Yedikule Hisarı: Kentin en uzun soluklu sahnesi
Altın Kapı’nın önünde durup başınızı kaldırdığınızda, bugün geçitleri örülerek kapatılmış bir zafer takına bakarsınız. Bir zamanlar imparatorların savaş dönüşü beyaz atlarla geçtiği kapı, bugün taşla mühürlü. İstanbul’un en tuhaf sahne kapısıdır bu: Perde bir kez kapanmış, bir daha açılmamış. Oysa duvarın ardında oyun hiç bitmemiş; on altı yüzyıldır perde üstüne perde oynanıyor. Yedikule Hisarı’nı bir kale gibi değil, kentin en uzun soluklu sahnesi gibi okuyalım.
ZAFERİN SAHNESİ: ALTIN KAPI
Hikâyenin başında hisar yok, tek başına bir kapı var. Dördüncü yüzyılın sonunda, I. Theodosius döneminde dikilen Porta Aurea, yani Altın Kapı, adını yaldızlı kanatlarından alan bir zafer takı. II. Theodosius surları inşa edilirken bu tak, kara surlarının en görkemli kapısı olarak sisteme dahil ediliyor. İşlevi askerî olmaktan çok teatral: İmparatorlar seferden dönüşte kente buradan giriyor, alay buradan başlıyor, iktidar kendini halka burada “sahneliyor”. Bizans’ın devlet töreni, bugünün diliyle söylersek, bir kamusal performans; Altın Kapı da bu performansın dekoru. 1261’de Latin işgali sona erdiğinde VIII. Mikhail Palaiologos’un kente Altın Kapı’dan girmesi boşuna değil: Meşruiyet, doğru kapıdan girmekle kurulur.

FETHİN MİMARİSİ: ÜÇ KULE EKLENİYOR
1453’ten beş yıl sonra, 1458’de Fatih Sultan Mehmed surların bu köşesine üç kule daha ekletiyor. Bizans’ın dört kulesiyle birlikte sayı yediye tamamlanıyor ve yapı adını buradan alıyor: Yedikule. Ortaya çıkan şey bir “fetih anıtı” olduğu kadar, mimarlık tarihinin ender sahnelerinden biri: Bizans ile Osmanlı duvarları birbirini silmeden, üst üste binmeden yan yana duruyor. Kentin iki büyük imparatorluk katmanı, aynı avluda omuz omuza. Hisar önce devlet hazinesine ev sahipliği yapıyor; kulelerden biri bugün hâlâ Hazine Kulesi adını taşıyor. Sonra işlev değişiyor ve yapı, tarihinin en karanlık perdesine geçiyor.

ZİNDANIN EDEBİYATI
Yedikule adı, İstanbul belleğinde en çok “zindan” sözcüğüyle yan yana anılır. Devletin savaş ilan ettiği ülkelerin elçileri buraya kapatılır; Rus, Venedik, Fransız temsilcileri kulelerde yıllar geçirir. Mahpus elçiler ve maiyetleri, duvarlara adlarını, tarihlerini, dualarını ve sitemlerini kazır. Zindan Kulesi’nin taşlarındaki bu çok dilli yazıtlar, hisarın gayriresmî ziyaretçi defteridir; taşa kazınmış bir sürgün edebiyatı. Victor Hugo’nun Notre Dame’ın kuytusunda bulduğu, koca bir romanı doğuran o tek sözcüğü hatırlayalım: “Yazgı”. Yedikule’nin duvarları böyle sözcüklerle dolu ve her biri yazılmayı bekleyen bir romandır.
Perdenin en trajik sahnesi ise 20 Mayıs 1622’de oynanır. Yeniçeri isyanıyla tahttan indirilen II. Osman, yani Genç Osman, Yedikule’ye getirilir ve burada öldürülür. Osmanlı tarihinin ilk hükümdar katlidir bu; dönemin vakanüvisleri olayı “haile”, yani trajedi sözcüğüyle anar. Devlet aklının kendi meşruiyet krizini bir kale avlusunda, adeta kapalı gişe bir oyun gibi sahnelediği bu an, imparatorluğun kolektif hafızasında kapanmayan bir yara olarak kalır. Yedikule o günden sonra yalnızca bir yapı değil, bir travmanın adresi. Bugün hala duvarında kazılı olan “65. Ortadan Mustafa” yazısı o günlerden hatıra.

MERMER KRAL SÖYLENCESİ
Kentin sözlü kültürü de hisarı boş bırakmaz. Rum söylencesine göre son Bizans imparatoru XI. Konstantinos ölmemiş, mermere dönüşmüş; günü geldiğinde uyanacak ve kente Altın Kapı’dan girecektir. Kapının örülerek kapatılmasını bu kehanete bağlayan anlatılar, yüzyıllar boyunca kulaktan kulağa dolaşır. Söylencenin doğruluğu değil, işlevi önemli: Altın Kapı, taşla örüldükten sonra bile bir “beklenti sahnesi” olarak çalışmaya devam ediyor. Bir kapıyı kapatabilirsiniz; kapının anlattığı hikâyeyi kapatamazsınız.
On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde zindan işlevi çoktan sona ermiş, hisarın avlusunda küçük bir mahalle kurulmuştur; evler, bir mescit, gündelik hayat. Fetihten sonra kentte inşa edilen ilk mescidin de burada, Fatih Mescidi olarak yükseldiği aktarılır. Yapı 1895’te müzeler idaresine devredilir, 1968’de Hisarlar Müzesi’ne bağlanır. Yirminci yüzyılın sonu ile iki binli yıllarda ise Yedikule, sözcüğün düz anlamıyla sahneye dönüşür: Konserler, festivaller, gösteriler surların dibinde kurulan platformlarda oynanır. Zafer alaylarının dekoru, zindanın avlusu, mahallenin meydanı; şimdi de seyircinin oturduğu yer. İşlev değişiyor, sahne kalıyor.
SURUN DİBİNDE YAŞAYAN MİRAS: BOSTANLAR
Yedikule’nin kültürel değeri yalnızca taşta değil, toprakta da. Kara surlarının hendek ve eteklerinde yüzyıllardır ekilen Yedikule bostanları, kent içi tarımın dünyadaki en eski kesintisiz örneklerinden sayılır; Yedikule marulunun adı bile başlı başına bir coğrafi hafıza. 2013’te bostanların bir bölümünün park projeleriyle karşı karşıya kalması, kent hakkı tartışmalarının simge başlıklarından biri oldu ve önemli bir gerçeği hatırlattı: Miras dediğimiz şey yalnızca anıtsal duvarlar değil; o duvarlarla birlikte yaşayan üretim biçimleri, emek ve gündelik kültürdür. Sur ile bostan, dekor ile oyuncu gibidir; birini diğerinden ayırdığınızda sahne boşalır.
Bugün hisarda, 1958-1970 arasındaki müdahalelerden bu yana ilk kapsamlı restorasyon süreci yürütülüyor. Önceki onarımlarda kullanılan çimento duvarlardan ayıklanıyor, yapı horasan harcıyla güçlendiriliyor; Fatih Mescidi’nin rekonstrüksiyonu tamamlandı, sıra Hazine Kulesi’nin güçlendirilmesinde. Hedef, hisarı sergilere, dinletilere ve uluslararası kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yapacak bir müzeye dönüştürmek.

