Şuan Okunan
Ermiş: Arafta bir meddah performansı

Ermiş: Arafta bir meddah performansı

Ermiş: Arafta bir meddah performansı
EBRU ŞAHİN

Yeni kurulan Tiyatro Jüt’ün Ermiş oyunu 14 Eylül Pazartesi akşamı prömiyerini Moda Sahnesi’nde yaptı. Edip Tepeli’nin yönetmenlik ve oyunculuğunu, Zeynep Anacan’ın çevirmenliğini ve yürütücü yapımcılığını üstlendiği Ermiş, Halil Cibran’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış. Oyun, on iki yıl boyunca bir liman kenti olan Orphalese’de yaşayan bilge bir adam olan Mustafa’nın bir gemiyle memleketine dönmeye hazırlanmasını konu alıyor. Orphalese halkının Mustafa’ya aşk, evlilik, çocukluk, sevinç ve keder, almak, vermek gibi temel kavramlar üzerine sorduğu sorular ve Mustafa’nın verdiği cevaplar üzerinden ilerliyor.

Halil Cibran’ın fazlasıyla felsefi ve mistik bir metnini geleneksel seyirlik oyunlarımızdan meddahlığın mizahi ve doğrudan yapısıyla çarpıştırmak cesur bir sahneleme tercihi. Zira Cibran’ın kitabı, olay örgüsüne dayanmayan birbirinden bağımsız yirmi altı vaazdan oluşan epizodik bir metin. Bu epizodik yapıyı seyirlik bir forma taşımak için meddahlığın seçilmesi, metni doğaçlamaya ve seyirci etkileşimine açık, dinamik bir forma emanet etmek demek; cesaret tam da burada saklı.

Oyun başlamadan dekor bize bazı ipuçları veriyordu. Sahneye hilal şeklinde yerleştirilen on sekiz sütun ve hepsinin üzerinde hikâyelerle ilgili fikir veren objeler bulunuyordu. Simgelediği hikâye anlatılmaya başlanan objenin ışığı yanıyordu. Objelerin tam ortasında ise hepsinden büyük bir gemi maketi öne çıkıyordu. Oyuncu sahneye çıkmadan evvel bu ışıklar yanıp sönerken fonda mistik bir müzik çalmaktaydı. Oyuncu sahneye geldiğinde yavaşça iki tane mumu yaktı ve prolog geleneksel meddah gösterilerindeki gibi başladı.

Screenshot

Lübnan asıllı Halil Cibran’ın Amerikalı bir yazar olarak bilinmesinin absürtlüğü ile oyuna girildi. Burada aslında oyunun sonunda seyirciye bırakılan “Gidilecek çok yer var, dönülecek sadece bir yer” meselesi canlanmaya başladı. Orphalese kentinden bahsetti ve “seyircinin daha iyi anlaması için” durumu birtakım el jestleri ve ülkemizin dört bir yanındaki ağızlarla yerelleştirmeye çalıştı, bu durum anlamdan ziyade mizah unsuruydu ve seyircinin reaksiyonları bunun iyi çalıştığını gösteriyordu. Cibran’ın evrensellik taşıyan mistik sesini Anadolu’nun yerel dil unsurlarıyla bezemenin oyuna kazandırdıkları olduğu gibi kaybettirdikleri de vardı. Bu yerelleştirme zaman zaman yüzeysel bir güldürüye kayıyor, metni iyi tanıyan bir seyirci için Cibran’ın sesini fazlasıyla hafifletiyordu. Buradaki mizahi başlangıçta bir tutukluk hissediliyordu. Bu tutukluğun oyunculuk performansından ziyade, sahne tasarımında yaratılan mistik atmosfer ile aniden başlayan mizah arasındaki hızlı ve keskin ton geçişinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sahnede kurulan bu ambiyans bir anda mizah unsurlarıyla parçalandı. Seyircinin hikâyeden kopmaması için ara ara “Buraya kadar ne anlattık?” diyerek özetlemeler yapılmasa eğer çok hızlı, bilgilendirici ve mizahi başlayan oyuna adapte olmak zor olabilirdi.

Oyun öncesinde kurulan bu atmosfer beklentisiyle oyun boyunca devam eden pop-mizah arasında bir çatışma söz konusuydu. Bu gerilim bir reji tercihi miydi, seyirciyle mesafeyi sıfırlayıp onu diri tutma isteği miydi, yoksa sadece seyirciyi ısıtma kaygısı güden pragmatik bir unsur muydu, bunun cevabı tartışılabilir. Bu durum felsefi derinliğe adaptasyonu zorlaştırsa da oyun boyunca dikkati güçlü tutan bir tempo yarattı. Yine de temponun bu denli yüksek tutulması halktan gelen sorularda durup düşünme payını zaman zaman kısıtladı. Daha da ötesi, kimi anlarda pop-mizah sadece tempoyu değil, metnin kendi ağırlığını da taşıyamadı. Cibran’ın cümleleri, kurulan kolay gülüşlerin içinde görünmez oldu.

Edip Tepeli’nin performansı, bir sarkaç gibi meddahlıkla tek kişilik performans arasında gidip geldi, bir ilk sahneleme için oldukça akıcıydı da. Bu gidiş geliş, performansı da kendi arafına taşıyordu: ne tam anlamıyla geleneksel bir meddah gösterisi ne de bugünün tek kişilik anlatı formlarından biri. Oyun sahnede piştikçe performans da oturacaktır. Oyuncu, bir baston ve bir şal ile hikâyeler, karakterler ve ağızlar arasında akışkan bir performans sergilerken güldürü ve ciddiyetin dengesini hem kurabildi hem de o dengeyi “Paşa gönlüm öyle istedi” diyerek yer yer esnetip sarstı. Şal ve bastonu kılıktan kılığa sokması meddahın mendil ve değnek kullanımına doğrudan bir saygı duruşuydu. Bir kumaş parçasının çoklu kimliğe bürünmesi sahnedeki görsel akışı ve karakterler arasındaki geçişleri renklendirdi. Oyuncunun, oyun boyunca otuz farklı karaktere bürünerek insan ruhunun çatışmalarını ortaya koyabilmesini de kolaylaştırdı.

Screenshot

Oyunun başlarında biraz tutuk ve seyirciyi henüz kavrayamadan şive/ağız komedisi ile başlasa da oyunun ilerleyen bölümlerinde kıvrak ironilerle ve karakterler arası akışkan geçişleriyle seyircinin dikkatini oyun boyunca toplamasını bildi. Oyunun sonunda oyuncunun “Daha önce hiç meddah izlemedim” gibi içten itirafı, geleneksel tiyatro formlarıyla kurulan çağdaş ilişkiyi göstermesi açısından da oldukça kıymetliydi. Meddahlık dördüncü duvarı yıkar ama belirli kuralları vardır. Seyirciyle etkileşimi kuvvetlidir. Salondan gelen tepkilere göre anlattığı hikâyede anlık manevralar yapabilir. Doğaçlama ve esneklik payı geniştir. Bu oyunda ise oyuncu seyirciyle doğrudan konuşarak dördüncü duvarı sürekli olarak yıksa da seyirciyi oyuna dahil ettiği tek an kolektif hafızamızda yer etmiş bir şarkıyı, Güz Gülleri’ni, hep bir ağızdan söyletmesi oldu. Metnin kendisi buna elverişli bir zemin sunuyordu aslında. Oyuncunun tek başına canlandırdığı Orphalese halkı, sahnede Mustafa’ya soru soran bir topluluktu ve bu topluluk salondaki gerçek seyirciyle örtük bir akrabalık taşıyordu. Ama bu akrabalık kurgu içinde kalan bir temsilden öteye geçmedi, gerçek seyirci bu sorulara hiç ortak edilmedi. Oysa böyle bir oyunda seyirci dahlinin daha fazla olması bu oyunu epey farklı yerlere taşıyabilirdi.

Sahnedeki ahşap sütunların üzerine konuşlandırılan elma, minyatür çift, örgü yumağı gibi nesneler Cibran’ın günah, bilgi, evlilik, kader, bağlanma gibi kavramlarının birer görsel karşılığıydı. Mustafa’nın, gemiye yetişme telaşı içinde bu sütunlar arasında mekik dokuması, zamanla yarışan bir bilgenin ritmini yansıtırken gitmekle kalmak arasındaki arafı da sürekli hissettiriyordu, oyunun biçiminde çoktan kurulmuş olan o eşik halinin içerikte yeniden karşımıza çıkışıydı bu. Tam ortada ve geride duran gemi maketi ise bu anlatının motor gücüydü. Bir yanda gitmesi gereken bir gemi ve onun anlatıya sağladığı zamansal baskı, hatta yer yer anlatının bu baskıyla bölünmesi; diğer yanda Mustafa’yı bitmeyen sorularıyla şehirde tutmaya çalışan bir halk. Burada tatmin hissine ve tamamlanmışlığa pek yer yoktu. Meddahlık gibi gündelik hayattan çekilmeye yüz tutmuş bir anlatı formunu, evine dönemeyen bir diaspora yazarın metnini sahneye taşımak için seçmek biçimle içerik arasında sessiz ama ısrarlı bir ortaklık kuruyordu. Sürgün bir sesi, tam da yerelin ve sözlü hafızanın hâlâ nefes aldığı bir forma emanet etmek, Ermiş‘i Cibran’ın yaşarken yapamadığı o dönüşü metnin üzerinden tamamlayan bir sahneye çeviriyordu.

Ermiş, gücünü büyük ölçüde mistisizm ile mizah arasındaki çatışmadan alan bir oyun. Tepeli’nin oyunculuk performansı ve sahne tasarımı vaat ettiğini fazlasıyla veriyor, geriye kalan tek eksik, bu vaadin metnin felsefi nefesine yetecek kadar yavaşlamaya izin vermemesiydi. Başka bir bakışla ise, belki de bu oyunun asıl başarısı tam da bu ikiliği çözmemesi olarak okunabilir. Mustafa’nın sorulara verdiği cevapların hiçbir zaman tam bir tatmin sağlamaması gibi Ermiş de seyirciyi net bir yargıda rahat bırakmıyor ve bu belki de metne en sadık kalan sahneleme kararıdır.

Ömrümüz boyunca cevabını aradığımız ve sürekli etrafında dönüp durduğumuz sorular Mustafa tarafından cevaplanırken yaşanan zamansal gerilim belki de aynı soruları tekrar tekrar sormamıza yol açan en büyük açmazımızdır. Mustafa’nın gemiyi bekletme, yani zamanı esnetme çabası ile halkın felsefi arayışları arasındaki tempo oyunun sonlarına doğru iyiden iyiye yükseldi. Bir soru daha ve bir soru daha… Ancak artık gitmesi gerek. Kendi memleketine dönüyor, atladı gemiye… Halil Cibran ise memleketine ancak ölümünden sonra dönebildi.

Peki bize tüm o sorulardan ve cevaplardan arda kalan neydi? Mustafa’nın memleketine dönebilmesinin sevinci mi yoksa sorulamayan soruların yükü mü? Ya da aslında zaten bildiğimiz cevapların bize hiçbir koşulda yetmemesinin verdiği sonsuz hüzün mü? Hiçbir şey bilmediğimizi bilerek bu sorularla oyalanmak zorunda mıyız yine de?

* Ermiş, 26 Eylül Cumartesi saat 20:30’da Dormen Sahnesi’nde, 9 Ekim Cuma saat 20:30’da House of Performance’da ve 27 Ekim Salı saat 20:30’da Moda Sahnesi’nde izlenebilir.

Kreosus yazı sonu görseller

Screenshot

“Ermiş”

Yazan: Halil Cibran

Çeviren: Zeynep Anacan

Sahneye Uyarlayan ve Anlatan: Edip Tepeli

Işık Tasarım: Eren Uğurhan

Dekor Tasarım: İrem Fıçıcıoğlu

Kostüm Tasarım: JÜTcollective

Kostüm Uygulama: Özge Gültekin

Yapımcı: Studio Ekria ve JÜT

Yürütücü Yapımcı: Zeynep Anacan

Afiş Tasarım: Derya Dilege

Oyun Fotoğrafları : Arda Abut

Teaser : Gurur Emre Yılmaz

Asistan : Buğra Özdemir


Tüm Hakları Saklıdır 2024 - Tasarım: Merhaba Grafik