, herkesin birbirinin oyununu izlediği, birbirine alan açtığı tiyatro dünyası. Bu sezon bir rekor kırılsa, gençlere gerçekten şans verilen bir sezon olsa. Hiç görmediğimiz şeylerin olduğu, parlak bir yıl olmasını çok dilerim.
Ümidin var mı?
Ümidim artık yok denecek kadar az. Ama deliler var, birkaç tane. Onlar beni heyecanlandırıyor; ben de bunlardan biriyim bence. Birkaç tanemiz bir şey yaparsak bir şeyleri değiştireceğiz.
Tuncel Kurtiz’in lafıdır: “Biz dünyayı değiştirmek için yola çıktık, olmadı dünyayı değiştiremedik. Dünyayı değiştiremedik ama dünya da bizi değiştiremedi.” Evet belki dünyayı değiştiremeyeceğiz ama en azından kimsenin dünyamızı ellemesine izin vermezsek, biz değişmezsek, belki bir şeyler başarırız. Kendi adıma inandığım tek şey şu: Bütün başarı hikâyelerinde “Tam bırakacaktım, iki gün kalmıştı, son şansımdı” diyor kahraman. Ve o telefon çalıyor. Yalan yok, ben de öyle bir kırılma bekliyorum artık. Çünkü elimde bu kaldı, tek inandığım şey bu, başka da yok.
Ve o telefon çalmazsa?
Şu olacak: Bir gün bir post gireceğim. “Bir Tiyatrocunun Hatıra Defteri’nden bu kadar. Bizi sahnelerde, tiyatrolarda, dizilerde görmeye devam edebilirsiniz. Bizim ekonomik gücümüz yetmedi.” Ben bu sayfaya başladığımda yirmilerimin sonundaydım, şimdi otuz oldum. Sayfadaki en yaşlı benim. “30 yaşında bir çocuk ve otuz yaşında olmayan on beş kişi Türkiye’nin en çok izlenen tiyatro platformunu kurduk zamanında” diyeceğim, şapkamı alıp gururla çıkacağım. Pişman olmayacağım. Ama şunu da diyeceğim: İşte Türkiye’de tiyatroya bu kadar değer veriliyormuş!





