Mamma Mia!: Nostaljinin izinde ada hikâyesi
DİLAN AYDEMİR
ABBA şarkılarını kulaklarında ezbere taşıyan bir seyircinin karşısına Mamma Mia! gibi bir müzikalle çıkmak, en baştan çetin bir dramaturjik hesaplaşmayı zorunlu kılar. Popüler kültürün ezberletilmiş melodilerini basit konser coşkusunun ötesine taşımak, şarkıları karakterlerin sahici dertlerine bağlayarak seyirciyi nostaljik konfor alanından çıkarıp tiyatro sahnesinin canlı akışına ortak etmek gerekir. Adını grubun meşhur şarkısından alan oyun, Sevgi Güler’in rejisiyle hayat bulurken, ilk sahnelerden itibaren bizi Akdeniz’in masmavi sularıyla çevrili küçük bir adaya çekiyor. Paulo Coelho’nun oyun broşüründe de karşımıza çıkan o nahif tespitte söylediği gibi: “Hayatı ilginç kılan, bir hayalin gerçekleşme ihtimalidir.”
Catherine Johnson’ın kaleme aldığı hikâye; düğününde babasının koluna girmek isteyen ama kim olduğunu bilmeyen yirmi yaşındaki Sophie’nin, annesinin eski günlüğünü gizlice karıştırmasıyla alevleniyor. Yıllarca kızıyla tek başına kendi düzenini kurmuş olan Donna’nın pansiyonu, geçmişin üç eski aşığının birden kapıya dayanmasıyla altüst oluyor. Reji, bu nostaljik yükü omuzlarında taşırken hikâyeyi hantal bir anma törenine değil, soluk alıp veren canlı bir ritme çevirmeyi başarıyor.

Yabancı bir müzikali Türkçeye uyarlarken karşılaşılan en büyük tuzak, şarkı sözlerinin kulakta yabancı birer yama gibi kalmasıdır. Drama Yönetmeni Sevgi Güler, Müzik Yönetmeni ve Orkestra Şefi Alituna Sünger, Drama Yönetmeni Yardımcısı Irmak Arslan, Müzik Yönetmeni Yardımcıları Naz Sarı, Nehir Turutoğlu ve Zeren Okumuş’tan oluşan çeviri ekibi bu eşiği o kadar rahat aşmış ki, çeviri metinler yabancılaşma yaratmak bir yana, diyalogların ve iç monologların doğrudan doğal bir devamı gibi akıyor. Uvertürün hemen ardından Sophie’nin beklentisini sahneye taşıyan açılış parçasıyla birlikte, oyunun müzikal omurgasının ne kadar sağlam kurulduğu hemen anlaşılıyor. Özellikle anne-kız arasındaki sıkışmışlığı, zamanın akıp gidişini ve pişmanlıkları anlatan bölümlerde salonun nefesini tutup sahneye kilitlendiğini hissediyorsunuz. Donna’nın içindeki fırtınanın koptuğu o anlarda karakterin yalnızlığı, hiçbir aracıya gerek kalmadan doğrudan seyirciyle temas kuruyor. Temponun tırmandığı anlarda ise orkestranın vuruşları, sahnedeki karakterlerin ve koreografinin nabzıyla birebir örtüşüyor.
Rejinin sahnedeki akıcı trafiği, bu müzikal uyumu kusursuz bir şekilde tamamlıyor. Kısıtlı imkânlara rağmen kurulan ferah ada atmosferi, kalabalık kadronun sahneyi boğmayan, aksine sürekli diri tutan mekân kullanımıyla destekleniyor. Donna rolündeki Güneş Durgun, güçlü vokalinin yanı sıra geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan ama kızı için dimdik duran gururlu kadının direncini ve kırılganlığını sahnede inandırıcı kılıyor. Nehir Turutoğlu, Sophie’nin saf heyecanını ve o yerinde duramayan arayışını duru bir enerjiyle taşıyarak ikili arasındaki köprüyü sağlam kuruyor. Tanya’da Dila Yıldırım ile Rosie’de Irmak Arslan’ın sahnede ördüğü sıcak kadın dayanışması ise aralarındaki dostluk bağını, keskin zamanlamalı mizahla harmanlayarak en samimi hâliyle salona yayıyor.
Adaya ayak basan baba adayları Cem Görkem, Kubilay Yılmaz ve Mustafa Kılıç ile Sky rolündeki Alper Atik, hikâyenin mizahi yükünü karikatür tuzaklarına düşmeden sırtlıyor. Genç oyuncuların dinamizmi ve adanın yerlilerini canlandıran ekibin sahneye taşıdığı hareketlilik, kalabalık dans sahnelerini göz alıcı bir geometrik uyumla buluşturuyor; sahnede her an nefes alan, kendi küçük trajedileri ve neşesi olan bir Ege kasabası hissediliyor.

SAHNEDE ATAN KALP GİBİ
Görsel akışın arkasındaki en büyük güç, salonun akustiğini saran canlı orkestradan süzülüyor. Gitarların, yaylıların ve nefeslilerin ABBA bestelerine kattığı hacim vokalleri gölgede bırakmıyor; aksine her şeyi yukarı taşıyan dengeli bir akustik katman yaratıyor. Sahnedeki her duygu değişimine anında reaksiyon veren bu canlı eşlik, müzikali adeta sahnede atan bir kalp gibi yaşatıyor. İşlevsel dekor ve ışık tasarımıyla desteklenen bu canlı icra, oyunun temposunu hiç düşürmüyor.
Perde indiğinde geriye kalan; yüzde taze bir gülümseme ve dilde dönmeye devam eden Türkçe melodiler oluyor. ODTÜ Müzikal Topluluğu, inancın ve kolektif emeğin sahnede nasıl karşılık bulabileceğinin keyifli bir örneğini bırakıyor arkasında…






