Sahne sanatlarının üretim koşulları, vergisi ve yaşama imkânı üzerine
Yazar Tolga Yıldız, “Bu işi yapan insanlar, bu işi yaparak yaşayabiliyor mu?” sorusundan yola çıkarak,sahne sanatlarının üretim koşulları ve yaşama olanakları üzerine yazdı. perspektif.online’da yayınlanan yazıyı aynen yayınlıyoruz.
TOLGA YILDIZ
Türkiye’de tiyatronun sorunları konuşulurken sansürden repertuvara, salonlardan seyirciye, devlet desteğinin miktarından kültür politikasına kadar uzanan geniş bir liste çıkarıyoruz. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bütün bu başlıkların öncesinde sorulması gereken daha basit bir soru var: Bu işi yapan insanlar, bu işi yaparak yaşayabiliyor mu?
Bir oyuncu oyunculuk yaparak, dansçı dans ederek, küçük bir kumpanya oyun üreterek hayatını sürdüremiyorsa para bir süre sonra sanatın çevresindeki koşullardan biri olmaktan çıkıp doğrudan üretimin biçimini belirlemeye başlıyor. Beş oyunculu bir oyun yerine iki oyunculu oyun seçiliyor. Sekiz haftalık prova üç haftada bitiriliyor. Genç bir oyuncunun yerine gişesi daha güvenli, meşhur bir isim düşünülüyor. Turneye çıkabilmek için dekor küçülüyor. Teknik ekipte iki kişinin yapacağı işi bir kişi üstleniyor.
Bunların her biri dışarıdan bakıldığında estetik bir tercih gibi görülebilir. Fakat belirli bir noktadan sonra hangisinin gerçekten estetik karar, hangisinin ekonomik mecburiyet olduğunu birbirinden ayırmak güçleşiyor. Bu nedenle tiyatronun ekonomisini tartışacaksak işe vergiden önce üretimin kendisinden başlamak gerekiyor.
BİR TEMSİL NEDEN YENİDEN MALİYET ÜRETİR?
Bir roman yazıldıktan sonra bininci nüshasının satılabilmesi için romanın yeniden yazılması gerekmez. Bir film tamamlandıktan sonra on bininci seyircinin filmi izlemesi için oyuncular yeniden sete gitmez. Dijital ürünlerde ilk üretim maliyeti yüksek olsa bile yeni bir kullanıcıya ulaşmanın marjinal maliyeti çok küçük olabilir.
Tiyatroda ise dün akşam oynanmış bir temsil, bugünkü temsilin stoklanmış nüshası değildir. Oyuncu yeniden gelir, salon yeniden açılır, ışık yeniden kurulur, teknik ekip yeniden çalışır, kostüm yeniden giyilir. Ulaşım, elektrik, sahne arkası emeği ve oyuncunun zamanı yeniden gerekir. Seyirci de bir eserin kaydını satın almaz; o gece göz önünde gerçekleşen üretimi satın alır.
Baumol ve Bowen’ın sahne sanatları üzerinden geliştirdiği “maliyet hastalığı” meselesinin en basit tarafı budur. Beş oyunculu bir oyunu iki oyuncuyla oynayarak üretkenliği iki katına çıkaramazsınız. İki aylık provayı üç haftaya indirerek teknolojik bir yenilik yapmış olmazsınız. Canlı performansta temel üretim araçlarından biri insan zamanıdır ve bu zamanı başka sektörlerde olduğu kadar kolay sıkıştırmak mümkün değildir.
Ücretler, kiralar, enerji, ulaşım ve ekipman fiyatları ekonominin geri kalanıyla birlikte yükselirken bir oyunun gerektirdiği oyuncu saatini aynı hızda azaltamazsınız. Bilet fiyatını sürekli artırmak da çözüm değildir. Seyircinin geliri aynı hızda artmıyorsa belirli bir noktadan sonra fiyat artışı hasılatı büyütmez.
Vergi meselesinin sahne sanatlarında özel olarak düşünülmesini gerektiren ilk neden de burada ortaya çıkıyor. Tiyatro, sattığı şeyi her satışında yeniden üreten bir faaliyet.
SEYİRCİ VAR AMA KAÇ KİŞİ?
Türkiye’de tiyatronun ölçeğine ilişkin sayılar ilk bakışta oldukça canlı bir tablo çiziyor. TÜİK’in Haziran 2026’da açıklanan 2024/25 sezonu verilerine göre tiyatro gösterisi yapılan 1.101 salonda 494.184 koltuk bulunuyor. Sezon boyunca çocuk ve yetişkin oyunları toplam 34.775 kez gösterilmiş. “Oynanan eser sayısı” 10.216, tiyatro seyirci sayısı ise 8.183.257. Devlet Tiyatroları tek başına 237 eserle 6.667 gösteri gerçekleştirmiş ve yaklaşık 1,95 milyon seyirciye ulaşmış.
Fakat bu rakamların neyi saydığını bilmeden yapılan bir okuma kolaylıkla yanıltıcı olabilir. Sekiz milyon 183 bin seyirci, tiyatroya gitmiş sekiz milyon 183 bin ayrı kişi demek değildir. Bu tür gösteri istatistiklerinde ölçülen şey seyirci katılımıdır. Aynı kişi sezon boyunca on oyuna gidiyorsa istatistiğe on ziyaret olarak girer. Tiyatro seyircisinin davranışı düşünüldüğünde bu ayrım özellikle önemlidir; düzenli tiyatro seyircisi zaten tek bir oyun izleyip sezonu kapatan kişi değildir.
Dolayısıyla 8,18 milyon rakamından Türkiye’de tiyatronun sekiz milyondan fazla farklı insana ulaştığı sonucunu çıkaramayız. Kaç ayrı kişinin yılda en az bir kez tiyatroya gittiğini, bunların ne kadarının düzenli seyirci olduğunu ve tiyatro seyircisinin nüfus içindeki gerçek yaygınlığını bu veri bize söylemiyor.
10.216 “eser” rakamını da 10.216 birbirinden farklı oyun metni veya 10.216 benzersiz prodüksiyon olarak okuyamayız. TÜİK “eser sayısı” ile “gösteri sayısı”nı zaten birbirinden ayırıyor; Devlet Tiyatrolarındaki 237 esere karşılık 6.667 gösteri bunun açık örneği. Ancak yayımlanan toplam, Türkiye çapındaki oyunların ve prodüksiyonların isimleri üzerinden tekilleştirildiği bir repertuvar envanteri değil. Dolayısıyla bu veri de bize Türkiye’de o sezon kaç ayrı profesyonel yapım üretildiğini söylemiyor.
Asıl ilginç olan, elimizde olmayan üç sayı: Türkiye’de kaç ayrı kişi düzenli olarak tiyatroya gidiyor? Bir sezonda kaç benzersiz profesyonel yapım üretiliyor? Kaç oyuncu yıl boyunca oyunculuktan düzenli gelir sağlayabiliyor? Bu üç sorunun hiçbirine elimizdeki resmî tiyatro istatistikleri doğrudan cevap vermiyor.
GÖRÜNÜRLÜK İSTİHDAM DEMEK DEĞİL
Oyunculuk piyasasına baktığımızda görünürlük ile istihdamı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Televizyonda, dijital platformlarda ve reklamlarda bir oyuncu bolluğu görüyoruz. Oysa Oyuncular Sendikası, sahne alanını sektörde kayıt dışı istihdamın en yaygın olduğu alanlardan biri olarak tarif ediyor ve çalışma hayatının temel standartlarının dahi düzenli biçimde sağlanamadığını belirtiyor.
Türkiye’de bütün oyuncuları temsil eden geniş ölçekli bir işgücü araştırması bulunmuyor. Bu nedenle “oyuncuların yüzde şu kadarı işsiz” diye genel bir oran vermek doğru olmaz. Bununla birlikte 2025’te 176 oyuncuyla yapılan ve örneklemi ağırlıklı olarak tiyatro oyuncularından oluşan bir çalışma tablo hakkında fikir veriyor. Katılımcıların yüzde 26,14’ü araştırma sırasında işsizdi; yüzde 42,61’i özel tiyatro oyuncusu, yüzde 14,77’si hem özel tiyatro oyuncusu hem de tiyatro sahibiydi. Kadrolu Devlet veya Şehir Tiyatrosu oyuncuları örneklemin yalnızca yüzde 6,82’sini oluşturuyordu. Araştırmanın kendisi televizyon ve dizi oyuncularının yeterince temsil edilmediğini özellikle belirtiyor; dolayısıyla bu oranları Türkiye’deki bütün oyunculara genellemek mümkün değil.
Yine de kolaylıkla görülebilen bir darboğaz var. Oyuncu olmak isteyen, oyunculuk eğitimi alan veya kendisini oyuncu olarak tanımlayan insan sayısıyla; düzenli, kayıtlı ve geçinebilecek düzeyde oyunculuk işi arasında geniş bir mesafe bulunuyor. Kaç oyuncunun yalnızca oyunculuk yaparak geçinebildiğini bilmiyoruz. Kültür politikası açısından böyle temel bir sayıyı bilmiyor oluşumuzun kendisi bile dikkate değer.
YAZARLA OYUNCU ARASINDA VERGİ FARKI
Bir tiyatro bileti satıldığında ortaya tek vergi çıkmıyor. Biletin KDV’si var. Oyuncunun çalışma biçimine göre ücret veya serbest meslek vergilendirmesi var. Sosyal güvenlik yükümlülükleri var. Mekân kiralanıyorsa kiraya verenin statüsüne göre farklı vergi sonuçları ortaya çıkıyor. Yazar veya çevirmen telifi ayrıca hesaplanıyor.
Bütün bunları “aynı para beş kere vergileniyor” şeklinde tarif etmek de hukuken doğru değil. Stopaj başlı başına yeni bir vergi değil, gelir vergisinin kaynakta tahsil edilme biçimi. KDV’nin indirim mekanizması var. SGK primi ise vergi değil. Fakat küçük bir tiyatronun nakit hesabına baktığınızda bu hukuki ayrımlar ekonomik sorunu ortadan kaldırmıyor. Aynı sınırlı hasılat oyuncuya, salona, telife, personele, vergiye, prime ve bir sonraki yapımın hazırlığına bölünüyor. Üstelik bu giderlerin önemli bir bölümü seyirci daha ilk bileti satın almadan yapılmış oluyor.
Oyuncunun durumu burada özellikle dikkat çekici. Gelir Vergisi Kanunu’nun (GVK) 18’inci maddesi müellifler ve kanunda sayılan bazı eser sahipleri için özel bir serbest meslek rejimi kuruyor. Oyun yazarı veya senarist gerekli şartları sağladığında bu rejimden yararlanabiliyor. 2026’da bu kapsamdaki yıllık kazanç 5,3 milyon lirayı aşmadığında GVK 18 uyarınca gelir vergisi istisnasından yararlanıyor ve yıllık beyannameye tabi tutulmuyor; buna karşılık ödemeler üzerinden yüzde 17 gelir vergisi stopajı yapılıyor ve bu kesinti nihai vergi olarak kalıyor.
Oyunculuk geliri ise aynı istisnanın kapsamına girmiyor. Gelir İdaresi, 10 Aralık 2025 tarihli özelgesinde sinema, tiyatro ve dizi oyuncularının, rol aldıkları yapımların çeşitli mecralarda yayınlanması nedeniyle elde ettikleri ödemelerde dahi GVK 18 istisnasından yararlanamayacağını açıkça belirtiyor. Bağımsız çalışan oyuncunun kazancı genel serbest meslek rejiminde değerlendirildiğinde stopaj yüzde 20; işverene bağlı çalışma söz konusuysa ücret ve sosyal güvenlik hükümleri devreye giriyor.
Buradan eser sahibiyle icracının hukuken aynı kişi sayılması gerektiği sonucu çıkmaz. Oyun yazmakla bir oyunda oynamak elbette ayrı faaliyetler. Fakat kültür politikası başka bir soru sorabilir: Bir eser sahibinin fikrî üretimini özel bir mali rejimle koruyabiliyorsak, o eseri her akşam bedeni ve zamanıyla yeniden üreten oyuncunun ilk gelirini neden olağan bir serbest meslek kazancı gibi vergilendiriyoruz?
VERGİDE NASIL BİR ALAN AÇILABİLİR?
Benim önerim bu noktada açık: Canlı sahne sanatlarından elde edilen net mesleki kazanç, belirli bir yıllık geçim eşiğine kadar gelir vergisinden muaf tutulmalı. Aynı eşik içinde yapılan ödemelerde stopaj oranı da sıfır olmalı.
Oyuncu, dansçı ve diğer profesyonel icracılar bu kapsamda açık biçimde tanımlanabilir. Devlet Tiyatrolarında çalışan sanatçıların yıllık gelirleri de burada siyasi olarak anlamlı bir karşılaştırma sunabilir. Devlet kendi kurumunda çalışan bir sanatçı için belirli bir geçim düzeyini finanse ediyorsa, bağımsız çalışan sanatçının aynı düzeye ulaşmadan elde ettiği ilk sahne gelirinden pay istememesi anlaşılır bir ilkedir.
Kanun tekniği bakımından sınırı doğrudan Devlet Tiyatrosu maaşına bağlamak yerine yıllık brüt asgari ücretin belirli bir katıyla tanımlamak daha sağlıklı olacaktır. Böylece eşik kendiliğinden güncellenir. Ayrıca GVK 18’deki gibi sınırın bir lira aşılmasıyla bütün istisnanın kaybedildiği bir model yerine yalnızca eşiği aşan gelirin normal tarifeye tabi olması sağlanabilir.
Bir oyuncunun yıl boyunca farklı tiyatrolardan ödeme alması da çözülemeyecek bir sorun değil. Gelir İdaresi’nin elektronik sisteminde yıllık istisna hakkı izlenebilir; ödeme yapan işletme sanatçının kalan istisna tutarını görür, limit dolduğunda normal stopaj başlar.
Yapımcı için ise aynı öneriyi “belirli bir ciroya kadar hiç vergi alınmasın” biçiminde kurmak iyi bir çözüm olmaz. Bağımsız tiyatro zaten kâr etmiyorsa kâr vergisinin azaltılmasının ona sağlayacağı yarar sınırlı kalacaktır. Daha anlamlı olan, yeni sahne üretimine geri yatırılan kazancı vergiden korumak ve belgeli prodüksiyon harcamalarını iade edilebilir bir vergi kredisine dönüştürmek. Oyuncu ücreti, prova, dekor, kostüm, dramaturji, ışık ve teknik üretim için harcanan paranın belirli bir bölümü ertesi yıl vergi borcundan düşülebilir; tiyatronun yeterli vergi borcu yoksa kalan kredi doğrudan iade edilebilir. Böylece destek yalnızca kâr eden tiyatroya ulaşmaz.

VERGİNİN ÖTESİNDEKİ MALİYETLER
Bilet tarafında da benzer bir tercih yapılabilir. Tiyatro girişleri bugün yüzde 10’luk KDV grubunda. Genel KDV sistemi I sayılı listedeki işlemleri yüzde 1, II sayılı listedekileri yüzde 10, diğer vergiye tabi işlemleri ise yüzde 20 oranında vergilendiriyor.
Tiyatro biletinde yüzde 10 yerine kalıcı olarak yüzde 1 uygulanması ilk adım olabilir. Tam istisna ilk bakışta daha cömert görünebilir; ancak indirilecek KDV hakkının kaybedilmesi bazı durumlarda tiyatronun girdilerindeki vergiyi doğrudan maliyete dönüştürebilir. Düşük oran bu bakımdan daha temiz bir çözüm.
İşyeri kirasında da neyin vergilendirildiğini doğru tarif etmek gerekiyor. Gerçek kişilere ait belirli işyerlerinin kiralanmasında ödeme yapan işletme yüzde 20 gelir vergisi tevkifatı yapmakla yükümlü olabiliyor. Bu vergi hukuken mal sahibinin gelir vergisine ilişkin. Ancak kira sözleşmesi net tutar üzerinden kurulmuşsa ekonomik yük kira bedelini brütleştirerek tiyatronun mekân maliyetini artırabiliyor. Devlete, belediyeye veya kurumlar vergisi mükellefine ait kimi taşınmazlarda ise aynı tevkifat uygulanmıyor.
Bu nedenle “bütün tiyatro kiraları vergiden muaf olsun” gibi kaba bir formül yerine kayıtlı bağımsız sahne ve performans mekânları için işyeri kira stopajında özel düşük oran veya sıfır oran düşünülebilir.
Sanatçının sosyal güvenliğini ortadan kaldırmak ise çözüm değil. SGK zaten ay içinde on günden az çalışan film, tiyatro, sahne ve gösteri sanatçıları için Ek 6 kapsamında özel bir sigortalılık biçimi tanıyor. Yani sahne emeğinin kesintili niteliği hukuk açısından bilinmeyen bir şey değil. Yapılabilecek olan, belirli bir gelir düzeyine kadar kayıtlı oyuncu istihdamındaki primin bir kısmını kamunun üstlenmesi. Oyuncuyu vergiden rahatlatırken emeklilik ve sağlık güvencesinden çıkarmanın bir anlamı yok.
BİLET SATILMADAN PARA NEREDEN GELECEK?
Tiyatronun paraya en fazla ihtiyaç duyduğu dönem, henüz bilet satmadığı dönemdir. Oyuncular prova yapar; dekor, kostüm ve ışık hazırlanır; salon tutulur. Buna karşılık oyunun kaç seyirciye ulaşacağı henüz bilinmez.
Fransa’daki IFCIC bu durumu kültür işletmelerine özgü bir finansman problemi olarak ele alıyor. Canlı gösteri alanında faaliyet gösteren şirket ve derneklerin banka kredilerine erişimini kolaylaştırıyor; kredinin büyüklüğüne göre banka riskinin yüzde 50 ila 70’ini garanti edebiliyor. Ayrıca bazı projelere 12 aydan 10 yıla kadar vadeli, kişisel kefalet veya işletme rehni istemeyen krediler sağlayabiliyor. Kurumun kendisi de prodüksiyon giderlerinin bilet geliri ortaya çıkmadan önce yapılmasının tekrarlanan bir nakit ihtiyacı doğurduğunu açıkça tarif ediyor.
Türkiye’de neden ilk altı veya dokuz ayı ödemesiz, geri ödemesi temsiller başladıktan sonra devreye giren, düşük faizli veya belirli koşullarda faizsiz bir sahne prodüksiyon kredisi olmasın? Kamu riskin bir bölümünü üstlenebilir; sanatçı yeni bir oyun yapabilmek için evini veya kişisel mal varlığını teminat göstermek zorunda kalmaz.
Birleşik Krallık’taki Theatre Tax Relief ise başka bir yöntemi gösteriyor. 1 Nisan 2025’ten itibaren vergi kredisi oranı turnesiz yapımlarda yüzde 40, turne yapımlarında yüzde 45. Bunlar toplam yapım bütçesine doğrudan ödenen oranlar değil; mevzuatta tanımlanan devredilebilir zarar üzerinden hesaplanıyor. Buradaki asıl önemli nokta, yardımın yalnızca kâr etmiş bir tiyatronun vergi borcunu azaltmakla sınırlı olmaması. Sistem prodüksiyon maliyetini ve turnenin ilave yükünü doğrudan mali politikanın konusu hâline getiriyor.
DESTEK Mİ, HAREKET ALANI MI?
Doğrudan kamu desteğinin de yeri var. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2025/26 sezonunda 434 başvuru arasından 379 özel tiyatro projesine toplam 97 milyon 216 bin lira destek ayırdı. İstanbul’da İBB de bazı kültür merkezlerini bağımsız topluluklara düşük tarifeyle açıyor ve son bir yılda yaklaşık 100 tiyatro topluluğunun bu salonlardan prova veya temsil amacıyla yararlandığını bildiriyor.
Bu desteklerin sürmesi gerekir. Ancak hibe ile altyapı desteği arasında siyasal açıdan önemli bir fark bulunuyor. Hibede bir kurul hangi yapımın destekleneceğine karar verir. Vergi istisnası, prim desteği, ucuz salon ve prodüksiyon finansmanı gibi modellerde ise devlet, sanatçının ne söylemesi gerektiğine karar vermeden onun üretim alanını genişletebilir.
2025’teki 176 kişilik oyuncu araştırmasında katılımcıların yüzde 78,41’i devletin yalnızca kendisinin tiyatro üretmesi yerine bağımsız tiyatronun salon, prova mekânı ve benzeri altyapısını hazırlayıp desteklemesini tercih ediyor. Aynı örneklem sınırlılığı burada da geçerli; buna rağmen sonuç, bağımsız alanda çalışanların neye ihtiyaç duyduğuna ilişkin kayda değer bir işaret sunuyor.
Sahne sanatlarını rahatlatmanın etkisi sahnede kalmaz. Tiyatro; oyuncunun, yönetmenin, dramaturgun, tasarımcının ve teknik ekibin fikir deneyebildiği, gişede başarısız olabildiği ve yeniden deneyebildiği alanlardan biridir. Burada yetişen insanlar daha sonra sinemada, televizyonda, dijital platformlarda ve kültür endüstrisinin başka bölümlerinde çalışıyor. Dolayısıyla bir oyuncunun geçinebilmesi, kültür endüstrisinin insan kaynağını nasıl yetiştirdiğimizle ilgili.
Sanatçı her yeni işte geçimini bütünüyle riske atmadan yeteneğini sınayabilmeli; her oyunun başarılı olması zorunluluğu olmadan yeni bir biçimi deneyebilmeli ve başarısız olduğunda mesleğini yapamaz hâle gelmek zorunda kalmamalı. Bir yönetmen üç ay prova yapmak istiyorsa bunun ekonomik olarak bütünüyle irrasyonel olmadığı bir ortam bulunmalı.
Bunun için ilk yapılması gereken şey yeni destek komisyonları kurmak olmayabilir: canlı performans gelirinde belirli bir eşiğe kadar oyuncuya gelir vergisi ve stopaj istisnası; yeni üretime geri yatırılan yapımcı kazancına vergi avantajı; zarar eden yapımın da yararlanabileceği iade edilebilir prodüksiyon kredisi; bilette yüzde 1 KDV; bağımsız sahnelerin kiralarında özel vergi rejimi; sanatçının hakkını koruyan prim desteği; ucuz kamusal salonlar ve ilk temsilden sonra geri ödenmeye başlayan düşük faizli prodüksiyon kredileri.
Doğrudan yardımı bundan sonra yine tartışabiliriz.




